Diyanet İşleri Başkanlığı ‘güncelleme’ kavramını dini söyleme dâhil etti. Bu sahada İslam düşüncesindeki asıl kavram ‘tecdit’ yani ‘yenileme’ olduğu halde, demek ki artık ‘güncelleme’ de denilebilecek.

DİYANETİN tanımı “bazı fıkhî hükümleri, değişen şartlara göre güncellemek”tir.

İl Müftüleri toplantısı sonunda Başkan Prof. Ali Erbaş’ın açıkladığı ‘sonuç bildirisi’ne prensip olarak katılıyorum fakat bazı ifadelere dikkat çekmek ve  eleştirilerimi de yazmak istiyorum.

EN ÖNEMLİSİ HOŞGÖRÜ

Bildiride “bugün Müslümanların en temel sorunu parçalanmışlıktır” deniliyor ve “emperyalist müdahalelere” dikkat çekiliyor. Doğru ve fakat tarihte, Müslümanların güçlü olduğu zamanlarda da ’parçalanmışlık’, mesela mezhep çatışmaları yok muydu? Cemel ve Sıffin’de yetmiş bin Müslüman birbirlerini öldürmedi mi?

Farklılıkların çatışmaya dönüşmesi felaketini ‘emperyalizim’e bağlamadan önce Müslümanlar arasındaki ‘hoşgörü’ eksikliğine dikkat çekmek gerekirdi, diye düşünüyorum.

Özgürlük ve demokrasinin olduğu gibi, farklı dini anlayışlara bağlı insanların barış içinde yaşaması da ‘hoşgörü’nün varlığına bağlıdır.

Bizim dini literatürümüzde ‘hoşgörü’ (müsamaha, tolerans) kavramının eksikliği çok pahalıya mal oldu, bunun bir göstergesi ‘tekfir’ facialarıdır.

Bildiride “tekfir edici yorumlar” isabetle eleştiriliyor fakat ‘hoşgörü’ kavramına da yer verilmeliydi.

DİN VE SİYASET

Bildiride İslami hakikatin “hiçbir mezhep ve meşreple sınırlandırılamaz” olduğunun belirtilmesi çok isabetli. Halbuki gelenekte İslami hakikat belirli mezheplerle, hatta meşreplerle sınırlandırılmış, bu yüzden Müslümanlar arasında çok kavgalar yaşanmıştır. Meselenin yine ‘hoşgörü’yle ilgili olduğu açıktır.

Bütün üst ve alt kimliklerin keskinleştiği çağımızda İslami söylemin, yumuşak, müjdeleyen, höşgörülü, anlayışlı bir dile sahip olmasına acil ihtiyaç vardır.

Diyanet camiası ‘ateşli vaazlar’dan sakınmalıdır.

Dinin siyasallaşmasının katılığa, kutuplaşmaya ve hatta çatışmalara yol açtığı bütün dinlerin tarihinde ve bütün dinlerin bugünlerinde görülmektedir.

Dinin siyasallaştırılması, o siyaseti benimsemeyen insanları nasıl etkiler?

Tunus’un âlim ve bilge İslamcı lideri Râşid el Gannuşi’nin açıkladığı “dinin ve siyasetin ayrılması” yönünde bir beyana, maalesef bildiride rastlamadım.

GENÇLER VE BİLİM

Bildiride “sanatı, estetiği, nezaketi, zarafeti öteleyen; kaba, sert, dışlayıcı, suçlayıcı bir tutum” çok haklı olarak eleştiriliyor. Bildiride bu ürkütücü dini söylem için “bilhassa gençlerimizin zihninde olumsuz etkiler bırakmaktadır” deniliyor.

Cihan Aktaş yazmıştı, büyük Şii İslam âlimlerinden Musevi Erdebili, “dini zorlaştırmayın” uyarısında bulunarak şöyle demişti:

“18 yaşındaki gencin 80 yaşındaki bir fakih gibi yaşamasını bekleyebilir miyiz?”

Diğer bir sorun, gençlerin üniversitelerde okudukları bilimlere aşina olmayan din adamlarının vaaz ve nutuklarıdır.

Hülasa Müslümanların çok ciddi sorunları var; hoşgörü ve bilim eksikliği en önemli sorundur.

Bildiride haklı olarak eleştirilen ‘din istismarı’nın da kaynağı budur.

İmam hatiplerden ilahiyata kadar müfredatın da ‘güncellenmesi’ gerekmiyor mu?

Maalesef ilahiyat fakültelerinde felsefe derslerinin kaldırılması bile istenmişti, hem de 21. yüzyılda.

1600’lü yıllarda ‘felsefiyat’ın medreseden kaldırılmasının bize neler kaybettiğini bilmeyenler var hâlâ.

 http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/diyanet-ne-diyor-40776702