SİYASİ kültürümüzde “güç” tutkusu maalesef hukuk, özgürlük ve hatta adalet kavramlarından çok daha etkilidir.

Bu yüzden yüz elli yıldır bizde ana akımlar bile muhalefetteyken demokratiktir, özgürlükçüdür... Fakat iktidara iyice yerleşince otoriterleşmeye yöneldi.

İttihat ve Terakki’de böyle olduğu gibi Cumhuriyet’te de böyledir; dün de, bugün de böyle.

İşte, 21. yüzyılda “dünya hukuk devleti indeksi”nde Kenya’nın sadece bir basamak üstündeyiz!

MUHAFAZAKÂR ELEŞTİRİ

Muhafazakârların Tek Parti dönemine yönelik eleştirilerini ve 28 Şubat dönemindeki “özgürlük” ve “demokrasi” taleplerini biliyoruz. Ama bugün bu kavramlar yerine, ellerindeki gücün pekiştirilmesini esas alıyorlar.

Hayrettin Karaman’ın “demokrasi Müslümanların rejimi olamaz” diyen yazılarının özü budur.

Elbette demokrasiyi ve özgürlüğü savunan muhafazakârlar da var.

Karar gazetesinde bu konuları vukufla ele alan Mehmet Ocaktan dünkü yazısında “demokrasi konusunda dindar kesimlerin zaman zaman öfke patlamasına dönüşen tepkilerini” eleştiriyordu.

Haklı olarak “FETÖ ihanet örgütünün bütün stratejisini din pazarlamacılığı üzerine bina ettiğine” ve DAİŞ gibi terör örgütlerine dikkat çekiyordu.

İslam dünyasında 21. yüzyılda niye bir tek “hukuk devleti” gelişmediğini, bunun tarihsel ve sosyolojik sebeplerinin ne olduğunu herkesten önce Müslümanların düşünmesi gerekmez mi?

1. MEŞRUTİYET İSLAMCILARI

İkinci Meşrutiyet İslamcıları bunu çok iyi düşünüyorlardı, çünkü yaşayarak görmüşlerdi.

Said Nursi İslam dünyasının geri kalmasının en önemli sebeplerinden birinin uzun asırları karartan “istibdat” olduğunu yazıyordu.

İstibdat geleneği, İslam düşüncesini de “siyasi itaat” kalıbı içinde dondurmuştu.

Tefsir sahibi Elmalılı Hamdi Efendi “milli hâkimiyet hilafetten üstündür” diye yazıyordu.

Dönemin büyük fıkıh ve hukuk âlimleri Mahmud Esad Efendi, Seyyid Bey, Mansurizade Said Bey hukuki modernleşme tarihimizin de büyük isimleriydiler.

Şeyhülislamlık Bosna Müslümanlarının banka kurmasına izin vermeyerek onları finansman kurumundan mahrum bırakmış, Mahmut Esad Efendi bunu şiddetle eleştirmişti.

İkinci Meşrutiyet İslamcıları, yasama yetkisinin halifeden alınıp bağımsız parlamentoya verilmesini, yani kuvvetler ayrılığını savunmuştu.

Bugün muhafazakâr siyaset gündeminde kuvvetler ayrılığı konusunda bir hassasiyet var mı?

ÖZGÜRLÜKÇÜ DEMOKRASİ

Sorun din olarak İslam değil, İslam’ın yorumlarını da etkileyen otoriter Ortadoğu ve Asya geleneğidir. Haklı olarak övündüğümüz eski İslam medeniyeti “istibdat”ın kökleşmediği dönemlerdeki hür tartışmaların eseriydi.

Peygamberimiz “Allah’ın elçisi” idi ama Muaviye’den başlayarak hükümdarlara ”Allah’ın halifesi” denilmişti!

Doğu toplumlarının modernleşme tarihinde seküler akımlar da hür fikirleri değil, kendi otoritesini yüceltti. Buna ağır siyasi gaileler de eklenince fikri çeşitlilik büsbütün bastırıldı.

Vesayet döneminde Anayasa Mahkememiz “laikliği özgürlüğe kıydırmamak” gerektiğine hükmetmişti! (K: 1989/12)

Bugün de “dava”yı, “beka”yı özgürlüğe kıydırmamak düşüncesi egemen.

Osman Kavala’nın siyasi bir romana konu olabilecek “yoğun irtibatlar” gerekçesiyle müebbet hapis ithamıyla tutuklanmasını da tarih anlayışına katılmadığım Mustafa Armağan’ın yazısından dolayı mahkûm edilmesini de özgürlüğe, evrensel hukuka aykırı buluyorum.

Tarihte asırları karartan “istibdat”ın maliyetini görüp, 21. yüzyılda hukuk devleti ve Batılı demokrasiden başka yolumuz olmadığını anlamalıyız.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/otoriter-kultur-40633482