ADALET sahasında bazı iyileşmeler olacakmış, bazı tutuklamalar için yeni tahliye kararları verilecekmiş.

Arkadaşımız Abdulkadir Selvi, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ü elinde bir dosyayla Beştepe’de gördüğünü belirten dünkü yazısında şöyle diyordu:

“Yargıda önemli değişiklikler oluyor. Tutuklu gazeteciler ve aydınlar konusunda iklim değişiyor, normalleşme yönünde adımlar atılıyor. Şimdilik sadece bu kadarını söyleyebilirim.”

Daha önce de Deniz Zeyrek, Adalet Bakanlığı’na Abdulhamit Gül geldikten sonra “insan hakları ve basın özgürlüğü açısından tartışılan davalarla ilgili önemli, olumlu gelişmeler yaşanmakta” diye yazmış, Almanya ile olan ilişkilere de dikkat çekmişti. (31 Ekim 2017)

ADALET BAKANLIĞI

Evet, Abdulhamit Gül çok hırpalanmış bir yargı yönetimini devraldı; belli ki bazı iyileştirmeler yapmaya çalışıyor. Müsteşarlığa Selahattin Menteş gibi saygın bir hukukçunun getirilmesi de umut verici bir işarettir.

Cumhuriyet Gazetesi davasında maalesef tahliye çıkmadı ama genelde bir normalleşme beklentisi var.

Bunlar “iyi haber”dir.

Adalet Bakanlığı’nın yargıyı siyasallaştıran değil, adaleti siyasetten üstün tutan bir devlet organı olması hepimizin yürekten dileğidir.

“Kötü haber” tarafı şu: Yargının nasıl siyasi baskı altında olduğu da açıkça görülüyor. Siyasi zirvelerdeki havaya göre tutuklamalar, siyasi söylemli iddianameler...

Zirvelerdeki siyasi hava biraz yumuşarsa, tahliyeler...

Yaklaşan seçimler için ortamı iyileştirme taktiği mi?

Yoksa “adalet”in ve “hukuk”un dış politikada bile en önemli “itibar” sebebi olduğu fark edildi de esaslı bir reform sürecine mi girilecek?

GÜÇ VE HUKUK

Meselenin temeli felsefidir. “Güç” ve “hukuk” konusundaki değerlerimizle ilgilidir.

Demokrasilerde bütün güçler hukukla sınırlıdır, hukuk siyasetten üstündür. Ölçüleri de bellidir: Kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlükler, bağımsız ve tarafsız yargı...

İktidar 2011’den itibaren “daha fazla güç” yoluna girdi. Parti içindeki uygulamalar da bu yönde. AK Parti’nin kuruluşundaki tüzük ve programı ile bugünkü iç işleyişini mukayese edin, bunu görürsünüz.

Ülke yönetiminde 2011’den itibaren görülen “daha fazla güç” gidişatı, bize özgü başkanlık sistemiyle tahkim edildi.

Daha fazla güç eğiliminin son örneği seçilmiş belediye başkanlarının emirle istifa ettirilmesidir.

Evet onları parti yani lider aday yaptı ama halk oy verdi. Partinin yetkisi tekrar aday yapmamaktan ibarettir. Seçimle gelenler emirle gitmemeliydi.

EMİR DEMİRİ KESERSE

Melih Gökçek’in “emir demiri keser” sözü, istifaların hepsinde geçerlidir.

Belediye başkanları konusu hiç gündemde yokken, sekiz ay önceki bir yazımda “Sıkılmış yumruk, emir demiri keser, sürüden ayrılanı kurt kapar, vazife istenmez verilir” şeklindeki ibarelerin otoriter kültürün dışavurumları olduğunu, bağımsız bireysel davranışlar yerine kabile gibi kolektif davranışlara yol açtığını yazmıştım. (21 Şubat 2017)

Toplumsal gelişmeyle ilgili bir sorundur bu.

Yazımda Atatürk karşısında Fethi Okyar, Menderes karşısında Fevzi Lütfi gibi bağımsız kişiliklerden örnekler vermiştim.

Balıkesir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur zorunlu istifasını böyle bir şahsiyet ortaya koyarak açıkladı, soruna da sözcülük etti.

Çağımızda gelişmiş ülke olmak için “sıkılmış yumruk” değil, bilim, teknoloji ve sanat üreten özgür eller lazımdır... Bağımsız şahsiyetler, yenilikçi düşünceler lazımdır.

Hukuk ve siyaset bunları bastırmamalı, aksine önlerini açmalıdır.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/iyi-mi-kotu-mu-40629487