MUHAFAZAKÂR okurlarımdan aldığım mesajlardan birkaçı şöyle diyordu:

“Tahtta Vahdettin yerine Fatih Sultan Mehmet olsaydı, tarihin akışı çok farklı olmaz mıydı?”

Başta falanca lider olsaydı veya yaşasaydı gibi “kişilik kültü”ne bağlı spekülasyonlar bizde yaygındır. Sanki tarih sabit bir tiyatro sahnesidir, kimin gücü yeterse onun piyesi daima oynanabilir!

Bir de şöyle diyenler var: “16. asra kadar Osmanlı Batı’dan üstündü, o vakitler Osmanlı’da demokrasi mi vardı?”

Bu anlayışta, tarihe yön veren sosyoekonomik ve kültürel değişim faktörleri görülmez, tarih “deha” veya “ihanet”e indirgenir!

Demagojiye ve siyasi popülizme de çok elverişlidir.

‘TARİH METODU’

Şimdi “tarih metodu” açısından düşünelim.

Fatih’in büyüklüğünün bir sebebi doğuştan sahip olduğu dehadır. Siyasi ve askeri başarılarındaki temel anahtar ise “mutlak hükümdarlık” kurumunu kökleştirmesi, böylece devletin aşiret ve şehzade kavgalarıyla bölüşülüp dağılmasını önlemesidir; önceki Asya imparatorlukları gibi.

Feodal Avrupa’da da “mutlak hükümdarlık” siyasi bir ilerlemenin ifadesiydi. 16. yüzyılda Fransız Jean Bodin, kanlı anarşi içindeki Avrupa’ya Osmanlı mutlakiyetinin örnek alınmasını önermişti.

Fakat Avrupa’da sermaye birikimi, ticaret, şehirleşme (burjuvazi) gibi dinamikler zihinlerdeki kalıpları kırdı; “doğal hukuk, eşitlik, otoritenin sınırlanması, hürriyet” gibi ihtiyaçlar ve değerler gelişti.

En önemlisi “analitik düşünce”nin gelişmesiydi.

Siyasi ve hukuki konularda gelişen
bu değerlere bilimsel ve teknik gelişmeler eşlik etti.

ÇAĞ DEĞİŞİMİ

Osmanlı toplumlarında bu gelişmeleri sağlayacak sosyolojik faktörler yetersizdi. Yeni fikirler ve kurumlar Namık Kemal nesli tarafından Türkiye’ye getirildi.

20. yüzyıla girerken bizde de çağ değişmiş, “milli hâkimiyet, milli irade, meclis, hürriyet ve eşitlik” kavramları güçlenmişti.

Şimdi Fatih Sultan Mehmet’i yine deha ve dirayetiyle zihnimizde 20. yüzyıla taşıyalım;�“mutlak hükümdarlık” kurumunu ihya edebilir miydi?!

Milli Mücadele’nin saraydan değil, Anadolu’dan çıkması da zaten artık saraylar ve hanedan yerine “millet, temsil, meclis, kongre, seçim” gibi kavramların “temel dinamik” haline gelmiş olmasıyla ilgilidir.

Evet, Osmanlı 16. yüzyılda cihan devletiydi, bunun sebebi “mutlakiyet”i en rasyonel şekilde kurumlaştırmasıydı. Ama mutlakiyet, tüfek karşısında kılıç gibi işlevsiz kalınca eski kurumlar çürümeye başladı; Koçi Bey Risalesi’nde anlatılan budur.

İLBER ORTAYLI’YA ÖDÜL

Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü bu sene tarih dalında İlber Ortaylı’ya verildi. Bunu kesinlikle hak eden Ortaylı’yı kutluyorum.

Bu vesile ile Ortaylı’nın en önemli eserlerinden biri olan “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” adlı kitabını okurlarıma önemle tavsiye ediyorum. Ortaylı, imparatorluğun gerileyip dağılmasına yol açan dip dalgasını şöyle izah eder:

“Osmanlılar yeni çağın iktisadi ve ticari uygarlığına adım atamamanın bedelini ödüyorlardı.”

İşte bütün mesele bu, “çağın” gerisinde kalıp kalmamak!

Ortaylı, Tanzimat’ın bizde “hukuk devleti yolunda ilk manifesto” olduğunu da belirtir.

Görülüyor ki tarih sabit bir tiyatro sahnesi değildir. Tarihin zemini şartların, çağların değişmesidir. Bir çağın hikâyesi başka bir çağda tekrar edilemez; büyük sorunlar yaratır.

Çağımızda temel zihni kavramlar “bilimsel metot, hürriyet, demokrasi, hukuk” gibi değerlerdir. Milletler için başarının başka yolu yoktur.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/fatih-ve-vahdettin-40628330