BÜYÜKADA davası Türkiye’de hukuk ve adalet sorunlarını gözden geçirmek için tipik bir dosyadır.

Komplo teorileri iddianameye dönüştürülmüştü.

Siyasi iktidar dışında kimseyi ikna etmeyen iddialarla tutuklamalar yapılmıştı.

“Hainler, ajanlar, casuslar” diye yürütülen siyasi propaganda tutuklamalara eşlik etmişti.

İç politikada neye yaradı bilmem ama bu yüzden kendi elimizle diplomatik sorunlar yarattık.

Almanya ile ilişkilerin bozulmasında karşılıklı hatalardan bizim tarafın hatalarına bir örnektir bu: Sorunları diplomatik kanallar içinde tutarak küçültüp çözmek yerine iç politika kampanyalarıyla büyütmek...

Ama Büyükada davasında bütün tutuklananlar tahliye edildi, dava çabucak çöktü.

 ‘YURTDIŞINA ÇIKMAK’

Mahkemeler niye bazen “yurtdışına çıkma yasağı” koyarak tahliye kararı verir?

Yurtdışına çıkıp kaçmasınlar diye tabii.

Büyükada davasında mahkeme 8 tutuklunun tamamını tahliye ederken dört Türk vatandaşı hakkında “yurtdışına çıkma yasağı” koydu.

Alman vatandaşı Peter Steudtner ile İsveç vatandaşı Ali Ghravi hemen ülkelerine gitti, ailelerine, dostlarına kavuştu.

Üstelik “yabancı ajanlar, Almanya’nın kaos planı” diye sunulanlar onlardı.

Düşünelim: Bir yabancının yurtdışına çıkıp kaçması mı kolaydır? Evi barkı, işi gücü Türkiye’de olan bir Türk vatandaşının mı?

Mahkeme yurtdışına çıkınca bir daha geri getirilmesi mümkün olmayan iki yabancıya değil, yurtdışında barınmaları daha zor olan Türklere yurtdışına çıkış yasağı koydu.

Sonra anlaşıldı ki, Türk dostu eski Alman Başbakanı Schröder gizlice Türkiye’ye gelip Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmüş, tahliyeler böyle sağlanmış görüntüsü var. Adalet Bakanı bunun etkisinin olmadığını söylese de görüntü budur.

Kaldı ki yargı üzerinde siyasi gölgenin tek sebebi bu olay değil; HSK’nın siyasi yapılanmasından geliyor sorun.

‘KAOS PLANI’

Davaya daha baştan siyasetin gölgesi düşmüştü. Siyaset “ajanlarını yakalıyoruz” diye ilan etmişti. Delil diye gösterilenler iktidar yanlısı ama hukuk hassasiyeti olan yazarların bile tepkisini çekmişti.

İddianamede hukuki garabet de vardı:

İddianame, bu kişilerin Türkiye’de “Gezi Parkı olayları benzeri ayaklanma olayları” yaratmak için “kaos planı” yaptıklarını söylüyordu.

Halbuki Gezi olayları hakkında hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis talebiyle davalar açılmış, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 29 Aralık 2015 gününde bu suçtan “beraat” kararı vermişti.

Delilleri ve hukuki yapısı böyle zayıf iddialarla tutuklamalar yapılması yargının güvenilirliğine şüphe gölgeleri düşürmez mi?

STK’lar, akademisyenler, gazeteciler hakkında böyle siyasi söylem eşliğinde ve böyle delilsiz davalar açılması, takas amacıyla “siyasi rehine” olarak tutuklamalar yapıldığı şeklinde ülkemizi yaralayan negatif yorumlara yol açtı.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek Dünya Bankası toplantısında “Türkiye’de siyasi rehine yok” deme ihtiyacını duydu. (12 Ekim)

HUKUK DEVLETİ OLMAK

Tahliyeler elbette bir yanlışın düzeltilmesi olarak çok iyi oldu fakat Schröder’in devreye girmesiyle yapıldığı görüntüsü korkarım yargıya güveni daha da zedeledi.

Kumpas davalarında gördüğümüz gibi “örgüt” ve “örgüte yardım” suçlarının hukukun ötesine geçerek siyasi amaçla yorumlanması adalet sistemimizdeki ciddi yaralardan biridir; defalarca yazdım bunu.

Bu hatalardan Türkiye büyük zarar görüyor.

Türkiye’nin “guguk devleti” olarak görülmemesini, aksine, “hukuk devleti” olarak saygı duyulmasını istiyorsak tek yolu gerçekten “hukuk devleti” olmaktır.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/hukuk-mu-guguk-mu-40625285