Türkiye ile ABD arasındaki vizyon, strateji, taktik ve çıkar ekseninde giderek artan farklılaşma ve iki aktör arasındaki güvensizlik, Türk-Amerikan ilişkilerinde onarması zor olacak bir krizin çıkma olasılığını arttırıyor.

Türkiye’nin Afrin’e başlattığı Zeytin Dalı harekatının başında çıktığım Ottowa-Toronto-Washington seyahatinde, Washington’da yapılan “Türkiye konuşması”nı farklı boyutları içinde izleme fırsatını buldum. Gerek yaptığım konuşmalarda aldığım sorular ve yapılan yorumlar, gerek katıldığım toplantılarda dinlediklerim, gerekse de uzmanlarla yaptığım sohbetler, yazılı ve görsel basın taramalarım bana gerekli ve faydalı ipuçlarını verdi.

Son dönemde Türkiye-ABD ilişkilerinde FETÖ terör örgütü ve liderine yaklaşım, PKK/PYD/YPG’e yaklaşım, vize sorunu, Sarraf davası ve benzeri gerilimler nedeniyle ciddi sorunlar yaşanıyor. Dahası, tüm bu gerilim alanlarının ötesinde, özellikle Irak ve Suriye’ye, genelde de Ortadoğu’ya bakışta, Türkiye ile ABD arasındaki vizyon, strateji, taktik ve çıkar ekseninde giderek artan farklılaşma ve iki aktör arasındaki güvensizlik, Türk-Amerikan ilişkilerinde onarması zor olacak bir krizin çıkma olasılığını arttırıyor.

Türkiye’nin Afrin operasyonu, Türkiye-ABD ilişkilerinde bir dönüm noktası olabilir: Ya ilişkiler (söylendiği gibi) stratejik ortaklık noktasına geri döner ve ABD, Türkiye ile (sadece devlet-hükümet düzeyinde değil, halk düzeyinde de) güven tazeleyecek bir tavır ve hareket tarzına sahip olur ya da ilişkiler kopma noktasına gelir. Zeytin Dalı harekatının bu niteliğinin de altını çizelim. Böyle olduğu içindir ki önce ABD ulusal güvenlik danışmanı Korgeneral H.R. McMaster Türkiye’ye geldi ve Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın ile görüştü. Bu hafta Perşembe günü de ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson görüşmeler için Türkiye’ye gelecek. Bu görüşmelerin “zor geçeceği” Washington tarafından söylendi. “Zor geçmek” tabiri aynı zamanda, ABD’nin Türkiye’nin ciddiyetini en sonunda görmesi anlamına da geliyor.

Böyle bir ortamda ve Türkiye’nin Afrin’de başlattığı Zeytin Dalı harekatı yaşanırken Washington’da Türkiye’ye bakışı izlemek zor, önemli ve ilginçti. Bu yazıda Washington izlenimlerimi ve Türkiye-ABD ilişkilerine yaklaşırken hesaba katılması gereken noktaları paylaşmak istiyorum.

Birincisi, ABD siyasi tarihinde yaşanmamış düzeyde bir “yönetim sorunu ya da boşluğu” Trump başkanlığında yaşanıyor. Gerek Trump’la devlet kurumları (son olarak FBI ile) arasında, gerek Trump’la medya arasında, gerek Trump’ın yönetici kadro oluşturmasında, gerek Beyaz Ev’in işleyişinde, gerekse de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında Kongre ve Senato’da yaşanan kavgalar, Washington’da ciddi bir yönetim sorunu yaratıyor.

Washington darmadağın, kutuplaşmış, içine kapanmış, ve dış politikadaki etkisi ve dönüştürücü gücü düşmüş durumda. Washington’da her kafadan bir ses çıkıyor, denge ve denetleme sisteminin aşınmasından korkuluyor, kutuplaşma gitgide derinleşiyor. Böyle bir yönetim boşluğu durumunda, ABD tutarlı bir vizyon, strateji ve hareket tarzı üretemiyor, tutarlı ve sürdürülebilir kararlar alamıyor. Bu bize, bir taraftan ABD’nin bir Suriye ya da Irak politikası olmadığını, diğer taraftan da ABD’nin dış politikada etkisinin ve dönüştürücü gücünün sınırlı olduğunu gösteriyor.

İkincisi, Washington’da Trump ile devlet kurumları arasındaki kavga, iletişimsizlik iç politikayı dış politikadan daha önemli kılıyor. Bu, ABD’nin dış politikasını vizyon ve strateji temelinde değil, ani ve tepkisel kararlarla sürdürdüğünü bize söylüyor. DEAŞ’ı askeri olarak yenmek ve etkisizleştirmek amacı dışında, Washington’ın tutarlı ve vizyon sahibi olmasını beklememek gerekiyor. Türkiye’nin beklentilerini Washington’un karşılayamamasında bu sorunun da payı var.

Üçüncüsü, aklı selim sahibi karar vericiler ve uzmanlar, Trump başkanlığında yaşanan yönetim sorunu ve boşluğunun, Suriye’de özellikle Rusya’nın ekmeğine bal sürdüğünü, İran’ın da işine geldiğini söylüyorlar. Rusya’nın tek kazanan olmasından, Türkiye’yi Rusya’ya kaybetmekten ciddi rahatsızlık duyuyorlar. Suriye’de kazananın Rusya olacağı, İran’ın da bu süreçten nemalanacağı söyleniyor. Türkiye-ABD ilişkilerinin bozulmasında, Rusya’nın yaptığı manipülasyonların önemli rol oynadığı düşünülüyor. Türkiye’yi Rusya’ya ve İran’a yaklaştıracak hamlelerin, ABD’nin aleyhine olduğu konusunda bir farkındalık ve rahatsızlık var.

Dördüncüsü, Türkiye’nin sadece Irak ve Suriye’de değil, Ortadoğu bölgesinin geleceği için de stratejik öneme sahip, vazgeçilemeyecek bir kilit ülke/bölgesel güç olduğu kabul ediliyor. Aslında istenen, Türkiye’yle ilişkilerin bir an önce düzelmesi. Bu bağlamda İncirlik önemli bir tartışma noktası.

Beşincisi, ABD PKK’yı terör örgütü olarak görüyor ama PYD ve YPG’ye yaklaşımında, Kürtleri ittifak yapacağı etnik ve özellikle “seküler bir aktör” olarak görme eğilimi çok kuvvetli. Gerek DEAŞ’a karşı verilen mücadelede, gerek İran’ın bölgedeki gücünü ve etkisini dengelemede, gerekse de bazı çevrelerin bölgeye İslamofobik bakışı içinde Kürtler, jeopolitik çıkar/yaşam tarzı ekseninde, güvenilir ve ittifak yapılacak seküler bir aktör olarak görülüyor. Kürt aktörlerin bu algının oluşmasında başarılı olduğunu, gerilim içinde olan Türkiye-ABD ilişkilerinin de bu algıya katkı verdiğini görmeliyiz.

Altıncısı, Washington’da Türkiye konuşması, hem Türkiye’nin hem de Türkiye-ABD ilişkilerinin aleyhine, çok kutuplaşmış, Erdoğan eksenli, darbe/demokrasi karşıtlığına indirgenmiş, diyalog içermeyen, monolojik bir tartışma. Türkiye bu olumsuz tartışmadan zarar görüyor.

Türkiye’nin kamu diplomasisi, Washington’da çok zayıf. Buna karşın, anti-Erdoğan retoriği ve olumsuz Türkiye konuşması çok güçlü. Türkiye’nin kendi içindeki demokrasi ve kutuplaşma sorunu ve anti-Batı retoriği, Washington’daki olumsuz Türkiye konuşmasına ve olumsuz Türkiye algısına katkı veriyor. Farklı söylemler, tavırlar, yaklaşımlar ve isimlerle, farklı bir Türkiye konuşmasının Washington’da oluşturulması için kafa yorulması gerekiyor.

Yedincisi, Zeytin Dalı harekatı bağlamında, Washington’da, medyada ve düşünce kuruluşları tarafından yapılan Türkiye toplantılarında ve yayımlanan yazılarda, Türkiye’nin Afrin operasyonuna yönelik eleştirel bakış ve anti-Erdoğan algısı şu noktalar vurgulanarak yapılıyor: (a) Bu operasyon sonucunda sivil kaybı çok olacaktır; (b) Türkiye bu operasyonu teröre karşı ve ulusal güvenliği temelinde değil, Kürtlere karşı yapıyor; (c) Erdoğan’ın Afrin operasyonundaki esas amacı, başkanlık seçimlerini kazanmak; (d) bu bir operasyon değil, işgal harekatıdır.

“Savaşlar masada kazanılır” ilkesini göz önünde bulundurarak Türkiye, Zeytin Dalı harekatını dünyaya iyi anlatmalıdır. Doğru mesajı, doğru aktörlerle vermelidir ve özellikle sivil kayıplarının en az seviyede olması için gerekli tedbirleri almalıdır. Özellikle, Afrin şehir merkezine girmeden önce, sivil halkın oradan çıkartılması için Türkiye ilk girişimleri yapmalıdır. Kamu diplomasisi bu noktada da çok önemli olacaktır.

Sekizinci ve son olarak Türkiye, Soçi sürecinde ve Afrin Zeytin Dalı harekatında Washington’un gördüğü üç önemli başarı elde etmiştir: (a) Soçi sürecindeki başarılı adımları ve stratejileriyle Türkiye, Suriye ve Irak’ın geleceğinde kilit ve vazgeçilmez ülke/aktör konumundadır; (b) Suriye’nin kuzeyinde, Kürt kantonyal “devlet” olasılığı büyük ölçüde ortadan kalkmıştır; (c) Soçi ile Cenevre görüşmelerinin sonuca bağlanma olasılığı ciddi anlamda artmış ve Türkiye masada elini güçlendirmiştir. Diğer bir deyişle, Afrin operasyonu, Türkiye’nin “dönüştürücü gücünü” ortaya çıkarmıştır. Başta Washington ve Suriye’de jeopolitik güç artırımı yapma hesabında olan diğer aktörler, Türkiye’ye artık farklı yaklaşmak durumunda olduklarını görmüşlerdir.

[Prof. Dr. Fuat Keyman İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) direktörü ve Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]

AA