ABD şiddet kullanan terörist bir örgütle 2014 yılında ortaklık yapmaya başladı; ayrıca 2016'daki darbe girişiminden beri de ABD hükümeti darbenin azmettiricisini Türkiye'ye iade etme konusunda hiçbir açık adım atmadı.

Floransalı idareci Piero di Gino Capponi "Siz trampetlerinizi çalarsanız, biz de çanlarımızı çalarız" demişti, Fransız Kralı VIII. Charles'a verdiği cevapta. Genç ve muhteris Fransız kralı VIII. Charles 1494 yılının sonlarında 30 binden fazla askerden oluşan bir orduyu Alpler'den geçirerek İtalya'ya getirdi. Amacı, Napoli Krallığı'nda hak iddia etmekti, fakat bunu yapabilmek için ordusuna bütün bir yarımadayı yürütmesi gerekiyordu.

Charles Toskana'ya geldiğinde, “Muhteşem” Lorenzo'nun aynı derecede genç fakat beceriksiz oğlu Piero, Floransa Cumhuriyeti'ni hiçbir direniş göstermeden Fransızlara teslim etti. Bu utanç verici teslim oluş yüzünden ağır eleştiriler altında Floransa'dan tard edildi ve yanına götürebildiği kadar kıymetli eşya alarak gece vakti şehirden kaçmak zorunda kaldı. Charles akabinde ordusunu Floransa'ya soktu; Fransız askerlerinin neredeyse yarısının “konaklama masrafları”nın faturası ise Floransa'ya kesilecekti.

Floransa ile Fransızlar arasında yapılacak anlaşmanın hükümlerinin zorlu müzakereler neticesinde şekillendirilmesi ve Fransızların güneye ilerleme hazırlıklarının tamamlanması üzerine Charles, anlaşmaya son şeklini vermek için Floransalı yetkililerle bir araya geldi. Konu Floransa'nın Fransızlara ne kadar ödeyeceğine gelince, önceden anlaşılan rakam, kralın beklediğinden az çıktı; bunun üzerine Charles sinirlenerek trampetçilerine askerlerini toplatacağı tehdidinde bulundu ki bu, Fransız güçlerinin şehrin üzerine salınması anlamına geliyordu.

Buna mukabil, Floransa şehir devletinin önde gelen hükümet mensuplarından ve Floransa'nın Fransız eski büyükelçisi olan Piero Capponi anlaşmayı lime lime etti ve "Siz trampetlerinizi çalarsanız, biz de çanlarımızı çalarız!" dedi. Capponi bu ifadesinde, Floransa'nın Vacca çanını kastetmişti; Vacca'nın çalınması Floransalılar ve Fransızlar arasında bir sokak savaşını doğuracak bir seferberlik çağrısı demekti.

Böylesine küçük bir mesele üzerinden şiddete müracaat etmenin kendi işine de gelmeyeceğini hemen fark eden Charles, Floransalıların teklifine razı oldu. Floransa haysiyetini muhafaza etti ve Capponi'nin sözleri bir Floransa atasözü haline geldi.

Türk-Amerikan ilişkilerinin mevcut seyri

Son on beş yılda Türkiye, en az Rönesans döneminin İtalyan şehir devletlerininki kadar büyüleyici ve nice yüksek tansiyonlu gelişmeye sahne olan bir siyasi çağa tanık oldu. Fakat bir farkla: İtalyan yarımadasındaki ittifakların yıldırım hızında yaşanan mahut değişikliklere maruz kalmasına mukabil, Türkiye'nin en mühim müttefiki 70 yılı aşkın bir süredir hep Amerika Birleşik Devletleri oldu.

Bununla birlikte, son zamanlarda Türk-Amerikan ilişkileri, benzeri daha evvel görülmemiş ve fecaat niteliğinde bir yığın talihsizlik yaşadı. Başkan Barack Obama'nın ikinci dönemi ve yönetiminin Suriye konusunda yaptığı korkunç hatalar, 2009'da koltuğu devralmasının akabinde tesis edilen olumlu havayı, üstü ancak ince bir zarla örtülü bir anlaşmazlığa çevirdi.

Başkan Donald Trump'ın iktidarda geçen ilk senesi boyunca da, Türkiye'ye yönelik önceki dört yılda oturtulmuş yanlış fikirlerine inatla bağlı Amerikan tavrında bir yumuşamaya yol açacak hiçbir şey yapılmadı. Tam aksine, Trump'ın ABD dışişlerinin içini kasten oyarak Pentagon'un apoletli kadrosunu Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgeye yönelik ABD dış politikasının başındaki otorite olarak bırakması yüzünden, ilişkiler kötüleşmeye devam etti. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ise ara ara bölgedeki idarecilere gülümsemek ve onlarla yapmacık bir sıcaklıkla el sıkışmak için görünür oluyor ve fakat sahneden iner inmez unutuluyor. Geçtiğimiz yılın gelişmeleri, dışişleri bakanlığının ABD dış politikasının geliştirilmesi ve tatbik edilmesinde artık çok az bir rolü kalmış olduğu gerçeğini herkesin nezdinde netleştirmiş oldu.

Trump ise Doğu Akdeniz'in pençesinde kıvrandığı birçok probleme dair hiçbir idrake sahip olmadığını, ayrıca bu konularda bir parça yeterli bilgi edinmesine imkân tanıyacak bir dikkat aralığı da taşımadığını gösterdi. Netice olarak Obama yönetiminin en berbat hataları sadece daha da katmerlenmiş, gerginlikler artmış, güvensizlik şiddetlenmiş oldu.

Mevcut Türkiye-ABD ilişkilerinin daha genel gerçekliği ise ABD'nin artık küresel dev olmadığı gerçeği üzerine oturuyor. Bu gerçek acaba daha geniş bir küresel siyasi eşitliği mi müjdeliyor yoksa -birçok siyaset bilimcinin önereceği gibi- uluslararası bir kargaşa ve savaş anlamına mı gelecek, bu ancak önümüzdeki on yıllarda aydınlığa kavuşacak. Türkiye'nin içinde bulunduğu bölge özelinde ise ABD nüfuzunun azalıyor olması, ABD'nin artık neticeleri tayin etme kapasitesine malik olmadığı anlamına geliyor. Ancak durum, İngilizlerin Doğu Akdeniz'de güvenlikle ilgili sorumluluklarını ABD'ye tek taraflı olarak yıktığı 1947 Şubat'ındaki gibi de değil.

Türkiye'nin bulunduğu bölgedeki ABD gücünün dağılma süreci, İngiltere örneğinden daha ziyade, George W. Bush yönetiminin 2003'teki Irak işgaline kadar uzanan geniş bir mesele. Irak'ın işgali, ta başından itibaren habis, canice ve talan etmeye endeksliydi. Bilgiyle mücehhez tüm aktörler, Saddam Hüseyin'in elinde kitle imha silahları (KİS) falan olmadığının farkındaydı, ama ABD'nin gücü işgali mümkün kıldı. İşgalden sonra ABD, ülkede siyasi bir düzen tesis etmek için mücadele verdi. Fakat Irak iç siyaseti bugün dahi çürük temelli bir yapıyla malul durumda. Ve Irak'ın bu 'hastalığı', bölgedeki diğer ülkelere de sirayet etmeye başladı.

Barack Obama direksiyonu kırarak ABD'nin politikalarını, selefinin çizmiş olduğu istikametin tam aksine döndürdü. ABD'nin Libya büyükelçisinin ölümünden dolayı büyük üzüntü duyan Obama, ABD'yi Suriye'ye sokmamayı seçti; halbuki Suriye o sıralar, tam da ABD gücünün kullanılmış olması gereken bir vaziyetin içindeydi: otoriter bir lider demokratik haklarını talep etmek için sokaklara çıkan kendi vatandaşlarını katlediyordu.

Başkan Obama ne uçuşa yasak bölge oluşturmaya ne de ılımlı Suriye muhalefetine yönelik ciddi bir eğit-donat programı oluşturmaya yanaştı; bunun yerine, PKK'nın "PYD" olarak bilinen Suriye koluyla güç birliğine gitme kararı aldı. ABD'nin PYD'ye ilk silah ve teçhizat teslimatı 2014'ün sonlarında gerçekleşti. Böylece Marksist-Leninist bir militarist örgütle ABD hükümeti arasındaki ilişkiler “çiçekler açarak” açık bir işbirliğine dönüştü.

Bu arada Rusya, bölgedeki tasarrufunu artırmak için Suriye'nin dâhili karışıklığından istifade etti; Obama yönetimiyse bunu engellemek için hiçbir şey yapmadı. Artan Rus nüfuzunun ABD'nin PKK/PYD işbirliğiyle bir araya gelerek oluşturduğu kombinasyon, facia niteliğindeki Irak işgalinin hemen akabinde gerçekleşerek ABD'nin bölgedeki itibarını iyice aşındıran iki ayrı cereyana tekabül ediyordu.

Ama hepsi bu kadar değildi: Obama yönetiminin kalkıştığı bir diğer şey, geleneksel müttefikleri olan İsrail ve Suudi Arabistan'a dirsek çıkarken İran'la yeni bir çalışma ilişkisi oluşturmak oldu. Böylece bölgesel siyaset bir kargaşaya sürüklendi.

Trump Beyaz Saray'a oturduğunda, Trump yönetimi hemen ABD'nin Türkiye'nin bulunduğu bölgedeki geleneksel çalışma ilişkilerini yeniden tesis etmek üzere çalışmaya koyuldu. Bu da Trump göreve gelir gelmez İsrail ve Suudi Arabistan'a “yanaşma havaları” çalınması anlamına geliyordu. Fakat bölge, George W. Bush'un Beyaz Saray'dan ayrıldığı 2009'dan bu yana değişmişti. Suriye'deki güç dengesini kontrol eden artık Rusya'ydı; İran, Suriye'de Rusya'yla gerçekleştirdiği işbirliğine ek olarak nükleer anlaşma sayesinde artık Washington'da da nüfuz ve konumsal avantaja sahipti; Suudi Arabistan'da iktidar ibresi genç ve rüştü meçhul bir prense doğru kayıyordu; Mısır bir ihtilal yaşamış, kısa bir demokrasi dönemi geçirmiş, sonra da Mısır'ın geleneksel askeri diktatörlerini eski konumlarına iade eden kanlı bir darbe olmuştu; Körfez ülkelerinin arasındaki gerginlik de artmaktaydı. Bölgeye yönelik resmi bir politika oluşturabilmek için herhangi bir kimsenin bihakkın vakıf olması gereken bilgiler ise miktar itibariyle çok daha artmış oldu. Bu ise Trump yönetiminin görünürdeki kapasitesini epeyce aşan bir seviyeye tekabül ediyor.

Acaba ABD, gelecekteki bir zamanda doğu Akdeniz'de kararlı bir şekilde hareket etme yeteneğini geri kazanabilir mi? Gücün hareket kabiliyetine dönüşmesi, yalın bir askeri güçten fazlasını gerektirir. Etkin bir dış politika oluşturabilmek ve sonra da onu tatbik edebilmek, diğer unsurlara ek olarak siyasi vizyon, organizasyon ve bilgiyle mücehhez görevliler ister. Yani hem siyasi irade hem de yetenek eşzamanlı olarak var olmalıdır. Halihazırda ise ABD, Türkiye'nin bulunduğu bölgeye dair bu iki unsura da sahip değil. Kuşkusuz, Trump yönetiminin geri kalan süresi boyunca ve muhtemel ki daha da sonrasına uzanacak şekilde ABD, bahsettiğimiz bölgedeki olaylara etki edebilme hususunda elinde iyice küçülmüş bir kapasite bulacaktır. Daha büyük idrak sahibi bölgesel aktörler, Shakespeare'in Kral Lear'ındaki 'Earl of Kent' delisinin ikazlarını çoktan anladılar: "Karınca misali okula koyacağız seni, öğretmek için / Kış vakti çalışmak olmayacağını... / Kocaman bir tekerlek gelirken yokuş aşağı, koyver gitsin; / Gitsin ki peşinden koşayım derken boynunu kırmasın: Ama yokuş yukarı çıkan esas büyük tekerlek var ya... / İşte o seni peşinden çeksin."

Bu mısralarda izah edilen hakikatlerin hepsi, ABD yönetiminin hem mevcut hem de geçmiş davranışlarını iyiden iyiye sinir bozucu ve hatta acı verici kılıyor. Suriye'de son yedi senede ortaya çıkan durum tam da bir müttefikin destek vermesi gereken türden değil mi? Bölgeye şamil olan böylesine bir sıkıntı, NATO'nun, ittifakın mevcut duruma adapte olmasına ve daha iyi politikalar üretebilmesine imkân tanımak için Türkiye'ye, bölgesel uzmanlığı ve liderliğinden dolayı teveccüh gösterebileceği mükemmel bir senaryo değil de nedir? Türkiye'nin NATO himayesinde Afganistan'da ortaya koyduğu performans, her bakımdan mükemmel. Suriye Türkiye'yle sınır paylaşıyor, fakat ABD ve NATO, nedendir bilinmez, Türkiye'nin yetkinliğini ve bölgeye dair sahip olduğu bilgiyi, Suriye kriziyle başa çıkma konusunda hayati bir unsur olarak asla görmedi.

Bölgedeki krizlerin hepsinin üstüne, Türkiye bir de kendi içinde 2013-2016 yılları arasında ciddi siyasi karışıklar yaşadı ve bu karışıklıkların zirvesini Temmuz 2016 darbe girişimi teşkil etti. Türkiye bölgenin yegâne büyük demokrasisi olmasına rağmen, bu dört senelik süre zarfında, normalde bir müttefikten beklenecek manevi desteği ABD'den hiç görmedi. Hatta beklenebilecek olanın tam tersi gerçekleşti: Hem resmi hem de sivil seslerden oluşan, giderek büyüyen ve çoğunlukla Türk siyaseti, toplumu ve Türkiye'de yaşanan olaylar konusundaki zayıf bilgileriyle öne çıkan bir “koro” peyda olarak Türk hükümetini acımasızca ve kıyasıya eleştirmeye başladı.

Durumu aslına râci kılmak için şu perspektifi alabiliriz: ABD şiddet kullanan militan bir örgütle (hem de ABD tarafından "terörist" olarak kategorize edilmiş ve Türkiye devletini ve toplumunu 30 seneden fazladır hedef alarak 40 binden fazla ölüme sebep olmuş bir örgütle) 2014 yılında ortaklık yapmaya başladı; ayrıca 2016'daki darbe girişiminden beri de ABD hükümeti darbenin azmettiricisini Türkiye'ye iade etme konusunda hiçbir açık adım atmadı. Aynı zaman diliminde, ABD hükümeti, düşünce kuruluşları ve gazeteciler gibi muhtelif sivil aktörler Türk hükümetine, seçilmiş yetkililerine ve Türk devlet kurumlarına çok sert, çoğunlukla mantıksız ve yanlış bilgilere dayanan veya hiçbir bilgiye dayanmayan eleştiriler yöneltti.

Zeytin Dalı harekâtı

Bu gelişmeler, ayrıca yakın geçmişte yaşanmış diğer olaylar, Türk yetkilileri kendi göbeklerini kesmeye itti. Bundan birkaç hafta önce ABD kuzey Suriye'de, temelleri ve liderliği PYD/PKK tarafından tedarik edilecek 30 bin kişilik bir "sınır gücü" oluşturulacağını duyurunca, Türk liderliği Piero Capponi'nin Kral Charles'a verdiği cevabı verdi. Ancak ABD'li karar alıcılar, Rönesans İtalya’sında yaşananın aksine, kendi hatalarını görebilecek ne bir ihtiyat ne de tevazu ortaya koydular ve son beş sene, Türk liderliğine ABD'nin niyetlerine güvenmemeyi öğretti. Rusya ABD'nin bu adımından bariz şekilde rahatsız oldu. Rusya'nın çekincelerinin de ortadan kalkmasının hemen akabinde, PYD/PKK'yı Afrin'den çıkarma harekâtına yeşil ışık yakıldı.

Zeytin Dalı harekâtının hazırlıkları, Fırat Kalkanı harekâtının bittiği bir sene öncesinden beri devam ediyordu. Son birkaç yıldır PYD/PKK, Afrin'i Amanos dağları üzerinden Türkiye'ye militan sokmak için bir yönlendirme bölgesi olarak kullanıyordu. Zaman zaman da Afrin'le sınır olan Türk şehirlerine, özellikle de Kilis ve Reyhanlı'ya füze saldırıları gerçekleştirdiler.

Geçen yazın büyük bir kısmı, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Afrin'e gireceği beklentisiyle geçti. O sıralar Rusya'nın muhalefeti harekâtı önlemiş göründü, fakat Türk kuvvetleri Afrin'in güneyinde bulunan ve Suriye muhalefet güçleri tarafından kontrol altına alınmış olan İdlib bölgesine bundan birkaç ay önce girdi. Bu adımla bir güney cephesi kurulmuş oldu.

Zeytin Dalı harekâtı ilk haftasında yağışlı hava nedeniyle ağır ilerledi, fakat bulutların dağılmasıyla birlikte Türk Hava Kuvvetleri ve “drone”lar âdeta serbest kalmış oldular ve Özgür Suriye Ordusu daha büyük bir istikrarla ilerlemeye başladı. Fırat Kalkanı harekâtında da olduğu gibi, taarruzlar dikkatli bir şekilde planlanıp koordine ediliyor ve sivil kayıplar son derece nadir görülüyor; bu ise ABD'nin kuzey Afrika'dan Afganistan'a uzanan bir dizi bölgedeki askeri gayretleriyle çok keskin bir tezat oluşturuyor.

Bölgeler PYD/PKK unsurlarından temizlendikçe Türk yardım görevlileri devreye giriyor ve yerel halka temel ihtiyaç maddeleri tedarik ediyorlar. Genellikle iki üç hafta içinde ve bazen daha kısa sürelerde, yedi senelik savaştan kaçmış olan yerel halk yurtlarına dönebiliyor ve hayatlarını ve topluluklarını yeniden inşa etmeye başlayabiliyorlar. Ocak ayının başlarında Fırat Kalkanı bölgesinde okula giden çocuklar, toplumlarını tahrip etmiş olan şiddetten kurtulmuş bir şekilde bir okul dönemini tamamlayarak karnelerini aldılar.

Zeytin Dalı harekâtı nihayete erdiğinde, sadece Afrin'in sakinleri en sonunda güvenli ellerde olmuş olmayacak, aynı zamanda Türk toplumu da buna mukabil daha güvenli olacak. Bir sonraki hedef ise belli ki Fırat nehrinin batı kıyısında bulunan Münbiç civarındaki bölge olacak, ki Obama yönetimi o bölgeye dair Türk hükümetine verdiği sözleri çiğnemişti.

Türk kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu dikkatlerini Münbiç'e çevirmeden önce umulur ki ABD'li yetkililerin aklı başına gelir de ABD askerlerini o bölgeden çeker ve PKK'nın Suriye koluna destek vermeyi keserler. ABD'li yetkililer Suriye'de DEAŞ'a karşı verilen mücadelenin nihayete ermesine birkaç hafta kaldığını halihazırda ilan etmiş bulunuyorlar. Dolayısıyla PYD ile ilişkileri sürdürmenin bahanesinin de -ki bu bahane en iyi ihtimalle çok zayıf kalıyor- tamamen ortadan kalkması an meselesi.

Fakat ABD Suriye'deki varlığının gerekçesini değiştirmeye kalkışır ve PYD/PKK ile işbirliği yapmaya devam edecek olursa, işte o zaman gerginliklerin artmasını ve Türkiye'nin kendi çıkarları ve güvenliğini müdafaa etmek için tek taraflı bir şekilde yoluna devam etmesini beklemeliyiz. Zira Piero Capponi ve Floransa'nın vatandaşları gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin yetkilileri ve vatandaşları da özgürlükleriyle iftihar ediyorlar ve kendi güvenliklerine yönelen tehditlerle (bu tehditler hangi kaynaktan geliyor olursan olsun) yüzleşmeye kararlılar.

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

[1999 yılından bu yana İstanbul'da yaşayan Adam McConnel, Sabancı Üniversitesi'nde Türk tarihi dersleri vermektedir; Tarih alanındaki yüksek lisans ve doktora derecelerini de aynı üniversiteden almıştır]

AA