Amerikan başkanlık seçimlerinin hararetli politik atmosferinde, Trump Çin’i finansal manipülatörlükle suçlamış ve Çin’den yapılan ithalata yüksek oranda vergi uygulayacağını açıkça dile getirmişti.

TianxiaÇin’in kadim siyaset düşüncesinin en önemli kavramlarından biri olarak “göğün altını yöneten” ve onun “merkezindeki hanedana” atıfta bulunan, evrenselliğe vurgusuyla ötekiyle olan ilişkilerinde de dikkate alınması gereken bir kavram. Zira Çinlilerin kendi ülkelerini “Zhongguo” (merkez ülke) olarak tanımlamasının da gösterdiği gibi, Çin’in merkeziliğinin dünya sathında bir anlamı olduğu artık bir sır değil. Haliyle Çin ile ilişki kurmak isteyen her bir öteki, bir şekilde onun merkezi ve evrensel konumuna verdiği değer ölçeğinde bir ihtimam ve ilgi görüyor. Çin’in yaşadığımız yüzyılın başından itibaren şahit olduğumuz yükselişinin, küresel siyasete ve ekonomiye etkisini de bu çerçevede değerlendirmek gerek.

2016 yılının yaz aylarında, Amerikan başkanlık seçimlerinin hararetli politik atmosferinde, Trump Çin’i finansal manipülatörlükle suçlamış ve Çin’den yapılan ithalata yüksek oranda vergi uygulayacağını açıkça dile getirmişti. Bu ve benzeri popülist söylemleri Trump’a seçimi kazandırmış, ancak Çin ile ilişkileri nasıl tamir edeceği sorusu yanıtsız kalmıştı. İlk günlerde Çin tarafının şüpheyle yaklaştığı Trump’ın ABD devlet başkanlığına seçilmesinin yol açtığı gerilim, Trump’ın “One China” (Tek Çin) politikasına devam edeceği ve daha önce Tayvan konusunda yapılan anlaşmalara sadık kalacağını açıklamasının ardından yumuşamıştı. Trump’ın 8-10 Kasım 2017 tarihlerinde gerçekleştirdiği Çin seyahati, seçim sürecinin ardından Kuzey Kore nükleer sorunuyla birlikte iyiden iyiye gerilen ABD-Çin ilişkilerini yeniden toparlama ve yoluna sokma işlevi gördü. Daha fazlasını bekleyen iç ve dış kamuoyu için ise kısmi bir hayal kırıklığı yarattığı söylenebilir.

Bunun Trump’ın artık aşina olduğumuz kendine özgü siyasi üslubunun ve davranışlarının damgasını vurduğu bir gezi olduğunu söylemek abartılı bir yorum olmaz. İmparatorluk Sarayı’nda, özel odalarda ve sıra dışı ihtimam (state visit plus) ile ağırlanmaları, muhtemelen Trump çiftinin ilk günden göğün altındaki ihtişamı ve büyüklüğü fark etmesini sağladı. Diğer yandan Xi-Peng çifti de Nisan ayında Florida’da Mar-a-Lago’daki konutta sıcak bir aile ortamında ağırlanmış olmanın karşılığını bu misafirperverlikle ödemiş oldu. Bu sıcak ilişkilere, Xi Jinping’in Çin Komünist Partisi’nin 19. ulusal kongresinde genel sekreterliğe yeniden seçilmesini alelacele tebrik eden Trump’ı da eklemek lazım. İkili ilişkilerin hızlı seyrini göstermesi bakımından, Temmuz ayında Hamburg’daki G-20 zirvesinin marjındaki yüz yüze görüşmenin ardından, Trump-Xi ikilisinin üçüncü kez Pekin’de görüşmeleri ayrı bir önem arz ediyordu.

Gezinin başında, ABD’nin özellikle ticaret açığı ve Kuzey Kore sorunuyla ilgili somut hedefleri fazlasıyla belirgindi. Bir yandan Trump’ın seçim vaatleri, diğer yandan ABD’nin Asya-Pasifik’teki rolünün ve imajının Kuzey Kore nükleer sorunuyla sarsıntıya uğraması, Amerikan tarafının biraz sert bir diplomatik tavır sergileyeceği izlenimini veriyordu. Yaklaşık 13 günlük bir Asya-Pasifik gezisinin üçüncü durağı olan Pekin’den önce Trump Tokyo ve Seul’da ağırlanmıştı. Geleneksel Amerikan müttefiki olan bu ülkelerde daha çok güvenlik ve ticaret konularının öne çıkması, Pekin’de sert bir diplomatik atmosfer oluşacağını gösteriyordu. Ancak gezinin ilk gününden itibaren gerek Trump’a yakın kaynaklar gerekse de Çin medyası oldukça olumlu ve iyimser haberlerle doluydu. Kamuoyunun yakından takip ettiği ve cevap beklediği sorunlar fazla gündeme gelmedi. Bu durum ABD’de Trump muhalifi medyada ciddi eleştiri konusu oldu. Çin medyasındaki aşırı olumlu Trump imajı belki de ABD-Çin ilişkilerinde uzun süreden beri görülmeyen bir gelişmeydi.

Bu olumlu imaj gezinin ilk gününde kamuoyu ile paylaşılan yaklaşık 250 milyar dolarlık anlaşmayla zirveye oturdu. Dünya çip üretim devi Qualcomm ve uçak üreticisi Boeing dışında doğalgaz ve kaya gazı şirketleri ile Çinli partnerleri arasında imzalanan anlaşmaların miktarları dudak uçuklatıyordu. Ancak bu anlaşmaların bir kısmının daha önceden planlanan ve bir kısmının da henüz onay aşamasındaki anlaşmalar olduğu düşünüldüğünde ABD’nin beklentilerinin altında kaldığı söylenebilir.

ABD-Çin ilişkilerinin temel sorunları

ABD-Çin ilişkilerini geçtiğimiz aylarda olumsuz etkileyen konuların başında, ABD’den Çin’e ihraç edilen dana eti ve doğalgaz ile Amerikan şirketlerinin Çin’de kredi piyasasıyla yaşadığı sorunlar gelmekteydi. Mayıs ayı başında bu sorunların hemen hepsi karşılıklı anlaşmalarla çözüme kavuşturuldu. Bunların dışında, Trump’ın ziyareti öncesi iki ülke arasında ciddi ve çözüm bekleyen sorunlar duruyordu. ABD aleyhine seyreden ticaret açığı, Kuzey Kore nükleer sorunu, Güney Çin Denizi’ndeki ihtilaflı konular ve ABD’nin Asya-Pasifik’teki rolüyle ilgili gezi boyunca kayda değer bir gelişmenin yaşanmaması, arka plandaki görüşmelerin çok da yolunda gitmediğini gösteriyordu. Her iki liderin de birbirini onurlandıran açıklamaları, devletler arasındaki ilişkilerden daha çok kişisel ilişkileri ön plana çıkardı.

Ticaret

İki ülke arasındaki en önemli sorunlardan birisini, ABD aleyhine seyreden dış ticaret açığı oluşturuyor. Çin ile ABD arasındaki toplam ticaret hacmi 2016 yılı itibari ile yaklaşık 520 milyar dolara ulaştı. Bu miktar içinde Çin’in ABD’ye ihracatı 385 milyar dolar, ABD’nin Çin’e ihracatı ise 135 milyar dolar civarında. Dolayısıyla 250 milyar dolarlık dış ticaret açığı, Trump’ın seyahati boyunca vurguladığı en önemli konulardan biri oldu. Daha gezinin ilk gününde imzalanan ve kamuoyuna toplam 253,5 milyar dolar olarak açıklanan ticari anlaşmaların mevcut dış ticaret açığıyla ilişkilendirilmesi sadece psikolojik bir rahatlama yaratmış oldu. Zira anlaşmaların içeriği ve onay süreci henüz açıklanmış değil.

Ticaret açığıyla da ilişkili olarak, Amerikan şirketlerinin Çin piyasalarına girişinde yaşanan sorunlar, teknoloji transferi konusunda yapılan baskılar ve finansal manipülasyon konuları da gündeme geldi. Trump’ın bu konulardaki hassasiyetini ciddiye aldığı imajını vermeye çalışan Çin tarafı ise sorunu mümkün olduğu kadar alttan aldı. Trump’ın sorunun çözümüne dair acil eylem planlarını kibarca reddeden Xi, bazı ticari konuların daha derin müzakerelerle çözülebileceğini ifade etti.

Kuzey Kore nükleer sorunu

Kuzey Kore nükleer sorunu, özellikle Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesinin ardından, nerdeyse ayda bir kez ciddi mesai harcaması gereken konulardan biri oldu. Sorunun aynı zamanda iki Kore arasında yarım asrı aşan birleşmeyi ve Rusya dahil bölge ülkelerinin çıkarlarının sürekli çatışmasını içerdiğinin anlaşılmasının ardından, Trump hızla bu çıkmaz sokaktan kurtulmaya çalışan bir politika geliştirdi. Bunun için en iyi yol olarak bölgedeki ittifaklarını yeniden tahkim etti. Aynı zamanda Çin ve Kuzey Kore’yi müzakere masasına çekip mümkünse belirleyici adımı atması için Çin’i ikna etmeye çalıştı. Zira gezi boyunca Trump, sorunun çözümü için Xi’ye hem kişisel gücünü hem de devletler arasındaki iyi ilişkileri kullanması ricasında bulundu.

İki ülke için ortak bir güvenlik sorunu olan Kuzey Kore nükleer sorununun çözümüne yönelik barışçıl müzakereler öneren Çin tarafı, herhangi bir sıcak çatışmada açıkça Kuzey Kore’nin yanında olacağını da vurguladı. Böylece ABD’nin Japonya’yı ve Güney Kore’yi silahlandırma ve tahkim etme stratejisine karşılık, Çin de kendi ittifak alanını yeniden tahkim edeceğini vurgulamış oldu. Ancak Trump’ın ABD’deki gibi sert mesajlar vermekten kaçındığı da gözlerden kaçmadı. Bu da yakın bir gelecekte sorunun çözümü için yeni bir masa kurulacağını gösteren gelişmelerden biri olarak okunabilir.

Güney Çin denizi ve ABD’nin rolü

Çin tarafı açısından ABD ile ilişkilerindeki en önemli konulardan biri de çevrelenme (containment) korkusu. ABD’nin özellikle Çin’in yakın bölgesindeki askeri hareketliliği ve ittifak ülkelerine silah satışı, Çin’in bu yöndeki endişelerini güçlendiriyor. Her ne kadar bu gezide gündeme gelmese de, ABD’nin Güney Çin denizindeki askeri varlığı ve bölge ülkeleriyle yakın teması, Çin’in tehdit algısını güçlendiriyor. Bunun karşısında ABD de Çin’in uzun yıllardan beri suni adacıklarla “de facto” bir hakimiyet alanı inşa etmesinden endişeleniyor.

Güney Çin deniziyle ilgili diğer bir sorun da mevcut güvenlik çıkmazının Çin’in karşısında ABD’nin de desteklediği bir askeri ittifak kurulmasına sebep olması. Hindistan’ın da bu ittifaka dahil olmasıyla beraber, Soğuk Savaş’ı andıran bir güvenlik geriliminin ortaya çıkması imkan dışı değil. Her iki taraf da sorunun nerelere ulaşabileceğinin farkında olduğu için, bu konu şimdilik rafa kaldırılmış durumda. Ancak bu sorun, her an ikili ilişkileri gerebilecek konuların başında geliyor.

Gündeme gelmeyen sorunlar

İnsan hakları sorunları başta olmak üzere, Çin’in azınlık politikaları ve Tayvan sorunu neredeyse hiç gündeme gelmedi. Daha önceki başkanların bu konularda en azından çekincelerini ilettiği bir diplomatik atmosfer oluşuyordu. Anlaşılan Çin’in ABD’den talep ettiği “yeni tip büyük güç ilişkisi” bir karşılık bulmuş durumda. Tabii ki bu durum konjonktürel ve ABD’nin öncelikleriyle ilgili bir durum olarak da okunabilir.

Sonuç olarak dünyanın en büyük iki ekonomisinin, en azından şimdilik mevcut sorunları konuşabildiği ve “kazan-kazan” stratejisine riayet ettiği bir diplomatik atmosfer var. İki ülke arasındaki sorunların nitelik ve niceliklerinin de gösterdiği gibi, bu atmosfer her an ciddi gerginlikler üretebilir. Küresel siyasette en iyi yönetilmesi gereken ikili ilişkiler arasında yer alan ABD-Çin ilişkileri, şimdilik büyük bir kırılmanın eşiğinde değil. Trump ve Xi hem siyasal üslup ve tarz hem de çıkar alanlarının önceliği bakımından, seleflerine göre birbirlerine daha yakın bir çizgide duruyorlar. Bu durum her iki ülkenin de geleneksel siyaset ve diplomatik üsluplarıyla uyuşmasa da, iki ülke arasındaki ilişkilerin büyük bir “ayrışma”dan daha çok “yakınsama” içerisinde olduğunu gösteriyor.

ABD-Çin ilişkileri nereye gidiyor? ile ilgili görsel sonucu

AA