Bu seneki BM Genel Kurul toplantısını önceki yıllardan farklı kılan, yeni ABD başkanı Trump’ın ilk defa katıldığı BM reform toplantısında ve de BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma oldu.

 

Bu sene 72. Düzenlenen BM Genel Kurulu, gerek öncesinde gerçekleşen reform toplantısı gerekse de devlet başkanlarının gelenekselleşen konuşmalarını gerçekleştirdikleri açılış toplantısı, bir kez daha uluslararası toplumun dikkatinin küresel yönetişimin en büyük örgütü olan BM’nin üzerine çevrilmesine sebep oldu. Devlet başkanları bu konuşmalarda devletlerinin küresel meselelere yaklaşımını ifade ediyorlar ve BM sistemiyle ilgili gözlemledikleri aksaklıkları ya da BM’de görmeyi arzuladıkları yapısal ve bürokratik reformlarla ilgili taleplerini ilk ağızdan hem BM Genel Sekreteri’ne hem de diğer dünya liderlerine iletiyorlar. Bu seneki BM Genel Kurul toplantısını önceki yıllardan farklı kılan ise hiç şüphesiz yeni ABD başkanı Trump’ın ilk defa katıldığı BM reform toplantısında ve de BM Genel Kurulu’nda yaptığı ve ülkesinin genel olarak küresel siyasette kendisine biçmiş olduğu yeni rol ile ilgili sinyaller verdiği ve uluslararası krizlerin çözümleriyle ilgili uluslararası toplumunun parçası olan devletlerin eşit sorumluluklarının olduğunu hatırlattığı konuşması oldu. Trump’ın göreve geldiği ilk günden beri resmi ve gayri resmi uluslararası örgütlere olan şüpheci yaklaşımı ve bu örgütlerin bir çoğunda geçmişte gerek finansal gerekse de siyasi olarak merkezi rol oynayan ABD’nin kendi döneminde eşit ve adil bir yük üstlenmesi gerektiğini sıklıkla hatırlatması, bu seneki BM Genel Kurul toplantısında ABD’nin bu benzer söylemi sürdürüp sürdüremeyeceği hakkında bir takım soru işaretlerine yol açmıştı. Peki 72. Genel Kurul toplantısı BM’nin geleceği ve ABD’nin BM’deki yeni rolü hakkında bize ne gibi ipuçları verdi?

Trump yönetimi, BM ve belirsizlikler

Bu sene düzenlenen BM Genel Kurul toplantısı, öncesinde düzenlenen BM reformuyla ilgili ayrı bir oturuma da sahne oldu. ABD’nin BM’de reform için sunduğu öneri üzerine128 ülkeden imza toplanması sonucunda gerçekleşen “BM’de reform” başlıklı oturumda söz alan Donald Trump, BM bürokrasisinin uluslararası toplumu yavaşlattığının ve BM’nin ağır bürokrasi ve yanlış yönetim sonucu potansiyelini tam olarak kullanamadığının altını çizerek, Genel Sekreter Antonio Guterres’in reform çalışmalarına destek verdi. Hiç şüphesiz Trump’ın Guterres’in reform ajandasıyla benzerlikler gösteren bir BM reform yaklaşımı içerisinde olmasında ve kendisinden beklenin ötesinde bir ‘uluslararasıcılık’ çizgisi çizmesinde ABD’nin BM büyükelçisi Nikki Haley’in yapıcı ve girişimci rolü yadsınamaz. Öte yandan, hatırlamamız gereken diğer bir nokta ise başkanlığa gelmesinin kısa bir süre sonra, ABD’nin BM barış gücüne yapmış olduğu katkıda yıl sonuna kadar en az yüzde 10’luk, yılın ikinci çeyreğinde de yaklaşık 10 milyar dolarlık bir kesinti yapacağını duyurmuş olmasıdır. ABD Obama döneminde BM barış gücü bütçesinin yüzde 30’unu karşılayarak bu bütçeye en fazla katkı yapan devletti. Buna ek olarak, ABD geçen Mart ayında BM’nin diğer kurum ve kuruluşlarına yaptığı yardımlarda da, geçmiş dönemlerde yaptığı katkıların yaklaşık yarısı kadar bir kesintiye gideceğini açıklamıştı. Bu noktada hatırlatmak gerekir ki, BM kurum, kuruluş ve fonlarına geçmiş dönemlerde en büyük gönüllü yardımı aktaran ABD’nin yardımlarda birinci sıradan çekilmek istemesi, Trump’ın başkanlığı döneminde ülkesinin daha düşük profilli ve dolayısıyla etkisiz bir küresel yönetişim aktörü olarak kendini konumlandırdığı fikrinin oluşmasına yol açmıştı.

Buradan hareketle, gerek 72. BM Genel Kurulu çerçevesinde düzenlenen reform toplantısında gerekse de Genel Kurul’da Trump’ın yapmış olduğu konuşmaların satır aralarına baktığımız zaman şu tespitleri yapmak mümkün:

1. Trump yönetimi göreve geldiği ilk aylardaki çok taraflılık karşıtı söylemlerini yumuşatıyor ve tam tersine BM’nin “kullanışlılığı” ve “çalışılabilir” olduğu üzerine yeni bir rasyonel BM politikası izliyor.

2. Her ne kadar Genel Sekreter geçmişten bugüne ABD’nin BM sisteminin finansmanında oynadığı baş bağışçılık rolünden vazgeçmesinin BM’nin bir çok kurum ve kuruluşunu çalışamaz haline getireceğini belirtse de, Trump BM bütçe kesintilerinden geri adım atacağa benzemiyor.

3. Genel Sekreter Guterras’ın öncelikle kurumun bürokratik problemlerini çözmeyi hedefleyen ve BM’yi gerek kalkınmada gerekse de kriz çözümünde daha etkin bir aktör haline getirmek isteyen reform çabalarına ABD tam destek vererek bir anlamda bütçeye olan katkısındaki kesintileri daha az görünür kılmak ve de BM’nin esas probleminin kaynakların rasyonel kullanımı ve zayıf yönetimden kaynaklandığını vurgulamak istiyor.

4. BM Genel Kurulunda yapmış olduğu konuşmada Trump, BM gibi uluslararası örgütlerle olan işbirliğinin, ülkelerin çıkarlarının üstünde olmadığını ve dış politikada her devletin kendi egemenliği ve halklarının çıkarlarını merkeze koyması gerektiğinin altını çizerek ülkesinin bundan sonra hakim olacak BM politikasının ana hatlarını belirtiyor.

5. Kuzey Kore ve İran’ı “haydut devlet” olarak niteleyen Başkan Trump, bundan sonraki dönemde ülkesinin BM’deki ana gündem maddesinin bu iki devlet olacağına işaret ediyor. Trump’ın İran vurgusu, özellikle başından beri karşı çıktığı İran nükleer anlaşmasıyla ilgili geri adım atmayacağının, tam tersine BM üzerinden bu konuyu önümüzdeki dönemde daha güçlü bir şekilde gündemde tutacağının sinyallerini veriyor.

6. Trump ‘Roket Adam’a benzettiği Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’a göz dağı veriyor ve gerilimin tırmanması durumunda Kuzey Kore rejimine gerekli cevabın verileceğinin güçlü bir şekilde altını çiziyor. Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) rejimin karşısında yer alan Çin ve Rusya’nın Kuzey Kore meselesinde daha fazla çaba sarf etmesi gerektiği eleştirisini yineliyor ve bu iki ülkeyi ABD ile daha fazla işbirliğine davet ediyor.

7. Trump yeni açıkladığı Afganistan stratejisine atıfta bulunarak, ülkesinin Ortadoğu’da izleyeceği politikada önceliğinin ülkesinin güvenlik çıkarları olacağını vurguluyor ve bundan sonraki dönemde Ortadoğu’da ABD’nin çıkarlarıyla bağdaşmayan hiçbir askeri ya da diplomatik girişimin içinde yer almayı düşünmeyeceklerinin sinyallerini veriyor

8. Konuşmasında “radikal İslami terör” ve “İslami aşırıcılık” olarak nitelediği faaliyetlerin de karşısında yer alacağını belirterek, ülkesinin DEAŞ ile olan mücadelesinin devam edeceğinin mesajını veriyor. Ama konuşmasında ne Suriye’deki Esad rejimi ne de DEAŞ ağırlıklı olarak yer alıyor. Bu da Trump’ın Ortadoğu politikasında bundan sonraki dönemde önceliğinin İran ve Afganistan olacağı varsayımını güçlendiriyor

9. Trump Venezuela’daki Maduro hükümetinin “otoriterliğine ve kendi halkına zulmettiğine” vurgu yaparken aynı zamanda sosyalizme de eleştiri getiriyor ve ABD’nin bir komşusu olarak Venezuela’daki duruma sadece seyirci kalmayacağı mesajını veriyor. Bu çerçevede Küba’ya uygulanan yaptırımların da devam edeceğini vurgulayan Trump, sosyalizmin zararlarına yaptığı vurguyla, ülkesinin Soğuk Savaş dönemindekine benzer bir ideolojik yaklaşımın kendi döneminde devam edeceği izlenimini veriyor.

Bu okumadan hareketle, Trump dönemi dış politika önceliklerinin ve düşünsel alt yapısının genel olarak küresel siyasete, özel olarak da BM’ye yansımalarının nasıl olacağının altını çizdikten sonra, ABD’nin bundan sonraki dönemde nasıl bir BM reform talepçisi olacağı konusuna da kısaca değinmek gerekiyor.

ABD BM reformunun neresinde?

BM’nin reforme edilmesiyle ilgili daha önceki genel sekreterlerin sunmuş olduğu reform ajandalarına geçmişten günümüze ABD’nin vermiş olduğu desteğe, çekimser kaldığı ya da karşı çıktığı noktalara baktığımızda, karşımıza söyle bir tablo çıkıyor: ABD genel olarak BM’nin genel idari işleyişi, bürokratik yapısı, bütçe ve mekanizmalarla ilgili reform çabalarına destek veriyor. 90’lardan itibaren BMGK’nın kompozisyonun yenilenmesi ilgili reform talep eden devletlerin çağrılarına söylem olarak destek vermekle birlikte, pratikte genel olarak statükonun devamını isteyen bir yaklaşım benimsiyor. Bu perspektiften bakıldığında, Almanya ve Japonya gibi müttefiklerinin de BM içinde reform isteyen çeşitli gruplarla birlikte dönem dönem BMGK’nın yapısının değişmesiyle ilgili öneride bulunduğunu, geçmiş dönem ABD hükümetlerinin genel olarak ‘uzlaştırıcı’ ya da ‘uyum sağlayıcı’ bir yaklaşımla, reform isteyen devletleri kendi çizgisine çekmeye çalıştığını görüyoruz. Hiç şüphesiz BMGK’nın yapısının değişmesiyle ilgili reform taleplerine, BMGK’nın daimi üyesi olan beş devletten hiç biri diğerinden daha az statükocu yaklaşmıyor. Bu bağlamda, bu mesele esasen ABD’nin tek başına çözebileceği bir mesele olmamakla birlikte, uluslararası sistemin başat aktörü olarak ABD’nin takınmış olduğu tavır, reform isteyen hangi devlet ya da devletlerle birlikte hareket etme potansiyeli olduğu ve nasıl bir değişikliği makul ve kabul edilebilir gördüğü, BMGK reformuyla ilgili olarak genel anlamda BM’nin ve küresel siyasetin hangi noktada olduğunu anlamak için önemli. Ayrıca BM Genel Kurulu’nda reform isteyen devletlerin oluşturmuş oldukları koalisyonların çeşitliliğinin ve reform talepleriyle ilgili tek bir bloktan gelen güçlü ve kapsayıcı bir önerinin yoksunluğunun bölünmüş bir muhalefet görüntüsü çizmesi, ABD dahil olmak üzere veto hakkı bulunan tüm BMGK daimi üyelerinin, reform meselesini yavaştan almasına ve günü kurtarıcı bir politika izlemesine yol açıyor. Peki ABD hangi reform seçeneğine yakın ya da geçmişte hangi opsiyona daha yakın durmuştu?

Öncelikle 90’lı yıllardan itibaren, özellikle de Clinton döneminde, ABD’nin Almanya ve Japonya’ya daimi üyelik verilmesiyle ilgili pozitif bir yaklaşım sergilediğini görüyoruz. George W. Bush döneminde ise sadece Japonya’ya bu koltuğun verilebileceği fikri kabul görmüştü. Obama ise 2010 ziyareti esnasında Hindistan’ın daimi üyeliği meselesini gündeme getirmişti. Öte yandan Obama döneminde, özellikle geçici üyelikte iki sene oturan yükselen güçlerin, BM’yi neredeyse bloke edebilecek kadar aktif bir diplomasi izlediklerini görüyoruz. BM’nin Libya kararı esnasında ABD, başta Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’nın ciddi muhalefetiyle karşılaşmıştı. Diğer taraftan, BMGK’nın Batılı olmayan iki daimi üyesinden Çin’in, rakibi olan Japonya’nın ya da Batının ağırlığını artıracak yeni bir Batılı devletin üyeliğine sıcak bakmayacağı da açık. Aynı durumu Rusya için de tespit etmek yanlış olmaz. Bu noktada ABD’nin, 1965’ten itibaren veto hakkından yoksun geçici BMGK üyelerinin 10 olan sayısının artırılması ve bu ‘yarı daimi’ üye devletlerin görev sürelerinin 2 yıl yerine 4 ya da 5 seneye uzatılması gibi bir teklife daha yakın duracağı düşünülebilir. Öte yandan, ‘yarı daimi üyelik’ bazlı bir reform ajandasını, gerek veto hakkını kaybetmeyecek diğer dört devletin kabul etmesi, gerekse de kabul edildiği takdirde BM Sözleşmesi’ndeki olası değişiklikleri onama görevi olan ABD Senatosu’ndan daha kolay bir şekilde geçmesi beklenebilir.

Trump’ın olası bir BMGK reformuyla ilgili nasıl bir yaklaşım içinde olduğunu kestirmek zor olmakla beraber, ilk Genel Kurul konuşmasında altını çizmiş olduğu tehditlerin ABD dış politikasının bundan sonraki yıllarda önceliği olacağı düşünüldüğünde, BM reformunun Güvenlik Konseyi ayağını önceleyeceğini düşünmek uzak bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor. En azından şu an, önümüzdeki resim, Trump yönetiminin BM’nin bürokratik reformlar ayağının savunucusu olacağı ve özellikle finansmanla ilgili konularda ABD’nin çıkarlarını merkeze alan ve her devletin eşit şartlarda taşın altına elini koyduğu yeni bir modeli savunacağı izlenimini veriyor. Yine aynı şekilde, Trump döneminde, BM içindeki yükselen güçler bloğunun, sesini duyurmak için diplomatik inisiyatifler alarak ve koalisyonlar kurarak küresel yönetişimde statü artırımı ve BM’de adil ve eşit temsil taleplerini daha güçlü bir şekilde ifade etmeyi sürdürecekleri öngörülebilir.

İlgili resim

AA