KİLO sorunu olanların çoğu stresli.

Stresten bunalanların çoğu kilolu. Bilim insanları da ‘stres kilo ilişkisinin sırrını’ çözme gayretinde. Yakın zamana kadar genel kabul şuydu: Stresin arttırdığı kortizol salgısı insülin direnci üzerinden kilo almamızı kolaylaştırıp kilo kaybını zorlaştırır! Stanford Üniversitesi (ABD) tıp merkezinde yapılan yeni bir araştırma bu bilginin eksik olabileceğini gösterdi. O araştırma güvenilir tıp dergilerinden ‘Cell Metabolism’ dergisinde de yayınlandı. Araştırmada çok daha önemli bir sorunun varlığını teyit eden kanıtlara ulaşıldı. İşte o ‘kilo-stres’ sarmalındaki GİZLİ ŞİFRE! Buyurun...

SÜREKLİ STRES YAĞ HÜCRESİ Mİ ÜRETİYOR?

Sürekli ve net stres hali kanda kortizol seviyesini arttırıyor. Kortizol ise zannettiğimiz gibi sadece insülin direncini tetiklemiyor. Bazı hücrelerin yağ hücrelerine dönüşmesine, neticede de doğrudan yağlanmaya yol açıyor. Dolayısıyla stres sadece iştahı açtığı, fazla yedirdiği, insülin direncini tetiklediği için değil, oluşturduğu yeni yağ hücreleri nedeniyle de kilo aldırabiliyor. Araştırmadaki veriler kortizolün böyle bir etki gösterebilmesi için strese maruz kalma süresinin önemli olduğunun da altını çiziyor. Gün içindeki geçici streslerin değil de, kalıcı uzun süreli (mesela gün boyu devam eden) streslerin etkili olduğu anlaşılıyor. Araştırma laboratuvar ortamında fareler üzerinde yapılmış ama beklenti bu bulguların insanlar üzerinde de geçerli olabileceği yönünde.

UNUTMAYIN: UYKUSUZ OLMAZ

Dilimde tüy bitene kadar tekrarlayacak, “Tamam, derdimi anlattım” diyene kadar yazacağım. Uykusuzluk en az obezite kadar mühim bir sağlık sorunu. Kendisi başlı başına bir hastalık olabildiği gibi pek çok hastalığın da ya hazırlayıcısı, ya hızlandırıcısı. Uykusuzluğun kolaylaştırdığı sağlık sorunları arasında depresyon da var, hipertansiyon da.  Kalp damar hastalığı da var, bellek bozukluğu da. Kanser de var, tükenmişlik sendromu da. Listeye fibromiyaljiyi, rahatsız ayak sendromunu da eklemeniz mümkün. Önemli ve yeni bilgi ise şu: Uykusuz geçen gecelerin size zarar verebilmesi için aylara, yıllara ihtiyaç yok. Sadece birkaç gece uykusuz kalmanız bile beyninize fiziksel ve yapısal zarar verebiliyor. Bu zarar da yeme davranışlarınızı bozuyor, iltihabi süreçleri tetikliyor, stresinizi arttırıyor, depresyona, unutkanlığa zemin hazırlıyor. Özeti şu: Uykusuzluk mühim bir mesele. Ciddiye almanızda fayda var.

 OMEGA-3/OMEGA-6 ORANI DAHA ÖNEMLİ
OMEGA-3 ve omega-6 yağlarının ikisine de ihtiyacımız var. Ne var ki bunların belirli bir denge içinde alınması lazım. İkili arasındaki kazanım oranının da en kötü ihtimalle bire bir (1/1) civarında kalması şart. Oran büyüdüğünde, omega-6’nın omega-3’e oranı 4/1’i geçtiğinde bazı sağlık sorunları başlıyor. Omega-3 kazanımımız çok çok azaldı. Omega-6’ların kazanımı ise bitkisel yağların ve margarinlerin kullanımının yaygınlaşması nedeniyle iyice arttı. Neticede “4/1’i geçmesin” dediğimiz ‘omega oranı’ neredeyse 30/1’e ulaştı. Peki sonuç ne? Daha çok cilt hastalığı, daha sık alerji, daha yoğun kronik iltihabi problemler, romatizmal sorunlar, daha yaygın bellek bozukluğu, daha yüksek kalp damar hastalığı riski. Yani omega dengemiz çok bozuk ve durumumuz pek iç açıcı değil.

ERTUĞRUL ÖZKÖK KAÇ YAŞINDA?
HERKESİN hassas noktaları var. Yok diyen yalan söyler. Özkök’ün hassas noktası açık ve net: Yaşlanma belirtilerini frenlemek! O yaşlılığın izlerini daha geç ve az hissetmek istiyor.  Haksız mı? Hayır! Bunu herkes arzu eder. Özkök geçen hafta yayınladığım “Yaşlanma Yolculuğunun 10 Mühim İşareti” yazısındaki sorulara da cevap aramış, bana soruyor: “Hocam onda altı skor yaptım. İyi miyim?” Sonra da eklemiş, “Hocam bizim orta yaş projemiz çöktü mü” diye. Yanıtları hemen verebilirim. Yanıt 1: Ertuğrul Özkök hâlâ orta yaşlı biridir, nokta! Yanıt 2: Sevgili Ertuğrul Bey bizim yeni orta yaş projesi çökmedi. Biliyorsunuz, ben bu projeyi 20 yıl önce 2000’li yıllara girerken açtım. “Neden çökmedi” sorusunun yanıtını ise alttaki kutuda özetledim...

BANA GÖRE 70 ORTA YAŞTIR
2000’li yıllara girerken verdiğim bir röportajda “Yetmiş yaş orta yaş” tanımını kullandım. O röportaj Milliyet’te yayınlandı. Çok da ilgi çekti. Hatta azıcık gürültü bile kopardı. Gürültünün nedeni o günlerde “5+5 projesi” ile Cumhurbaşkanlığı’nda ikinci tura hazırlanan rahmetli Süleyman Demirel’in yaşı idi. Röportajı okuyanlardan bazıları benim ‘yeni bir saptama’ yaptığımı düşünürken bazıları da rahmetli Demirel’e ‘torpil geçtiğime’ karar verdi. Yaş kayması mühim bir konu. Ben bugün de 21. yy ile birlikte en az yirmi yıllık bir ‘yaş kayması’ durumunun varlığından hiç şüphe duymuyorum. Yani bugünün kendine iyi bakan yetmişlikleri ile 50-60 yıl öncesinin ellilikleri arasında ciddi bir bedensel veya ruhsal farklılık yok. Fiziksel ve ruhsal kapasiteleri hemen hemen aynı. Bu nedenle bazıları ne kadar garip karşılarsa karşılasınlar Ertuğrul Özkök’ün kendini yetmişli yaşlarda bile ellilik bir orta yaşlı gibi hissetmesi gayet normal. Dünya Sağlık Teşkilatı böyle bir açıklama yapmış olsun ya da olmasın bu durum fark etmiyor.

LEZZET TATTA MI, KOKUDA MI?
LEZZET tutkunuyuz. Aramızda sevgili Mehmet Yaşin gibi o tutkuyu bağımlılık (!) düzeyine vardıranlar bile var. Mehmet Bey her hafta sonu Hürriyet Pazar ekinde anlattığı lezzet yolculukları ile dilimizdeki tat tomurcuklarına egzersiz yaptırıyor. Peki ağzımıza attığımız bir lokmanın lezzetini sadece tadı mı belirliyor? Yoksa başka faktörler de var mı? Var! Lezzetin önemli bir bölümü, hatta yarısından fazlası tattan ziyade, kokudan geliyor. Bilgi yeni değil, aslında oldukça eski ve bana göre de kokulu besinlerin daha lezzetli algılanması asla sürpriz bir bulgu değil. Tereyağı salgıladığı uçucu yağların harika kokusu nedeniyle koku fakiri zeytinyağına tercih edilebiliyor. Mis kokulu kavunlar koku fakiri kiviye lezzet farkı atabiliyor.

SADECE FRÜKTOZU VERMEZ

Florida Üniversitesi’nde tat bilimcisi olarak görev yapan Linda Bartoshuk ve ekibi de benimle aynı fikirde. Bartoshuk’un ekibi meyvelerdeki lezzet algımızı belirleyen şeyin sadece içindeki früktozun oranı değil, kokuyla algılanan uçucu kimyasallarla da ilgili olduğunu ispatladı. Bartoshuk’un deneyinde çilekle yaban mersini karşılaştırıldı. Çilekte yaban mersininden daha az şeker (früktoz) var. Ama buna rağmen çilek yaban mersininden daha tatlı (lezzetli) algılanıyor. Bartoshuk ve ekibi bunu çileğin kokusuna yani sahip olduğu uçucu kimyasallara bağlıyor. Kısacası kilo sorununuz varsa mis kokulu besinler ve harika kokan mutfaklardan azıcık uzak durmanızda fayda olabilir.