Emory Üniversitesi’nde (ABD) yapılan yeni bir çalışma kilo sorunu olanları umutlandırdı. Uzmanlar o araştırmada açlık sinyallerini beyne taşıyan ‘vagus’ adlı siniri özel bir yöntemle dondurarak açlık hissini azaltmışlardı.

Bu sürpriz bir sonuç da değildi. Fizyolojik süreçler açlık sinyallerini mideden beyne zaten bedenimizin bu en uzun ve en marifetli siniri VAGUS ile taşıyor, beyin de mideden gelen açlık komutlarını alır almaz bize “Hemen git de bir şeyler ye, karnını doyur” emrini veriyordu. Peki araştırmanın enteresan ya da sevindirici tarafı ne idi? Açlığın sırrı çözülmüş, kilo sorununa etkin bir çözüm bulunmuş muydu? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını yandaki kutularda özetlemeye çalışacağım.

İYİ BİLGİ: VAGUS BAKIN NELER YAPIYOR...

Bağırsaklarımız beynimizle sürekli temas halinde. Onunla gün boyu konuşuyor. Tersi de doğru. Beyin de çoğu görevini bağırsaklarla işbirliği yaparak yerine getiriyor. Bu süreçte beynin kendi doğal yapılanması kadar bağırsağın içindeki ekosistemin (mikrobiyota olarak da biliniyor) ikili arasındaki moleküler alışveriş ve de sinyalizasyon ilişkisini yürüten vagus sinirinin büyük payı var ve zaten bu nedenle de ruhsal değişimlerden bağırsaklarımız, bağırsaklardaki biyolojik dengesizliklerden de beynimiz anında etkileniyor. Diyelim ki kontrolsüz bir stres tepkisi verdiniz; ‘bağırsak beyin kırmızı telefon hattı’ hemen devreye giriyor, bağırsaklarınız kasılıp kalıyor. Bu tatsız durum ‘sinirsel kolit’ ya da ‘hassas bağırsak sendromu’ olarak tanımlanıyor. Neticede de karnınız ağrımaya, gazla dolup şişmeye başlıyor. Sistem tersine de işleyebiliyor. Bağırsak içi biyolojik denge bozulursa (dysbiosis) beyne yine vagus siniri ile olumsuz sinyaller gitmeye başlıyor. Bu sinyaller nedeniyle de beyin bizi yapmamamız gereken bazı davranışlara, vermememiz gereken tepkilere, anlamsız huysuzluklara, açlık krizlerine, öfke ataklarına ya da depresyon gibi psikolojik değişikliklere yöneltiyor. İşte bütün bu süreçlerde beyin bağırsak haberleşme sistemini o upuzun sinir yani VAGUS SİNİRİ sağlıyor.

ÖNEMLİ: PEKİ ÇÖZÜM NE?

Mühim bir ayrıntı da şu: Bağırsaklarla beyin arasındaki trafik İstanbul trafiğinden çoook daha karmaşık. İki taraf arasında karşılıklı bir bilgi akışı var ama bu ikili arasında bilgi akışını sağlayan otoyola (vagus sinirine) bırakılan bilgilerin (yani sinyallerin) sayısı olması gerekenden çok daha fazla. Ayrıca vagus bağırsaktaki sorunları beyne aktarmada önemli ama beynin

ve bağırsağın iç biyolojik dengeleri de mühim birer belirleyici. Şimdilik şu kadarıyla yetinelim. Beyindeki değişimler sindirim sistemimizi, sindirim sistemimizdeki değişimler beynimizi doğrudan etkiliyor. İki sistem arasındaki haberleşmede ise vagus siniri bir tür otoyol görevi üstleniyor. Bu otoyolda gidip gelen bilgilerin neler olacağına ise bağırsağımızdaki ekosistemin durumu (mikrobiyotamız, yani bağırsağımızdaki biyolojik denge, probiyotik güç, mantar yapılanması, patolojik mikroplar), yiyip içtiklerimiz (yani midemize bağırsaklarımıza ulaşan besinlerin yapısı) ve düşündüklerimiz (yani beynimizi nasıl beslediğimiz) karar veriyor. O otoyolu trafiğe kapatmak sorunları çözer mi? Bence bu mümkün değil. Olsa olsa masanın altına süpürür. Çözümü otoyolu dondurmakta (kapatmakta) değil, beyin ya da bağırsaklarda açlık sinyallerini düzenlemekte yani bozulan süreçleri iyileştirmekte aramalıyız.

BİR UYARI: BAĞIRSAKLARINIZI PROBİYOTİK ÇÖPLÜĞÜ YAPMAYIN

Bağırsağımızda farklı işlevler gören çok sayıda probiyotik (faydalı) bakteri var. Bunlar bize zarar verebilecek kötü bakteri ve mantarlarla belirli bir denge içinde. Probiyotiklerin kimi hazmı kolaylaştırırken, kimi bağışıklığı güçlendirmeye, kimi kanserojen molekülleri temizlerken, kimi kanda kolesterol ve şeker seviyelerini dengelemeye, kimi de vitamin üretmeye destek oluyor. İçlerinde kilo dengemizi korumaya destek olanlar, yaşlanma sürecine fren koyanlar, kalp damar sistemini güçlendiren, depresyonu önleyip Parkinson hastalığını engelleyebilenler bile var. İşte bu nedenle probiyotiklerden faydalanırken hedefe odaklanmak, sorun çözen probiyotikleri kullanmaya özen göstermek lazım. Bir başka deyişle önümüze konulan her probiyotik desteği yutmamamız, bağırsaklarımızı bir probiyotik çöplüğü haline de getirmememiz şart. Maalesef bu hata sık sık yapılıyor. Neticede bağırsaklar probiyotik çöplüğü haline geliyor.

AMAN DİKKAT: BAHAR KAPIDAN BAKTIRIR, FAZLA YAĞLARI YAKTIRIR!

Yaklaşan baharla birlikte “Bahar kapından baktırır, fazla yağları yaktırır” filmi de vizyona girdi. Özelde hanımlar ama genelde herkeste aynı telaş var. Kilo sorunu olan herkes şu soruya yanıt arıyor: Bu yağlar nasıl eriyecek? Önce şunu bilelim: Kilo problemli her iki-üç kişiden birinde maalesef insülin direnci sorunu var ve o direnç kırılmadan fazla yağlardan kurtulmak mümkün değil. Mümkün olsa bile bin bir zahmetle giden kilolar kısa bir süre sonra fazlasıyla geri dönüyor. Nedeni de net ve açık: Temelde yatan mühim bir sorun var: İnsülin direnci! Ve İNSÜLİN DİRENCİ kırılmadan, daha da önemlisi yönetilebilir bir problem haline getirilmeden soruna kalıcı bir çözüm asla bulunamaz. Problemin çözümünü sadece metformin hapları ya da liraglutid iğnelerine havale etmek ise asla ve kat’a hiçbir işe yaramaz. Peki neden? Bu mühim sorunun yanıtını alttaki kutuda bulacaksınız.

İNSÜLİN DİRENCİ NEDEN METFORMİNLE KIRILAMAZ?

 Eğer insülin direnciniz varsa ve bu nedenle de kolay kilo alıp zor kilo veren biriyseniz hedefiniz fazla kilolardan kurtulmaktan daha büyük olmalı ve siz insülin direncini kırmaya ve yönetmeye de odaklanmalısınız. Bunun için de üçlü bir planı devreye sokmak zorundasınız. Sorunun çözümünün yüzde 40-50’sinin beslenme düzenini insülin direncine uydurmaktan (yani düşük glisemik indeksli beslenmeyi öğrenmekten ve ihtiyacınız kadar yemekten), yüzde 40’ının kaslarınızdaki insülin direncini kırmak için hemen her gün yürümekten (7500 adım civarında adım atmaktan) ve de sadece yüzde 10-20’sinin metformin haplarını yutmaktan geçtiğini unutmamalısınız. Kısacası metformin haplarıyla (veya liraglutid iğneleriyle) başlangıçta birkaç kilo verebilseniz bile bu sürecin bir süre sonra duracağını bilmelisiniz. Tekrarlayalım: İnsülin direnci mühim bir problemdir; sadece kilo fazlalığının, obezitenin değil, kalp damar hastalıklarının, hipertansiyonun, kalp krizi ve felçlerin, hatta bellek problemlerinin en mühim nedenidir. Bu nedenle kalıcı bir çözüm hedeflenmelidir. Kalıcı çözümse yukarıda bahsettiğim üçlü planı devreye sokmaktan ibarettir.