Trump’a yönelik tartışmalar bitecek gibi görünmüyor; hem iç hem de dış siyasette ciddi bir gündem maddesi. Kendine has hali, hareketi nedeniyle beklenmedik işlere imza atıyor.

Trump’a yönelik tartışmalar bitecek gibi görünmüyor; hem iç hem de dış siyasette ciddi bir gündem maddesi. Kendine has hali, hareketi nedeniyle beklenmedik işlere imza atıyor. Zaman zaman krizlere bile neden olduğu söylenebilir. Altı ayı aşkın bir süredir iktidarda. Dünyanın en güçlü ülkesinin en güçlü adamı olarak ne yapacağı ciddi bir merak konusu. Fakat yapıp ettikleri üzerinden genel bir değerlendirme yapmak ve öngörüler üretmek oldukça güç. Aslında Trump’ın kendisinin bile konuya dair bir fikri olmadığı söylenebilir. Ama bir yandan da genel davranış eğilimini çıkartabilmek ve bu sayede neler olabileceğine dair tahminler üretmek zorundayız.

Trump içeride bir dört yılı tamamlar mı bilinmez. Başından beri Washington kamuoyunda iktidarda kalamayacağına dair beklentiler var. Baskı her ne kadar çok yoğun olsa da Trump’ın iktidarda en azında dört yılı tamamlayabileceğini öngörebiliriz. Öyle ya da böyle, bu tartışmalar da Trump iktidarının karakteristiğini oluşturacak. Dolayısıyla Trump’ı ve dış politikasını tasvir etmek için bu verili şartlar atlında değerlendirme yapmak lazım.

Bu tartışmalarla 'ABD'nin dünya liderliği' tartışmaları üst üste oturdu. Tam da Amerikan iç siyaseti böylesine bir hal almışken, dünya siyasetinde de ABD'nin eski etkinliğe sahip olmadığı konuşulur hale geldi. Almanya’daki son G20 toplantısında da bunun sembolik değerlendirmeleri yapıldı. Amerikan başkanının eski merkezi rolüne sahip olmadığı ve hatta toplantı masasında ortada bile olmadığı konuşuldu. Bu tür sembolik okumalar ne kadar gerçekliğe tekabül eder, o ayrı bir konu. Zaman zaman bu sembolik değerlendirmelerden hareketle, özellikle basında oldukça tuhaf okumalar meydana çıkabiliyor. Ama bu kez, ABD'nin iç siyasetindeki karmaşayla beraber görüldüğünde, gerçekten ABD'nin dünya liderliğinin sorgulanıp sorgulanamayacağı meselesi gündeme gelebilir.

ABD'nin dünyayla ilişkisinde bir farklılık olduğu ortada. Fakat bu farklılık yapısal ve pozisyonel bir farklılık mıdır sorusunun cevabı ise hayır. ABD dünya liderliğini kaybetmiş falan değil. Hâlâ dünyanın uzak ara tek süper gücü. Askeri, ekonomik, teknolojik ve diğer tüm göstergelere göre, henüz ABD'nin pozisyonunu sarsacak bir durum olmadığı çok açık. Yani bir pozisyon değişikliği olmadı. Fakat ABD'nin tek kutuplu sistemdeki merkezi pozisyonu, doğrudan doğruya liderlik rolüne evrilmiyor. Yani liderlik pozisyonu, liderlik rolünü mecbur kılmıyor.

ABD sistemin en tepesindeki tek aktör olsa da, sistemin tepesindeki tek aktör gibi hareket etmiyor olabilir. Özellikle karşısında kendisini harekete geçirebilecek başka aktörler olmadığından, yani sistemik zorunluluklardan daha az etkileniyor olduğundan, ABD bazen sistemik zorunlulukların dışında, kendi karakteristik özelliklerine uygun hareket edebilme şansına sahip oluyor. Mesela Soğuk Savaş’ta karşısında açık bir Sovyet tehdidi varken, ABD “dünya siyasetiyle ilgilenmem sadece ekonomik ilişkilerime bakarım” diyemezdi. Hatta o tarihlerde ABD, hiç istemese bile ekonomik kazançlarını göz ardı ederek siyasi ve stratejik nedenlerle aşırı maliyetlere katlanabiliyordu. Bu sistemik bir zorunluluktu. Fakat şimdi karşısında kendisini zorlayabilecek böyle başka bir aktör olmadığından, ABD daha fazla özgür seçim yapma şansına sahip. Bu seçimler bazen Bush döneminde olduğu gibi aşırı müdahaleciliğe, bazen de Obama dönemindeki gibi aşırı ilgisizliğe yol açabiliyor.

ABD'nin bugün dünya siyasetinde daha az liderlik hissi uyandırmasının yapısal bir zorunluluktan kaynaklanmadığı görülüyor. Fakat Trump yönetimi esnasındaki durumun bir stratejik tercihe dayandığı da söylenemez. Yani Trump bir hedef belirlemiş ve o hedefe ulaşmak için bu yöntemi tercih etmiş değil. Gerçi Trump’ın konuşmalarına bakarsanız oldukça iddialı stratejik hedefleri olduğunu düşünebilirsiniz. Ama bu söylemleri ciddiye almak için ortada yeterince kanıt yok. 'ABD’yi yeniden büyük yapmak' stratejik bir hedef değildir. Olsa olsa söyleme yüklenmektir; romantik bir abartıdır. Bu söylem çerçevesinde dile getirilen, Meksika sınırına duvar inşa etmek veya NATO’yu devre dışı bırakmak gibi yöntemlerin de gerçeklikle bağının olmadığı zamanla ortaya çıkıyor.

Obama dönemindeki ilgisizlik ve liderlikten kaçınma bilinçli bir stratejik tercihin ürünüydü. Obama ABD'nin maliyetlerini en aza indirme hedefine sahipti. Bu çerçevede Ortadoğu’daki askeri angajmanlardan sonuna kadar kaçınma yöntemini izledi. Bu esnada birbirine düşen bölge ülkelerinin çekişmelerinden keyif bile aldı. Onların zayıflamasını kendi güçlenişi olarak değerlendirdi. Bu stratejik bir plandı.

Fakat Trump dönemindeki istikrarsızlık ve belirsizlik Obama dönemindeki gibi tercih edilen ve üretilen bir durum değil. Daha ziyade, Obama döneminden kalan istikrarsızlıklara Trump’ın ataletinin eklenmesinin bir sonucu. İç siyasette yaşadığı gerginlik ve dış siyasette ne yapacağına dair fikri olmaması nedeniyle, Trump aslında Amerikan dış politikasına hiçbir yenilik getirmedi. Getirecek gibi de görünmüyor. İç siyasal mücadelelerden başını alamayan Trump, zaten bir ilgisinin olmadığı dış politikayla ise hiç ilgilenemiyor. Bu nedenle mevcut karmaşa ve kargaşa kendi kendini yeniden üretiyor.

Trump’ın dış politikaya tek ilgisi, onu iktidarda tutacak bir araç olarak görmekten ibaret. Fakat bu aracı nasıl kullanacağına dair bir fikri yok. Kesik kesik ve sonuç üretmeyen söylemler dışında yaptığı bir şey yok. Bu söylemleri ise birbirine bağlamak neredeyse imkansız. Mesela Trump’ın bir Rakka zaferinden mi daha fazla keyif alacağı, yoksa İran’a yönelik bir kuşatmayı mı tercih edeceği belli değil. İran’a yönelik bir çevreleme politikası üretmek istediğini hep söylüyor ama bir anda dönüp Müslüman Kardeşleri sorunlu olarak tanımlıyor. Kore’ye mi öncelik verecek, yoksa Ortadoğu’ya mı bakacak? Bunların hiçbiri belli değil.

Fakat Trump her lider gibi (ve hatta her birey gibi) kendini kurnaz sanma eğiliminde. Hareketsizliğini gizlemek için, etrafta kendinden bağımsız olarak gelişen şeyleri sahipleniyor. Suriye’de Obama siyasetini ve bürokratik ezberleri kendi siyaseti gibi sunmaya çalışıyor. Rakka gibi kendisinin dahli olmayan bir operasyon eğer başarısız olursa, suçu Obama’nın üstüne atabileceğini düşünüyor. Fakat başarılı olursa, kendisinin bir zaferi olarak sunmayı hayal ediyor.

Son Katar krizi, bu tavrın en güzel örneklerinden biri haline dönüştü. Trump muhtemelen haritada Katar’ın yerini bile gösteremeyecektir. Ama Suud ziyaretinden sonra patlak veren krizin üzerine atlayarak Katar’a yönelik tecridin mimarı sanki kendisiymiş gibi bir tavır takındı. Tuhaf bir 'tweet' atarak “bölgedeki tüm liderler Katar’ı terörün kaynağı olarak gösterdiler” deyiverdi. Fakat bu söylemin Amerikan dış politikasıyla ne derece alakasız olduğunu keşfetmesi uzun sürmedi. Özellikle Pentagon’dan yapılan açıklamada Katar’daki Amerikan üssünün ve ABD'nin Ortadoğu siyaseti için öneminin altı çizildi. Aynı kriz esnasında Trump, Suudi Arabistan ile yapılan anlaşmaları da bir başarı hikâyesi olarak sunma çabasına girdi. Halbuki bu anlaşmaların temeli de Obama döneminde atılmıştı. Fakat Trump bu söylemi üretmeye devam edecek gibi görünüyor. Bunun üzerinden hareket eden Katar ise Trump’ın dostluğunu temin etmeninin yolunun ticaret anlaşmasından geçtiğini düşünerek 16 milyar dolarlık bir anlaşmaya imza attı. Şimdi Trump bunu bir başarı olarak sunma gayretinde.

Trump kendisini hep bir iş adamı olarak tanımladı ve ABD’yi kâra geçireceğini düşünüyor. Fakat zaman içerisinde, dış politika ve güvenlik alanının ekonomik ilişkilerden ibaret olmadığını görmeye başlayacak. İktisatçılar markette bir firmanın kârını maksimize etmek için uğraştığını düşünür. Fakat bu market analojisini uluslararası ilişkiler alanına sokan Kenneth Waltz bile, devletlerin bu şansa sahip olmadıklarını iddia eder. Waltz’a göre uluslararası ilişkiler kâr peşinde koşulamayacak kadar ciddi bir alandır. Kâr peşinde koşmaya kalkan bir devlet, gücünü ve güvenliğini kaybeder. Güvenliğini kaybederse sistemden elenir ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Devletler kâr etmek isteyebilir, ama bu kâr onların güvenliğini tehlikeye atıyorsa, elde edilen kârın hiçbir anlamı yoktur. Çünkü ölüler para harcayamaz.

ABD Obama döneminde bilinçli, Trump döneminde ise bilinçsiz bir biçimde kâr peşinde koşuyor. Sistemin uzak ara en güçlü aktörü olduğundan, bu durum uzun müddet sürdürülebilir. Ama öyle ya da böyle, bir saatten sonra bu lüksün de sonu gelecektir. Zaten Ortadoğu’da oluşan son beş yıllık boşluk, başta Rusya olmak üzere diğer aktörlerce dolduruluyor. İran, Türkiye ve Rusya Suriye’de çok daha etkin bir hale geldi. Irak üzerinde İran’ın çok yoğun bir nüfuzu oluştu. Suud Körfez’i ele geçirmeye çalışıyor. Herkes ABD'nin bıraktığı boşluk alanlarını dolduruyor. Diğer ülkeler belki ABD için çok büyük bir tehdit üretmiyor olabilir, fakat Rus yayılması geri döndürülemeyecek sonuçlar doğuracaktır. Örneğin ABD Suriye meselesini 2012’de çözmek isteseydi, tek taraflı bir çözümü tüm dünyaya dayatabilirdi. Fakat Rus askerleri Suriye’ye girdikten sonra, ABD herhangi bir Suriye çözümü için Rusya ile masaya oturmak zorunda. Esed’i vurabilirsiniz, ama nükleer Rusya’yı girdiği yerden askeri güçle çıkaramazsınız. Rusya yine ABD tarafından boş bırakılan Irak’a da müdahil olmaya başladı. Fakat hepsinden ilginci, Rusya Körfez’e de akmaya başladı. Kriz patlak verdiği günden bu yana Putin Körfez liderleriyle telefon görüşmeleri yapıyor.

Trump kendisini kâra geçiyormuş gibi hissedebilir ama bunun ciddi sonuçları olacaktır. Bırakılan bu boşluklar başkaları tarafından doldurulduğunda, ABD eğer becerebilse bile, yarın bu alanlara geri dönmek için, bugün kazandığını sandığından çok daha fazla bir maliyete katlanmak zorunda kalacaktır.

[İstanbul Ticaret Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümün öğretim üyesi olan Doç. Dr. Hasan Basri Yalçın aynı zamanda SETA strateji araştırmaları direktörüdür]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

AA