3 Ocak, Mekke-i Mükerreme'nin fetihinin sene-i devriyesi olup; "Muhakkak biz sana âşikâr bir zafer açtık" (Fetih: 1) buyurulan İlahî ve Kur'ânî ifâdesi ile; Feth-i Mübîn; Açık ve büyük Fetih, büyük zafer, elbette yalnız Mekke şehrinin fethi değildir. 

Asıl büyük fetih; Mekkeliler’in şirk, zulüm ve isyanlarla kaplı gönüllerinin fethi, İman ve İslâm’a açılması'dır.

Büyük fetih; Hicretin 8. Yılı, milâdî 3 Ocak 630, 20 Ramazan Cuma günü gerçekleşmiş olup, İslâm tarihinde çok büyük ve önemli bir dönüm noktasıdır.

YERYÜZÜ ŞEHİRLERİNİN ANASI MEKKE-İ MÜKERREME

Mekke-i Mükerreme; sînesinde Beytullah’ı (Allah’ın Ev’ini), inananların Kıblesi’ni (Mü’minler’e dünyânın neresinde olurlarsa olsunlar, Namazlarını kılacakları vakit, zaman ve mekandan münezzeh olan Yüce Allah’a karşı ibâdetlerini yapmış kabul edilmeleri için dönmeleri emredilmiş olan) Ka’be-i Muazzama’yı barındıran, Rabbimiz’in kitâbındaki ifâdesi ile “Ümmül-Kurâ”, (köylerin, şehirlerin anası) Allah’ın Habîbi, en sevgili kulu ve Rasûlü, Muhammed aleyhisselâm’ın dünyâ'ya geldiği, kendisine Nüvüvvet ve Risâlet verildiği, Peygamberlik vazîfesi verilinceye kadar istisnâsız herkesin duyduğu güven ve saygıdan dolayı kendisine “Muhammed-ül Emîn” demelerine rağmen, Yüce Allah’ın İlahî programı gereği son Peygamber olarak (s.a.v) görevlendirildikten sonra ne acı ki; bazı en yakın bahtsız akrabaları da dâhil olmak üzere, Mekke’nin sözde eşrâfı, gerçekte eşrârı’nın (şerde ileri giden zengin kibirlilerinin) Muhammed aleyhisselâm’ın Nübüvvet ve Risâlet'ine karşı çıkmaları ve nihâyet; azgın müşriklerin inananlar üzerindeki zulüm ve baskıları dayanılmaz hâle gelince, İlahî emir üzerine, üzülerek ayrılmak, Medine-i Münevvere’ye Hicret etmek mecbûriyetinde kaldıkları çok sevdikleri “Belde-i Tayyibe”nin (temiz, pek mübârek beldenin) adı dır..

    Kâdir-i Mutlak ve sözünde sâdık olan Yüce Allah’ın, en azîz kulu’na, en sevgili Peygamberi’ne (s.a.v.) sekiz yıl sonra büyük yardımını açıkca gösterdiği, O’na (s.a.v.) çok sevdiği vatan'ına, mübârek Mekke-i Mükerreme’ye mutlak bir zafer kazanarak, kan dökülmeden gireceğiğini vahy-i İlahî ile müjdelendiği ve va’d-i İlahînın gerçekleştiği, Allah’n Evi Kâ’be-i Muazzama’nın neces müşriklerden ve putlarından temizlendiği büyük günün sene-i devriyesidir, 3 Ocak tarihi...    

    HAZRET-İ PEYGAMBER’İN (S.A.V.) RÜ’YÂSI

    Peygamber Efendimiz (s.a.v), hicretin altıncı yılı Zilkâde ayında (Hicrî 6, M.628) bir rü’yâ görür.

    Rü'yâsında, “Kendisi’nin (s.a.v) ve Eshâbı’nın (r.a.ecmaîn) Mescid-i Haram'a emniyet içinde girdiği, huzur içerisinde Beytullah’ı tavâf edip saçlarını kestirererk ihramdan çıktıkları ” gösterilir.     

     Peygamber Efendimiz (s.a.v.) rü’yâsını Eshâbına (aleyhimür-rıdvân) heber verir ve Umre yapmak üzere Mekke-i Mükerreme’ye gitmek istediğini söyler.

    Eshâb-ı Kirâm (aleyhimür-rıdvân) Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) verdiği bu habere çok sevinirler. Rasûlüllah (s.a.v.) çoğunluğu Muhâcir'lerden (Mekke’den Medine’ye göç etmiş olan ilk Müslümanlardan) oluşan Eshâbından 1400 kişi ile birlikte Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıkar. Muhârebe yapmak niyetinde olmadıkları için yanlarına harp silahlarını almamışlar, sâdece yolcu silahı olan birer kılınç almışlardı.

    Rasûlüllah’ın (s.a.v.) Medîne’den kalabalık bir cemâat ile birlikte yola çıktığını öğrenen Mekke’li müşrikler, Rasûl-i Ekrem’i (s.a.v.) Mekke’ye sokmamak için karar alıp, şehrin kenarında tertibat kurarlar, Mekke’nin dışında karşılamak için de silahlı birlikler yola çıkarırlar.

    Mekke’li müşriklerin bu tertibâtını öğrenen Rasûlüllah (s.a.v.) vâdilerden sapıp, (Mekke'ye takriben 24 kilometre mesâfede bulunan) Hudeybiye’ye gelir.   

      Burada beklenmedik bir durum yaşanır. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) binmiş olduğu deve daha ileri gitmeyerek burada yere çöküverir. Bütün uğraşmalara rağmen, yerinden bir türlü kaldıramazlar.

    Gitmek istemiyen bir hâli vardır. Bütün Müslümanlar bu durum karşısında hayretler içinde kalırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v): "Fil vak'asında fili çökerten Cenâb-ı Hakk, şimdi de deveyi çökertti. Anlaşılıyor ki, Kureyş bize bu Umre ziyâreti için müsâade etmeyecek."  buyurur.

    Sözün özü; Devenin çökmüş olması, bu defa ziyâret için “Mekke'ye girilmesine İlâhî müsâadenin olmayacağına işâret” sayılıyordu.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.); Maksadının Umre yapıp dönmek olduğunu bildirmek için, Hazreti Osman’ı (r.a.) elçi olarak Mekke’ye gönderdi. Hazreti Osman (r.a) bir tanıdığının himâyesinde Mekke'ye girdi.

    Mekke’li müşriklere: “Rasûlüllah’ın (s.a.v) Umre yapıp, Beytullah’ı ziyâret edip dönmek üzere geldiğini, başka bir niyetinin olmadığını ve silahsız olduklarını” geniş geniş izah etti.  

    Mekkeli’ler O'na; "Sen istersen Beyt’i tavâf edebilirsin. Muhammed’in (s.a.v) ve Eshâbının (r.a.) gelmesine izin vermeyiz." dediler.

    Hazreti Osman (r.a.): "Peygamber (s.a.v.) tavâf etmedikçe, ben tavâf edemem. Biz Ka’beyi toplu tavâf etmeğe geldik. Kurbanlarımız da yanımızda. Tavaf edip kurbanlarımızı kestikten sonra dönüp gideceğiz." dedi.    

    Ama nâfile! müşrikler: “Muhammed’in (s.a.v) ve Eshâbının gelmesine kesinlikle izin vermeyiz." dediler.        Dolayısıyla, o sene Rasûlüllah (s.a.v.) ve Eshâbı, Umre yapamadan, Hudeybiye’den geri dönmek mecbûriyetinde kaldılar.

    Büyük bir sevinçle yola çıkıp, Hudeybiye’de müşrikler tarafından geri çevrilmek Eshâbı Kirâm’ı (aleyhimür-rıdvân) son derece üzmüştü.

    Küfürlerini içlerinde saklayan bazı münâfıklar, “Muhammed (s.a.v.) bizi kandırdı” diyerek çirkin bir dedi kodu bile çıkarmışlardı.

    Bunun üzerine; Allah-ü Teâlâ Fetih Sûresinin 27. Âyet-i Kerîmesini inzâl buyurarak Rasûlüllah’ın gördüğü rü’yânın doğru olduğunu, rü’yâsının muhakkak çıkacağını bildirdi.

    Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurdu.

    “Yemîn olsun ki Allah, Peygamberine (s.a.v.) o rü’yâyı doğru gösterdi. Yemin olsun ki, inşâAllah Mescid-i Haram’a mutlaka emniyet içinde, başlarınızı kazıtarak, kısaltarak, korkusuzca gireceksiniz. Fakat, Allah sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de Mekke’nin fethinden önce yakın bir fetih yaptı”.

    NOT: Âyet-i Kerîme’deki; “Mekke’nin fethinden önce yakın bir fetih yaptı”  ifâdesi ile, Hayber’in fethini nasip buyurduğu bildiriliyor.

    Cenâb-ı Hakkın "Muhakkak ki Biz Sana Feth-i Mübîni, apaçık bir zaferi açtık" buyurarak Fetih Sûresi'nin birinci Âyeti Kerîmesi ile müjdelediği büyük fetih, Mekke-i Mükerreme’nin Fethi ve Rasûlüllah’ın (s.a.v.) rü’yâ-i sâdıkası ertesi sene aynen tahakkuk etmiş, Yüce Allah'ın beyân buyurulduğu üzere; Rasûl-ü Ekrem  (s.a.v.) ve Eshâbı Mescid-i Haram'a emniyet içinde girmişlerdir.

     HAZRET-İ PEYGAMBER'İN (S.A.V.) FETİH HUTBESİ

    Büyük Fetih-Mekke-i Mükerreme’nin Fethi münâsebetiyle yaratılmışların en hayırlısı ve en büyüğü Muhammed aleyhisselâm’ın o büyük günde gösterdiği eşsiz büyüklüğe atıf yaparak, o gün Ka’be-i Muazzama’da Mekke’lilere yaptığı ilk konuşmasını “Fetih Hutbesi”ni teberrüken (bereketlenmek için) Mü’min gönüllere hatırlamak ve hatırlatmakta büyük fayda var .

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Beytullah’ın kapısını açıp, eşiğinde durdu ve iki eliyle kapının söve (çerçeve) lerini tuttu.

    Üç kere; “Allâh-ü Ekber, Allâh-ü Ekber, Allâh-ü Ekber” diye  tekbir getirdikten sonra, Allâh-ü Teâlâ'ya hamd-ü senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdular:  

    Ey Kureyş cemâati! Allah bir’dir. O'ndan başka İlah yoktur. O'nun şerîki ve nazîri yoktur. Muhammed O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

    O Yüce Allah, va’dini (kulu Muhammed’e verdiği sözü) yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Aleyhimize toplananları, yalnız başına hezîmete (bozguna) uğrattı.

    Ey Kureyş cemâati! Allâh-ü Teâlâ Hazretleri câhiliyet gururlarını, geçmişler ile övünmeyi size yasaklamış ve haram kılmıştır.

    Câhiliyet dönemine âit bütün gururlar, bütün kan ve mal davâları ayaklarımın altındadır. Onları kaldırıyorum.

    Bütün insanlar Âdem'dendir. Âdem de topraktandır. Nitekim Yüce Allah buyuruyor ki;

    Ey Nâs! Biz sizi, bir erkekle bir kadından (Âdem ile Havva’dan) yarattık. Sizi muhtelif milletlere, kabîlelere ayırdık. Tâ ki tanışasınız diye. Allâh'ın nazarında en ekreminiz, Allah katında en şerefliniz, Allah'dan en çok korkanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilen, her şeyden haberdar olandır.

    Muhakkak Cenâb-ı Allah ve Rasûlü, sekir veren, insanı sarhoş  eden şeyleri haram kılmıştır". buyurdu.

    Sonra, bu tarihî konuşmasına kısa bir ara vererek; mübârek nazarlarını; inananlar için ta’rifi imkansız sevinç, coşku; inanmayanlar için ise; büyük bir korku ve endişenin hâkim olduğu topluluk üzerine çevirdi.

    Mekke’lilerden kimler var? kimler yok? Dikkatlice etrafa baktı.

    İslâm'ı mahvetmek için Allah Rasûlü (s.a.v.) ve inananlara her türlü zulüm ve kötülüğü yapmış ve yaptırmış olan Kureyş ileri gelenlerinin de hepsinin orada bulunduğunu görünce, onlara: 

    "Ey Kureyş cemâati! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz? Bugün hakkınızda Benim ne yapacağımı sanırsınız? Benden ne beklersiniz?" diye sordu.

    Bütün Kureyş reisleri, korkularından başlarını önlerine eğmişler, yere bakıyorlardı. Hep bir ağızdan ve ürkek seslerle:

    “Ey Muhammed! Biz, Senin hayır ve iyilik yapacağını sanır, Senden hayır bekleriz.

    Sen kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin. Kerem sâhibi bir kardeş oğlusun. Gücün yetti, iyi davran." diyorlardı.  

    Rahmet Peygamber, Rasûlü Ekrem (s.a.v.);"Ey Mekkeliler!

    Bugün, Benim hâlimle, sizin hâliniz, kardeşim Yûsuf’un (a.s.) kardeşlerine dediği gibi olacaktır.

    Yûsuf (a.s.)'ın kardeşlerine dediği gibi, Ben de; “Size, bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Allah sizi afvetsin, O merhametlilerin en en merhametlisidir. diyorum.   (Yûsuf:  92)

    Hepinizi affettim. Bu gün, size karşı bir tekdir (başa kakma, azarlama) ve cezâ yoktur.  Sizi üzecek hiç bir şey söylenmeyecek ve yapılmayacaktır.

    Herkes, işi ile gücü ile meşgul olsun."  buyurdu ve Kureyşliler hakkında umûmî bir af  îlan etti.

    Allah’ın Rasûlü, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Büyük Fetih hutbesiyle; Allâh'ın birliğini, Hak Dînin esaslarını, insanlar arasında eşitlik ve Mü'minler arasında kardeşlik olduğunu Allah’ın Ev’inde, Allah adına î’lan buyurdu.

    Bu büyük fetih gününde, büyüklüğün bu derecesi elbette ki ancak O’na (s.a.v) mahsustu. 

    O (s.a.v) Müstesnâ bir örnek sergileyerek, kıyâmete kadar gelecek insanlara, bilhassa; eline güç geçince, hak, hukuk ve adâleti unutarak ceberûtlaşan (aşırı büyüklük taslayan, pek ziyâde kibirlenen, haddi aşan) iktidar sâhiplerine bir adâlet ve insanlık dersi veriyordu.

     Âlemlere rahmet olarak gönderilen merhamet Peygamberi, Peygamber Efendimiz, (s.a.v.); başta çok sevdiği amcası Hazreti Hamza'nın (r.a.) ölüsüne bile hakâret eden Ebû Süfyan’ın hanımı Hind ve (Hazret-i Hamza'yı (r.a.) özel olarak takip edip öldürmesi için kiraladığı Vahşi de dâhil olmak üzere; kendisine ve Sahâbelerine tüyler ürpertici vahşî işkenceler yapmış, kızgın kumların üzerine yatırarak, göğüslerini dağlamış, canlarına kıymış, kanına girmiş olan bütün düşmanları hakkında umûmî af î'lân etmiş; cezâlandırılmayı fazlasıyla haketmiş olmalarına, cezâlandırmak için her türlü imkân ve fırsat da elinde olmasına reğmen, hiç kimseyi cezâlandırma yoluna gitmemiş, umûmî af î’lan etmişler, dahası; suçlarının büyüklüğünden huzûr-u Rasûlüllah'a çıkmaya yüzleri olmadığı için arkalarda saklanan Ebû Cehil'in oğlu İkrime'yi, Saffan'ı bile Allah için affetmiş, onları da serbest bırakmışlardır.

     Yalnız ca; Şehidlerin Efendisi, Muhterem Amcası Hazret-i Hamza'nın (r.a.) kâtili olan Vahşî hakkında: "Vâşi, ön saflarda, bana yakın yerlerde bulunmasın. Sevgili amcamı hatırlayınca içim parçalanıyor. Belki onu görünce, amcamı hatırlar da bir şey söyler kalbini kırarım. Bu sebeple; Vahşi, gözümün önünde, bana yakın yerlerde bulunmasın. " buyurmuşlardır.

    İşte, âlemlere Rahmet, Peygamberimiz, İslâm Peygamberi Hazreti Muhammed (s.a.v.).    

ALLAH'IN EV'İ KÂ'BE-İ MUAZZAMA'NIN PUTLARDAN TEMİZLENMESİ

     Vâ'di Hak, her sözünde sâdık olan Yüce Allah’ın, Habîb-i Muhammed aleyhisselâm’a, Vahy yoluyla müjdelediği; kan dökülmeden, güven ve huzur içerisinde Mekke’ye gireceğine dâir bildirdiği va’d-i İlahînin yerine geldiği büyük Fetih ve zafer günü, aynı zamanda Mekke-i Mükerreme ve Allah’n Evi Kâ’be-i Muazzama’nın içinin, dışının ve haremi'nin de ebediyyen neces müşriklerden ve putlarından temizlendiği gündür.  

    Allah Rasûlü (s.a.v.), o gün; mübârek başını öne eğerek Kâbe'ye karşı hürmetini ve Allâh'a karşı da şükrünü edâ tavâzuu içerisinde, Fetih Sûresini okuyarak Kâ’be-i Muazzama’ya girdi.

    Buharî ve Müslim’in rivâyet ettikleri bir Hadis-i Şerifte bildirildiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mekke-i Mükerreme’ye girdiklerinde; Kâ’be’nin içinde ve etrafında üç yüz altmış put vardı.  

    Cebrâil (a.s.), (Peygamber Efendimiz'e gelerek) "Yâ Muhammed (s.a.v.), asanı eline alıp putlara dokun" dedi.

    Allah Rasûlü (s.a.v.) İsrâ Sûresindeki:"Hak (İslâm) geldi bâtıl (küfür) yok oldu. Muhakkak bâtıl, dâimâ yok olmağa mahkumdur..."  Âyet-i Kerîmesini okuyarak asa ile putlara dokunuyor, dokunduğu put yere seriliyordu.

    Rasûlüllah’ın (s.a.v.), asası ile yüzüne işâret ettiği put, kafasının üzerine, kafasına dokunduğu ise, yüzünün üzerine yere yıkılıyordu.  

    Böylece, Fetih Sûresindeki: “Yemin olsun ki, Allah Peygamberine o rü’yâyı doğru gösterdi. Yemin olsun ki, inşâAllah Mescid-i Haram’a mutlaka emniyetler içinde, başlarınızı kazıtarak ve kısaltarak, korkusuzca gireceksiniz ”  (Fetih: 27)  va’di İlahîsi gerçekleşmiş, Allah’n Evi, Kâ’be-i Muazzama putlardan temizlenerek asıl hüvviyetine; "Mescid-i Haram ve Beytullâh, Kâ'be-i Tâhire" ünvânına kavuşmuştur.

BÜYÜK FETİH'DEN SONRA KA’BE'DE OKUNAN İLK EZÂN-I MUHAMMEDÎ

    Büyük Fetih günü öğle vakti olunca, Rasûlüllah (s.a.v.) Müezzğni ve Müezzinlerin Pîri Hazret-i Bilâl'i (r.a.) çağırarak, yıkılan en büyük putun (Hübel’in) olduğu yerdeki kâide üzerine, (bazı rivâyetlere göre; Kâ’be-i Muazzama’nın damına) çıkarak Ezân okumasını emretti.

    Hazreti Bilâl (r.a.) ta’rifi imkansız coşku ve huşû’ içerisinde böylece Kâ’be-i Muazzama’da ilk Ezân-ı Muhammedî’yi okudu.

    Fahri Kâinât (s.a.v.) Beytullah’ı dolduran coşkulu Müslümanlara İmâm olup Namazı kıldırdı.

    İşte o günden bugüne, Kâbe'-i Muazzama’da ve yeryüzünde Beytullah’ın Şu’beleri olan Mescid'lerde her gün beş vakit Ezân okunur ve Namaz kılınır.

    İnşâAllah kıyâmet sabahına kadar da okunmaya devâm edecektir.

MEKKE’LİLERİN MÜSLÜMAN OLMASI VE HAZRET-İ PEYGAMBER’E (S.A.V.) BÎATLARI

    Büyük zafer ve fetih, elbette yalnız Mekke şehrinin fethi değildi. Belki asıl büyük fetih, Mekkeliler’in şirk, zulüm ve isyanlarla kaplı gönüllerinin fethi yâ'ni; Allah'ın ezni ile İman ve İslâm’a açılması idi.

    Raûf ve Rahîm Peygamber, (ümmetinin dünyâ ve âhiretde dâimâ huzurlu olmasını isteyen, onların iyiliğine çok düşkün olan, ümmetinin darda ve zorda kalmalarını hiç istemeyen Âlemlere rahmet olarak gönderilen merhamet Peygamberi, Peygamber Efendimiz sallAllahü aleyhi vesellem); Kendisine ve Eshâbına tüyler ürpertici işkenceler yapmış, vahşî ve zâlim bir kavim hakkında umûmî bir af  î’lan etmişti.

    Her türlü imkan ve fırsat elinde olduğu halde; yalnız O’nun (s.a.v.) yapabileceği, ancak O’nun (s.a.v.) şânına yakışır, büyüklüğüne uygun müstesnâ bir muâmele ile herkesi bağışlamıştı.  

    Üstelik; hiç kimseyi cezâlandırmadığı gibi, Müslüman olacaksınız diye de kimseyi zorlamamış, herkesin: inancında, işinde, ticâretinde serbest olduğunu bildirmiş, sonra; Safa tepesine, (Son Peygamber olarak gönderildiğinde, Nübüvvet ve Risâlet vazîfesini kavmine açıklamak üzere ilk toplantı yaptığı yere) geçerek yüksekçe bir yere oturmuşlardı...

    Peygamber sallAllahü aleyhi vesellem’in Safa tepesinde oturduğunu gören Mekkeliler, Müslüman olmak üzere akın akın oraya gelmeye başladılar.

    Peygamberimiz’in (s.a.v.) huzûruna (önüne) geldiler, birer birer mübârek elinden tutarak; güçleri yettiği kadar Allâh'ın ve Rasûlü’nün (s.a.v.) emirlerini dinleyeceklerine ve itâat edeceklerine dâir söz verip bağlılık beyânında bulunduktan sonra: “Eşhedü en lâ İlâhe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü”  diyerek Kelime-i Şehâdet getirip îman ve İslâmla müşerref oldular.

    Önce erkekler, sonra kadınlar olmak üzere; büyük, küçük bütün Mekkeliler Rasûlüllah’ın (s.a.v.) huzûrunda iman şerefine erdiler ve itâat edecklerine dâir söz verdiler.

EBÛ SÜFYANIN KARISI HİND’İN UTANCINDAN YÜZÜNÜ GİZLEMESİ, RASÛLÜLLAH'IN (S.A.V.) ONU TANIMASI

       Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Safa tepesinde oturduğu sırada, Kureyş kadınlarından; Ebû Tâlib kızı Hazreti Ümmü Hâni, Âsım kızı Ümmü Habîbe, Atike, İkrime'nin zevcesi Ümmü Hakim, Hâlid ibn-i Velid'in kızkardeşi Fahite, Ebü Süfyan'ın zevcesi Hind ve daha pek çok i’tibarlı Kureyş kadınları îman ve bîat etmek üzere, gurup hâlinde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) huzûr-u saâdetlerine gelmişlerdi.

    Uhud muhârebesinde, özel olarak kiraladığı kâtil ile Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) amcası Hazreti Hamza'yı (r.a.) öldürten, öldürttükten sonra hırsını alamayarak karnını deşip, ciğerini çıkarıp ağzında çiğneyen Hind, Rasûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.) kendisini bildirmemek için utancından yüzünü örterek huzûr-u Rasûlillah’a çıkmıştı.

    Nübüvvet ve Risâlet firâseti ile Rasûlü Ekrem (s.a.v.), Hind'i tanımış, fakat onu mahcub etmemek için tanıdığını belli etmemişti.

    Rasûlüllah'ın (s.a.v.) bu muâmelesi Hind üzerinde öyle büyük bir te’sir yapar ki, cehâlet devrinde gerçekten çok i’tibarlı, kibirli ve gururlu bir kadın olan Hind, orada şu sözleri söylemekten kendini alamaz:

    "Ne yalan söyleyeyim! Bu güne kadar en sevmediğim çadır, Senin çadırındı. Fakat, bugün Senin çadırından daha sevimli bir çadır göremiyorum." dedikten sonra; "Yâ Rasûlallah! El tutuşup Sana bîat edelim mi?" diye sorar.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.); "Ben kadınlarla el tutuşmam. Benim yüz kadına birden hitâb etmem, her bir kadına ayrı ayrı hitâb etmem gibidir." buyurur.

MÜ’MİN KADINLARIN ALLAH VE RASÛLÜ’NE (S.A.V.) VERDİKLERİ SÖZLER

      Herşeyi bilen ve gören Yüce Allah (c.c.) Habîbi’ne (s.a.v.) Cibrîl-i Emîn’i gönderir; bîat için gelen kadınların nasıl ve hangi ifâdelerle Hazreti Peygamber’e (s.a.v.) bîat etmeleri gerektiğini şöyle beyân buyrur.

    “Ey Peygamber! Mü’min kadınlar Sana bîat etmeye geldikleri vakit; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, evlatlarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup getirmemek, hak, doğru olan şeylerde Sana isyan etmemek şartı ile, bey’at etmeye (söz vermeye) geldikleri zaman, bey’atlarını kabul et ve onlar için İstiğfâr et- Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir”. (El-Mümtehine:12)

    Rasûlü Ekrem ve Nebiyyi Muhterem (s.a.v.), (kadınların ellerinin değmiyeceği şekilde) eline bir bez sarıp, kadınlar ellerini Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bez sarılı elinin üzerine koymak sûretiyle, (başka bir rivâyete göre ise,) bir kap içinde su getirilmiş, Allah Rasûlü (s.a.v.) mübârek elini o suya batırıp çıkardıktan sonra onu kadınlara vermış, onlar da (her kadın ayrı ayrı) ellerini o suya batırmak sûretiyle Rasûlüllah’a (s.a.v.) bîat etmiş (söz vermiş)lerdir.  

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.), büyük fetihten sonra, Mekke-i Mükerreme’de 15 gün kalmış, Mekke'lilere Müslümanlığı öğretmek ve onların işlerini adâletle yürütmek üzere; Muaz ibn-i Cebel'i (r.a.) Vâli ve Muallim olarak bırakıp Medîne-i Münevvere’ye avdet buyurmuşlardır.  

    Allahümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyydidiniâ Muhammed.

     Ey Rabbimiz, Unuttuk ve hatâ ettikse bizi hesâba çekme!... 
     Bize dünyâ’da ve âhirette iyi hâl ver ve bizi cehennem azâbından koru. Hesap günü geldiği zaman bizi, anamızı, babamızı ve Din kardeşlerimizi bağışla... 

      İdrâk ettiğimiz yeni seneyi; milletimizin, memleketimizin huzur ve selâmetine, İslâm âlemi ve dünyâmızın içinde bulunduğu fitne, fesat, zulüm ve huzursuzluklardan kurtuluşuna; mazlum insanların acıların dinmesine, zulüm ve haksızlıkların sona ermesine, insanlığın barış, huzur ve hidâyete kavuşmasına vesîle eyle...

mekke ile ilgili görsel sonucu