ALLAH-Ü TEÂLÂ'NIN MUHAMMED ALEYHİSSELÂM'A HİTÂBLARI İLE DİĞER PEYGAMBERLER'İNE HİTÂBLARINI BİLDİREN İLAHÎ BEYANLAR (I)  

Azîz ve Celîl olan Yüce Allah Kitâb-ı Kerîminde:"ülül-azm Peygamberler" olarak beyan buyurduğu diğer beş büyük Peygamber'e (aleyhimüs-selâm) :Yâ Âdem, Yâ Nûh,Yâ İbrâhîm, Yâ Mûsâ, Yâ Î'sâ" diye isimleri ile hitâp buyuduğu gibi, diğer bazı Peygamberlerine de (aleyhimüs-selâm): "Yâ Zel-karneyn, Yâ Dâvûd, Yâ Zekeriyyâ, Yâ Yahyâ" diye ismen hitâb buyurmuştur. 

Habîbi Muhammed aleyhis-selâm'a ise; "Yâ Eyyüher-Rasûlü, Yâ Eyyühen-Nebiyyü, Yâ Eyyühelmüzzemmil, Yâ Eyyühelmüddessir" diye şânının yüceliğine, makâmının büyüklüğüne işâretle, önceki hiç bir Peygamberine hitâb buyurmadığı şekilde "Ey şanlı Peygamber" diye hitâblarda bulunuştur.  

ALLAH-Ü TEÂLÂ'NIN ÖNCEKİ PEYGAMBERLERİNE (A.S.)  HİTÂBLARI

Âdem Safiyyullah'a "Yâ Âdemü" Hitâbları:
 
Allah-ü Teâlâ, Âdem Aleyhisselâma bütün isimleri öğretti. Sonra eşyayı Meleklete gösterip: “-Eğer (her şeyin iç yüzünü bilen) sâdıklarsanız bunların isimlerini bana haber verin.” buyurdu.
(Allah-ü Teâlâ, Âdem Aleyhisselâmın fazîletini Meleklere beyân etmek için, bütün eşyânın isimlerini O'na öğretti. Sonra Meleklere; eğer yer yüzünde halîfeliğe biz daha lâyıkız diyorsanız, şu mevcûdâtın isimlerini bana haber verin" buyurdu.
 
Melekler: “Ey Rabbimiz! Biz, (Sana i'tiraz olunmaktan) Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka, hiç bir ilmimiz yok. Muhakkak Sen her şeyi hakkıyle bilensin, üstün hikmet sahibisin.” dediler.
 
Cenâb-ı Allah, Hazret-i Âdem’e: “- Ey Âdem! Eşyanın isimlerini Meleklere haber ver.” buyurdu. Âdem Aleyhisselâm da, Meleklere, o isimleri haber verince Allah: “Ben size demedim mi ki, göklerin ve yerin gayblarını Ben bilirim. Açıkladığınızı da, gizlediğinizi de elbette Ben bilirim.” buyurdu.
 
 (Ey Rasûlüm! Allah'ın Âdem'e (a.s.) hürmet için secde edin diye Meleklere emir verdiği zamanki ikrâmını)  hatırla (ve onu insanlara hatırlat) ki, Biz; Meleklere: “Âdem’e (hürmet olarak) secde edin.” demiştik de bütün Melekler secde etmişlerdi. Ancak İblis secde etmekten yüz çevirip kibirlendi ve kâfirlerden (Allah'ı inkâr eden, emrine karşı gelen âsîlerden) oldu.
 
Ve Biz demiştik ki: “- Ey Âdem, sen eşin (Havvâ) ile  Cennette sakin ol. Onun nimetlerinden ikiniz de, (dilediğiniz her yerindeki nimetlerinden) bol bol yeyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa (Allah'ın emrini çiğneyip, nefislerine) zulmedenlerden olursunuz.”
                                                (Bakara: 31-35)      
Ey Âdem! Sen, zevcenle birlikte Cennette yerleş de, ikiniz dilediğiniz nimetlerden yeyin. Ancak şu ağaca (Cenâb-ı Hakkın onlara gösterdiği ağaca) yaklaşmayın. Eğer bu ağaca yaklaşırsanız sonra, (Allah'ın hudûdunu çiğneyen) zâlimlerden olursunuz.  
 
Nihâyet, şeytan, onların örtülü avret yerleri kendilerine açılmak için, onlara vesvese verip şöyle dedi: “Rabbiniz size bu ağacı (n meyvesinden yemenizi), iki Melek olacağınız, yahut devamlı (Cennetde) kalıcılardan bulunacağınız için yasak etti.” (diye yalan söyledi).
Bir de onlara: “Muhakkak ki, ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim”, diyerek (yalan yere Allah'ın adını kullandı ve) yemin etti. 
Böylece ikisini de aldatarak, onları mevkilerinden düşürdü. Ağacın meyvasını taddıkları zaman, ayıp yerleri kendilerine açılıverdi. Onlar da hemen Cennet yapraklarından üst üste koymakla örtünmeğe başladılar. Rableri Celle ve Âla onlara şöyle nidâ etti: “Ben, ikinize de bu ağacı yasak etmedim mi; şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” buyurdu.
 
Âdem ve Havva: “-Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik
Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak ziyan edenlerden oluruz.” dediler. (A'raâf:19-23)
 
Biz de Adem’e şöyle demiştik: Ey Adem, “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi Cennetden çıkarmasın; sonra zahmet çekersin.
 
(Biz Âdem'e,  Ey Âdem, muhakkak şeytan sana ve zevcene düşmandır, ondan uzak durun. Bana karşı gelerek ona uymayın, o bana karşı geldiği için Cennetden çıkardım, o sizi de Cennetden çıkarmak istiyor" diye tenbih etmiştik). 
(Ve Yâ Adem: senin için Cennet'de acıkmak ta yok, açıkta (çıplak) kalmak da yok. Ve sen orada susamazsın da, güneşte yanmazsın da.” demiştik.  (Tâhâ:117-118)
 
Nûh NebiyyAllah'a :Yâ Nûhu" Hitâbları:
 
Allah şöyle buyurdu: “Ey Nûh! O, (suda boğularak helâk olan oğlun, sana kurtaracağımı va'd ettiğim) senin ailenden değildir. Çünkü o, sâlih olmıyan bir amel sâhibidir.  (Allah'a ve Peygamber'ine inanmamış bir kâfirdir, küfrü sebebiyle helâk olmuştır.) O halde bilmediğin bir şeyi Benden isteme. Seni, (bu konuda) câhillerden olmaktan men ederim.”Nûh, dedi ki: “- Ey Rabbim, bilmediğim şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrâna düşenlerden olurum.”
 
Şöyle denildi: (Azîz ve Hakîm olan Allah buyurdu): “Ey Nûh! Sana ve gemide seninle beraber bulunan Mü'minlere (veya soylarına) bizden bir selâmet ve bereketlerle (gemiden) in. Onlardan bir takım kâfir ümmetler olacak ki, biz onları dünyâda rızıklarla faydalandıracağız. Sonra da, (ecelleri gelince, dünyâda kendilerine tanınan müddet dolunca) âhirette kendilerine, bizden acıklı bir azâb dokunacaktır. (Hûd: 46-48)
 
İbrahîm Halīlullah'a  "Yâ İbrâhîmü" Hitâbları
 
Melekler: Ey İbrahîm! Bu mücâdeleden (Lût aleyhis-selâmın kavminin çirkin fiili olan erkek erkeğe tatmin olma pisliğine rağmen onların cezâlandırılmalarına merhamet edip, onlara acıma gayretinden) vazgeç; çünki Rabbinin emri geldi. Muhakkak sûrette onlara, geri çevrilmesi imkânsız bir azab gelecektir (Rabbin onların helâk olmasına hükmetmiştir, o zâlim, haddi almış mücrimlerin cezâlandılmalarının artık dönüşü yok)..” dediler. (Hûd: 76)
 
(İbrâhîm (a.s.) oğlu İsmâil'i kurban etmekle imtihan olunduğunda, Allah'ın emrine teslîm olarak oğlunu kurban ermek üzere yanı üzerine yatırıp bıçağı boğazına çaldığında) Biz de ona şöyle nidâ ettik: “Ey İbrahîm!
Gerçekten rü'yâna sadâkat gösterdin. Şüphe yok ki Biz, güzel amel işliyenleri işte böyle mükafatlandırırız.”
 Muhakkak ki bu, açık bir imtihandı.
 (Oğlunu kesmeğe, kurban etmeye çalışmasına karşılık) ona büyük bir kurbanlık, (semiz koç) fidye verdik (onu- İsmâîl'i kurtardık.). (Sâfât: 104-107)
 
Mûsâ Kelîmullah'a Yâ Mûsâ Hitabları:
 
(Allah-ü Teâlâ Kelîmullah Mûsâ'ya (a.s.): “Ya Mûsa! Ben, (seni kavmine) Peygamber (olarak) göndermemle (Vahiylerimle) ve (seninle vâsıtasız-arada Melek olmaksızın) kelâm etmemle seni asrının insanları üzerine seçtim (şerefli ve üstün kıldım). Şimdi şu sana verdiğim emir ve yasakları (sana indirdiğim Tevrât'ın Âyetlerini) al da, (sana verdiği risâlet ve vâsıtasız konuşma ni'met ve devletine karşılık Rabbine) şükredenlerden ol.” buyurdu. (Â'râf: 144)
 
(Allah-ü Teâlâ, Mûsâ (a.s.), gece yolculuk yaparken uzaktan gördüğü ateşin yanına vardığında, Ey Mûsâ, burası Allah'ın Peygamberi ile konuşmak için seçtiği mübârek ve mukaddes kıldığı bir mekân dır. Allah muhakkak ateşte olanları ve civârında bulunan Melekleri mübârek kılmış, Yüce Şânını yarattıklarından hiç bir şeye benzemek ve muhtaç olmaktan tenzîh etmiştir diye bildirdikten sonra); "Yâ Mûsa! Muhakkak her şeye gâlib ve hikmet sâhibi, (ibâdet-kulluk edilmeye yegâne hak sâhibi, düşmanlarımdan intikam almaya muktedir, yarattıklarımın bütün işlerini hakkıyla idâre eden) Allah benim. Asânı bırak! buyurdu. (Mûsâ elindeki asayı bırakınca) onu, çevik bir yılan gibi hareket ediyor halde gördüğü zaman korktu, dönüp kaçtı ve arkasına bakmadı. (Allah-ü Teâlâ o esnâda Mûsâ'yı (a.s.) şu mübârek sözleri ile rahatlattı.)"Ey Mûsa! Korkma; Benim izzet huzûrumda, (Benim Risâlet vazîfesi ile gönderdiklerim) Peygamber olanlar korkmaz. (Neml:9)
 
Nihâyet oraya varınca, (Mûsâ (a.s.) gece yolculuk yaparken uzaktan gördüğü ateşin yanına vardığında), bereketli yerdeki vadinin sağ kıyısından, ağaç tarafından şöyle nidâ edildi (çağrıldı): “Ey Mûsa! Gerçekten Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.
 
Ve Asâ’nı (elinden yere) bırak.” (Asâ’yı bıraktıktan sonra) onu, çevik bir yılan gibi hareket ediyor görünce dönüb kaçtı, ona bakmadı bile. (Mûsa’ya şöyle dendi): “Ey Mûsa! Yüzünü dön ve korkma, çünkü sen emniyyette olanlardansın. 
 
Elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz (ışık veren güneş gibi) çıkacaktır. Ellerini de koltuklarının altına koy, sendeki korku gidecektir. 
İşte bunlar (Asâ’nın yılan olması, elin embeyaz güneş gibi çıkması), Rabbinden iki mu'cizedir ki, (seni onlarla) Firavun’a ve kavmine gönderdik, çünkü onlar fâsık (kâfir) bir kavim oldular. (Kasas: 31-32)
 
İsâ Rûhullah'a Yâ İsâ Hitabları:
 
Allah o gün (Azîz ve Hakîm olan Yüce Allah Kıyâmet gününde Meryem oğlu İsâ'yı hesâba çekecek ve) şöyle buyuracak: "
Ey Meryem oğlu Îsâ! Sana ve annene olan ni'metimi hatırla. Hani, seni Cebrâil ile desteklemiştim de hem beşikte, hem de yetişkin iken insanlarla konuşuyordun; hani sana yazı yazmayı, hikmeti (sağlam olan doğru sözü),Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim: hani benim iznimle çamurdan kuş biçimi yapıyordun, sonra içine üflüyordun da benim iznimle bir kuş oluveriyordu; ve anadan doğma âmâ ile abraşı da benim iznimle hayâta çıkarıyordun; hani senden İsrailoğullarını defetmiştim (seni öldürememişlerdi). Kendilerine açık mûcizeler getirdiğin zaman da, içlerinden küfre varanlar şöyle demişti: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.” (Mâide:110)
 
Hatırla ki, Kıyâmet gününde Allah şöyle buyuracak: “Ey Meryem oğlu Îsa! Allah’ı bırakıp da beni ve annemi iki İlâh edinin, diye insanlara sen mi söyledin?” İsa: “Seni tenzih ederim, hak olmayan sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer söyledimse muhakkak onu bilirsin. İçimde olan her şeyi sen bilirsin; fakat ben, Senin Zâtında olanı bilmem. Şüphesiz ki Sen, gayıbları kemâl üzre bilensin. 
 
Sen bana ne emrettinse, ben kendilerine ondan başkasını söylemedim. Hep, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim ve aralarında bulunduğum müddet, üzerlerine gözcü idim. Ne zaman ki beni içlerinden aldın, (yer yüznden hay olarak semâya kaldırdıktan sonra) üzerlerinde gözetleyici (her türlü sırlarını ve hallerini bilici ve şâhid olucu) yalnız Sen kaldın. Zaten Sen her şeye şâhidsin. 
(Muhakkak yerlerde ve göklerde Sana gizli kalan hiç bir şey yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilen ve görensin Allahım dedikten sonra):
Eğer onlara azab edersen, şüphe yok ki, onlar Senin kullarındır; (Sen onların ne yaptıklarını en iyi bilensin) ve eğer kendilerini bağışlarsan yine şüphe yok ki, Sen, mutlak gâlibsün ve hükmünde hikmet sâhibisin.” der.  (Mâide:118-119)
 
O vakit (düşmanları İsâ'ya (a.s.) ihânet edip ona tuzak kurduklarında, Allah onların hîlelerini kendi başlarına çevirip İsâ'ya) şöyle buyurdu:
 “Ey İsâ! Şüphe yok ki seni onların arasından sana bir kötülük gelmeden alacağım, rûhunla- bedeninle seni kendi katıma yükselteceğim, seni küfredenlerin içinden tertemiz kurtaracağım ve sana bağlı olanları, (sana uyanları ve senin Allah tarafından getirdiğin Din'e ve senden sonra gelecek ve adı "Ahmed" olan büyük bir Peygamber'in -Muhammed aleyhis-selâma dâir getirdiğin müjdeye inananları, O (Ahmed-Muhammed a.s.) Peygamber olarak gönderildikten sonra O'nun (s.a.v.) Nübüvvet ve Risâletine imân edip, getirdiği Şerîat ile amel edenleri) kıyâmet gününe kadar küfredenlerin (senin Peygamberliğini kabul etmeyenlerin) üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz de yalnız Banadır. O vakit ihtilâf ettiğiniz şeyler hakkında aranızdaki hükmü Ben vereceğim." (Âl-i Imrân:55)
 
Zülkarneyn Aleyhis-selâma "Yâ Zülkarneyn" Hitâbı:
 
(Zül'-Karneyn) nihâyet güneşin battığı yere (okyanus kıyısına) vardığı zaman, güneşi, (sanki) siyah bir çamura batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz şöyle hitâb buyurduk: “Ey Zül’-Karneyn! Ya (iman etmiyenlere) azâb edersin (onları öldürürsün) veya (onlar Tevhîd'i kabul etmeseler de) haklarında bir güzellik muamelesi yaparsın. (onlara güzel davranır, hidâyeti öğretir, âhiret hayatları için kurtuluşları olan doğru yolu gösterirsin)
 
Zül’-Karneyn dedi ki: “Kim zulmederse (Allah’ı inkâr ederek kendi nefsine kötülük ederse), muhakkak ona azâp edeceğiz. Sonra Rabbine döndürülür de Allah onu (cehennem ateşinde) görülmedik bir azâbla cezâlandırılır. 
 
Amma her kim de îmân edip iyi bir iş yaparsa, (Allah'ın birliğine îman eder, Peygamberin getirdiği haberi tasdîk eder, Allah'a ve Peygamberine itâat içerisinde amel edip yaşarsa) buna da mükâfât olarak en güzel âkıbet (Cenne) vardır; ve ona emirlerimizden kolayını söyliyeceğiz (zorluk göstermiyeceğiz).   (Kehf:87-88)
 
Dâvûd  Aleyhis-selâm'a: Yâ Dâvûd Hitâbı:
 
Ey Davûd! Biz seni yer yüzünde halîfe kıldık. (dünyâ üzerinde seni hükümran kıldık). O halde insanlar arasında adâletle hüküm ver ve keyfe tâbi olma (adâlet ve insafdan ayrılma, kendine göre hüküm verme) ki, bu seni Allah’ın yolundan Dîninden, Şerîatından) saptırır. Muhakkak ki Allah yolundan sapanlar, (cezâ ve) hesab gününü unuttuklarından, kendilerine (cehennem'de) çok şiddetli bir azab vardır.  (Sâffât:26)
(Bu İlahî beyanda; Müslümanları işlerini sevk ve idâre eden Devlet Başkanlarının, Vâlilerin-Emir sâhiblerinin muhakkak Allah'dan gelen hükümlere göre hükmetmeleri, kendi isteklerine göre hareket etmemeleri, kesinlikle adâletten ayrılmamaları uyarısı vardır. Adâletten ayrılanların doğru yoldan, Allah' yolundan ayrılmış olacakları, Hak yoldan sapanların da âhirette şiddetli azâb ile cezâlandırılacakları bildirilmektedir.) 
 
Zekeriyyâ  Aleyhis-selâm'a Yâ Zekeriyyâ Hitâbı:
 
(Zekeriyyâ aleyhis-selâm: "Yâ Rabbi beni yeryüzünde yalnız-evladsız bırakma. Benden sonra Dinin emirlerini insanlara anlatacak bir zürriyet ile beni rızıklandır. Sen vârislerin en hayırlısısın" (Enbiyâ: 89) diye duâ etmişti. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu); Ey Zekeriyyâ! Gerçekten (Duânı kabul etmemiz sebebiyle) Biz sana bir oğul müjdeliyoruz ki, adı Yahya’dır; bundan önce ona hiç bir adaş yapmadık. (Yahyâ ismini daha evvel kimseye vermedik.)
Zekeriyyâ (bu İlahî müjdeye taaccüb ederek) dedi ki: “ Ey Rabbim, benim nereden bir oğlum olacak? Hanımım kısır bulunuyor, ben de ihtiyarlığın son haddine vardım. (İyice yaşlandım, kemiklerim inceldi dedi.)
 
(Azîz ve Hakîm olan Allah; Zekeriyyâ'ya (a.s.) Cebrâil'i (a.s.) gönderdi, Melek O'na cevâb olarak şöyle) dedi: “Evet! Dediğin gibidir, fakat Rabbin buyurdu ki, bu işi yapmak (Yahyâ'yı bu keyfiyet üzerine yaratmak) Bana kolaydır" (buyurdu ve Zekeriyyâ'ya taaccüb edip sual sorduğu şeyden daha acâib olan şeyi hatırlattı.Ya Zekeriyyâ) Bundan önce, (Yahyâ'dan evvel) seni yarattım, halbuki, sen hiç bir şey değildin! (senin ne kendin vardı, ne de ismin!..
Zekeriyyâ  (Ey Rabbim! Ey her şeye kâdir olan Yüce Allah'ım! Meleklerin bana müjdelediği haberin tahakkuku zamanına dâir, âilemin ne zaman doğum yapacağını anlamak hususunda) bana bir alâmet ver" dedi. Allah buyurdu ki, senin alâmetin, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşamaz hâle gelmendir. 
Niâyet; Zekeriyyâ (hanımına hamil vakti gelip de konuşamamaya başlayınca) mihrab'dan çıktı, (sâlih bir erkek evlâdının dünyâya geleceği müjdelendiği yerden ayrıldı) ve kavmine; "Sabah ve akşam Namaz kılın. Rabbinize şükredin” diye işâret etti. (Meryem: 7-11)
 
Yahyâ Aleyhis-selâm'a: Yâ Yahyâ Hitâbı:
 
(Biz ona (Zekeriyyâ'ya) Yahyâ'yı ihsan ettik ve ( hitâbı anlayacak yaşa ulaştığında) şöyle dedik): “Ey Yahyâ! Kıtabı kuvvetle tut (Tevrât'ın Âyetlerini ezberle, mâ'nâlarını anla ve Tevrat’da olan hükümlerle amel et)" buyurduk. 
Bir de Biz O'na daha küçük yaştayken hikmet (Nübüvvet ve güzel anlama kâbiliyeti) verdik.
Hem de tarafımızdan bir merhamet, muhabbet ve günahlardan bir pâklik verdik. O çok takvâ sâhibi (Allah'dan çok korkan, emirlerine son derece itâat eden, Farzları tam olarak yapan, haramlardan şiddetle kaçınan) idi.
Ebeveynine de ihsankârdı, (Anne-Babasına itâat eden, iyilik ve hizmet eden sâlih bir evlad idi.) Zorba ve isyankâr değildi.
(Allah'a ibâdet ve itâat etmekden, Anne-Babasına itâat ve iyilik etmekten kibirlenmeyen, Allah'a ve Anne-Babasına âsî olmayan, aslâ karşı gelmeyen iyi bir evlâd idi.
 
O'na (Yahyâ'ya Rabbinden selâm ve) selâmet olsun: Hem doğduğu gün, hem öleceği gün, hem de (kabrinden) diri olarak kaldırılacağı gün...(Meryem: 12-15)
 
Ey Rabbimiz, Unuttuk ve hatâ ettikse bizi hesâba çekme!... Bize dünyâ’da ve âhirette iyi hâl ver ve bizi ateş azâbından koru. Hesap günü geldiği zaman bizi mağfiret et. Anne ve babamızı ve Mü’minleri (Din kardeşlerimizi) de mağfiret et... 
Habîbin, sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hürmetine, Sen bizi son nefese kadar, son nefes dâhil her nefesde, Kavl-i Sâbit üzere yaşat, kâmil îman ile yaşat ve kâmil îman ile hüsn-ü hâtime nasîb eyle. Cennet ve Cemâl-i İlahîni hak etmiş olarak Yüce Huzûr’una çıkmayı nasîb-ü müyesser eyle. Âmîn…​
Bundan sonraki bölümde, İnşâAllah; Cenâb-ı Hakkın Habîbi Muhammed aleyhis-selâm'a; "Yâ Eyyüher-Rasûlü, Yâ Eyyühen-Nebiyyü, Yâ Eyyühelmüzzemmil, Yâ Eyyühelmüddessir" diye özel hitâblarını bildiren İlahî beyanları nakletmeye çalışacağız.
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin elfe elfin...