29 Kasım 2017 Çarşamba'yı Perşembe'ye bağlayan gece, 1439. Hicrî senenin ilk Kandil Gecesi olan, âlem'de en büyük, en azîz, en şerefli doğumun gerçekleştiği mübârek “Mevlid Kandili”dir. 

Mevlid Kandili; yer yüzünde ilk insan ve ilk Peygamber Âdem aleyhisselâm’dan beri, kâinâttaki canlı- cansız bütün varlıkların geleceğini sabırsızlıkla beklediği, âlemde en büyük ve en şerefli doğumun, Allah’ın habîbi ve son Peygamberi, bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammedenil-Mustafâ (aleyhi ekmelüttahiyyât-ü vet-teslîmât) Efendimiz’in Velâdet-i Seniyyeleri (dünyâyı teşrifleri)’nin yıl dönümü demektir. 

Allah’ın son Peygamberi Muhammed aleyhisselâm; kamerî takvime göre; Rebîul-evvel ayının 12’inci, şemsî (milâdî) takvime göre ise; 20 Nisan 571 Pazartesi gecesi tan yeri ağarmadan evvel, seher vaktinde, Mekke-i Mükerreme’de Hâşimoğulları mahallesinde dünyâ'yı şereflendirmişlerdir. 

Sözlerin en doğrusunun sâhibi, Allah’ın Habîbi ve son Peygamberi Muhammed aleyhisselâm’dan öğreniyoruz ki; “daha âlemler yaratılmadan evvel, âlemi gâipte iken rûh-u Nebevî vücûda gelmiş, Hâlık Teâlâ tarafından Peygamberlik sıfatı ile sıfatlandırılıp şereflendirilmiş, sonra Hazreti Âdem’in rûhu, daha sonra da mübârek cismi yaratılmıştır”.

Bu husûsun belgesi, Müslim’in sahîhinde kaydettiği, Abdullah İbni Ömer (r.a.)’dan rivâyet edilen Hadis-i Şeriftir. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) buyurdular: 

Allah (c.c.), yerleri ve gökleri yaratmadan şu kadar zaman evvel Arş su üzerindeyken, mahluklarına (yaratılmışlara) âit takdirini yazdı. Ana kitaba yazılan şeylerin başında şu vardı: Muhammed, (s.a.v.) Nebîlerin tamamalayıcısıdır…

İmam Buharî, İmam Ahmed ve Ebû Naîm’in rivâyet ettikleri bir Hadis-i Şeriflerinde Allah’ın Rasûlü (s.a.v.): “Ben, insanların yaratılışta evveliyim, Peygamber gönderilmek i’tibariyle ise sonuncusuyum. Âdem Peygamberin yaradılışıundan ondört bin yıl evvel, Rabbim karşısında bir nur idim ben…Ben Peygamber idim, Âdem ise, henüz ruh ile cesed arasında, canla kalıp arasında bulunuyordu.” buyurmuşlardır.

Selmânî Farîsî (r.a.) anlatıyor. Cebrâil (a.s.) Allah’ın Rasûlüne gelip dedi: Rabbın buyurdu ki; eğer İbrâhimi Halil (dost) edindimse, seni de (Habib) sevgili edindim ve kendime senden daha keremli bir mahluk yaratmadım. Dünyâ ve halkını şunun için yarattım ki, senin kerem ve faziletinin bence ne olduğunu kendilerine göstereyim. Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım..

O ki olmasaydı, top yekün oluş olmayacaktı. 

O ki yartılmasaydı, hiç bir şey yaratılmayacaktı.

Bütün bunlar gösteriyor ki; Allah’ın Habîbi ve Rasûlü Muhammed Mustafa (s.a.v.) âlemler yaratılmadan Peygamberlik rütbesi ile yüceltilip şereflendirilmiş bulunuyordu.

Dünya ve halkını şunun için yarattım ki, Senin kerem ve fazîletinin Bence ne olduğunu kendilerine göstereyim.​

Levlâke levlâke, lemâ halaktü'l eflâk.

Sen olmasaydın, seni yaratacağımı ezelde takdir etmemiş olsaydım felekleri yaratmazdım..

​Levlâ-ke levlâ-ke diyorken Hüdâ,

​Niceleri var ki, kalmış uykuda.

​​Cennet, Âdem, Havva yokken O vardı,

​​Âdem O’nun için Hakk’a yalvardı.

​Onsuz insan sağır, Onsuz insan kör,

​Yüz bin gözü olsa, yine her an kör,

​​Kim O’nun nûrundan almazsa ışık,

​​Hep gece! bekleme hiç bir aydınlık.

​Nasıl ki süt ister her doğan sabi,

​Böyle bir gıdâya muhtaçtır tabi,

​​İşte bütün beşer muhtaç Nebî’ye, 

​​Ma’nevî gıdâmı alayım diye….  

 

ALLAH-Ü TEÂLA GÖNDERDİĞİ BÜTÜN PEYGAMBERLERİNDEN MUHAMMED ALEYHİSSELÂM HAKKINDA AHİD ALMIŞTIR

İns-ü cinnin Peygamberi ve kâinâtın efendisi tarafından hakkında; “İlim şehrinin kapısı” buyurulan Hazreti Ali (k.v.) ile, İbni Abbas (r.a.)’ın El Mevâhibül’- Ledûniyye’de bildirdiklerine göre, Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır… 

Şânı pek yüce olan Allah-ü Teâla, gönderdiği Peygamberlerin hepsinden, kendileri hayattayken Allah’ın Rasûlü (Muhammed a.s) gönderilecek olursa hemen iman etmeleri, hiç bir yardımdan geri kalmamaları, ümmetlerinden de aynı sözü almaları yolunda ahd (kesin söz) almıştır.

Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.), büyük Rasûlü'nün nûruna, diğer Peygamberlerin nurlarına bakmasını emretti. Habîbullah’ın (Allah sevgilisi Cenâb-ı Ahmed’in) nûru, hepsini kuşattı. O vakit bütün Peygamberler, Ey Rabbimiz! Nûru bizi kuuşatan bu varlık kimdir? Nedir? diye sordular.

Allah Azze ve Celle cevap verdi: O benim Habîbim’in (sevgili Peygamberim Ahmed’in) nûrudur. Eğer siz O’na inanır ve bağlanırsanız Peygamber olursunuz!..

Nurlar; hep birden "O’na ve Peygamberliğine inandık" dediler… Yüce Allah tekrar sordu. Şâhid olayım mı? Nurlar cevap verdi. Ol, yâ Allah!.. 

Azîz ve Celîl olan Yüce Allah, Kitâb-ı Kerîm'inde, bütün Peygamberlerden (aleyhimüs-selâm) tek tek mîsak (kesin söz) alındığını şöyle bildirmektedir. 

Allah, (geçmiş) Peygamberler (in) den and olsun ki size kitap ve hikmet verdim. Sonra da size nezdinizdeki (o kitap ve hikmeti) tasdik eden bir Peygamber gelmiştir.(gelecektir. (Tahakkuku vukûuna binâen "gelmiştir" diye beyan buyurulmuştur). 

O’na kat’iyyen iman ve O’na her halde yardım edeceksiniz diye (ahd ve) mîsak aldığı zaman dedi ki: ikrar ediniz ve uhdenize bu ağır yükümü (vecîbemi) alıp kabul eylediniz mi? Öyleyse (birbirinize ve ümmetlerinize karşı) şâhid olun. Ben de sizinle beraber (bu ikrârınıza) şâhidlik edenlerdenim

Hatırla o zamanı ki; Biz Peygamberlerden misaklarını almıştık. Sen’den de, Nûh’dan da, İbrâhim’den de, Mûsa ile Meryem’in oğlu İsâ’dan da. (Evet) Biz onlardan (öyle) sapasağlam bir misak aldık… (Âl-i Imran: 81, Ahzâb: 7)

Osmanlı’nın son dönem büyük âlimlerinden Ömer Nasûhî Bilmen merhum, “Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri” adlı eserinde bu Âyet-i Kerîmeleri şöyle tefsir etmiştir. 

Aziz ve Celîl olan Allah, (sevgili Rasûlü) Muhammed (s.a.v.)’e hiç kimseye, hiç bir Peygambere vermediği pâye ve üstünlükleri vermiştir. Bunu bilhassa bu Âyet-i Kerīme'lerde açıklamştır. 

Allah-ü Teâla, Hâtem’-ül Enbiyâ Hazretlerini bütün insanlığa Peygamber olarak göndereceğini vaktiyle bütün Peygamberlerine bahsetmiş, vahy sûretiyle onlara haber vermiş ve onların vâsıtalarıyle bütün ümmetlerine O’nun sıfatlarını anlatmış, onlardan; eğer O (Nebiyyi Âhırzaman’a) yetişirlerse, muhakkak O’na iman edeceklerine, durumu kendi kavim-ümmet-lerine anlatacaklarına, onlar da kendinden sonra gelenlere izah edeceklerine dâir ahd-ü mîsak (kesin söz) almıştır. 

Böyle bir ikrar ve misâka riâyet etmeyenlerin ise fâsık kimseler olacağını bildirmektedir. 

Şânı pek Yüce olan Allah-ü Teâla şöyle buyuruyor: Habîbim! (Yâdet, hatırla o zamanı ki, Allah Teâlâ Peygamberlere) ve onların vâsıtalarıyle ümmetlerine vahiy yolu ile (hitâb buyurarak size) Tevrat, İncil gibi (kitap) ve bir nice ahlâkî, ictimâî meseleleri hâvî, vahye dayanan (hikmet verdim). Bunlar ile lâzım olan Dinî esasları size bildirdim. (Sonra sizin nezdinizdeki) kitabı ve hikmeti (tasdik edici olarak bir Rasül geldi) yani geleceği muhakkak olan ve size bütün vasıflarını bildirdiğim, O gelecek Rasûl’e elbette iman ve yardım edeceksiniz

Binâenaleyh, bütün Peygamberler (aleyhimüs-selâm) birbirine inanıp onu tasdıyk ve kabul ile mükellef olduklarından, (Hâtem-ül Enbiyâ Hazretlerini) son Peygamber Muhammed aleyhisselam’ı da tasdîk ile de mükellef bulunmuşlardır. İşte bunun için, bütün Peygamberlere hitâben O’na iman ve muâvenet (yardım) edeceksiniz, diye Peygamberlerden kesin ahd aldık buyurdu ki; İkrar ettiniz mi? bu imanı kabul ve i'tirâf ediyormusunuz?. Ve bunun üzerine, Benim o ahdimi alıp kabul eylediniz mi? diye lihikmetin sual buyurdu. 

Onlar da ikrar ettik dediler. İman ve yardım ile mükellef olduğumuzu i’tirâf ederiz, bu husustaki sözümüze sâdık kalacağız diye cevap verdiler.. 

Cenâb-ı Hak’da buyurdu ki; Öyle ise şâhid olunuz, bu ikrar hususunda bir birinize şâhid olunuz. Bu ikrarınızı bütün ümmetlerrinize bildiriniz. Ben de sizin bu ikrarınıza sizinle beraber şâhidlerdenim. (SadakAllahülazîm)

 

MUHAMMED ALEYHİSSELÂMIN NÛRU TARİH BOYUNCA HER DEVİRDE ADEM OĞULLARI SOYUNUN EN TEMİZLERİNDEN SÜZÜLÜP GELMİŞTİR

Kâinâtın yaratılış sebebi, Allah’ın Habîbi, topyekün zaman, mekan ve bütün mahlûkâtın Peygamberi, âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in nûru ilk defa beşeriyetin babası Hazreti Âdem’in (a.s.) alnına intikal etmiştir.

Yeryüzünde ilk insan ve ilk Peygamber Âdem aleyhisselâmın alnındaki bu nur, bütün fezayı, zaman ve mekanı dolduran ışık üstü bir ışıktı. 

Muhammedî nûr, Âdem aleyhisselâmın evladlarından Hazreti Şit (a.s.) Peygamber oluncaya kadar Hazreti Âdem’in (a.s.) alnında güneş güneş pırıldayıp kaldı, vakti saati gelip Şit (a.s.)’a Peygamberlik verilince o’na geçti.

Aziz ve Celil olan Allah, Hazreti Havva’yı Peygamberi Âdem’e (a.s.) eş olarak yarattıktan sonra, kırk çocukları oldu, Havva her defasında biri erkek, biri kız olmak üzere ikiz evlat dünyâ'ya getiriyordu. Yalnız Şit’i (a.s.) tek doğurdu. 

Âdem aleyhisselâmın kırkbirinci çocuğu olarak dünyâ'ya gelen Hazreti Şit (a.s.), babasının vefâtından sonra Âdem evladına Peygamber olarak vazifelendirildi. Muhammedî nûru o taşıdı, o’ndan da Peygamber olan evladına intikal etti. Şit (a.s.), kendindne sonra Peygamber olan oğluna babasından aldığı ulvî öğüdü devretti: 

Taşıdığın Muhammedî nûru tertemiz kadınlar yoliyle sâhibine ulaştır ve kirli kadınlara yakınlık gösterme!.. Ve bu emâneti oğuldan oğula geçiriniz”… dedi.

İlk defa Âdem aleyhisselâmın mübârek alnında karar kılan Muhammedî nûr, Peygamberden Peygambere geçerek Halîlullah Hazreti İbrâhim’e kadar geldi. Oradan ve İsmail Peygamber’den şu’belenerek, nesil nesil uzadı ve sonsuzluk Nebîsi Muhammed Mustafa’ya oymalık şerefinin sâhibi Kureyş’in Haşimî koluna gelip dayandı.

Tâ Hazreti Âdem’den (a.s.), insanlığın Efendisine baba olmak şerefini taşıyan Abdullah bin Abdulmuttalib’e kadar hâl böylece kıvrım kıvrım devam etti. Ve süzüle süzüle esas sâhibine ulaştı. Şânı pek yüce olan Allah, böylece Habîbi, son Peygamberinin nesebini câhiliyet kirlerinden korudu.

Allah’ın arslanı ve evliyalar sultanı Hazreti Âli kerremAllahü vecheh ile, muazzez sahabilerden Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor. 

Kâinâtın Efendisi şöyle buyurdular. 

“Ben nikâhtan doğdum, zinâdan gelmedim. Âdem’den (a.s.) anam ve babama gelinceye kadar câhiliyyetin o kirli fiilinden bana zerre bulaşmadı. 

Ben devirden devre ve aileden aileye intikal (ile istıfâ) eden Âdem oğulları soylarının en temizlerinden naklonuldum. Nihâyet şu içinde bulunduğum (Hâşimî) câmia (sın) dan neş’et ettim.

Tecrid-i Sarih’te, Ebu Hüreyre Hadisinin izahında şöyle denilmektedir. 

Âdem oğullarının teşkil ettikleri soylar batından batına, aileden aileye temiz bir intikal ile ıstıfa edeceği ve Rasûlüllah’ın Zât-ı Şerîfi de aralarına hiç bir sifah karışmıyarak temiz babaların sulbünden, helâl anaların pâkize rahmine intikal ettiği ve en sonu bütün kabîlelerin hürmet ettiği en temiz Hâşimî soyundan neş’et ettiği bildirilmiş oluyor. 

Ma’lûm olan bir hakikattir ki, nûr-u Muhammedî’nin intikal keyfiyeti, tarihen mazbut olarak İsmail Aleyhisselâm evlâdının sulbünden başlar. Sonra, Kinane’den, sonra kureyş’ten, sonra Hâşim oğullarından intikal ederek gelir. 

“Karnen fe karnen” lafzındaki (F) edatı fazilete tertibe delâlet etmekle Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in nesep silsilesine ait faziletin bir tertip dahilinde uzaktan yakına doğru geldilkçe terakkî ederek arttığını ifade eder…

Sözlerimizi; Peygamberler Peygamberi İns-ü Cinnin Peygamberi, bizim Peygamberimiz’in (s.a.v.) şan ve şereffini pırıldatan ve yüksek faziletlerinden bahseden mübârek sözleri ile noktalayalım. 

“Benim bütün nesep kollarımda zinâdan eser yoktur. 

Allah (c.c.) beni dâimâ pâk babaların sulbünden pâk annelerin rahmine geçirerek vücûda getirdi. Nesep kollarımda ne zaman iki şu'be peydahlansa, ben o şu'belerden hayırlısına geçerdim.

Allah (c.c.) İbrahim oğullarından İsmail’i, İsmail oğullarından da Beni Hâşim’i, Benî Hâşim’den de Beni seçmiştir (ve Peygamber olarak göndermiştir). 

Ben, kıyâmet gününde Âdem oğlunun seyyidiyim. Ben kabri ilk yarılıp açılacak olan kimseyim. Ben, ilk şefâat ediciyim ve şefâatı kabul olunacak ilk kimseyim. Bunu öğünmek için söylemiyorum… 

Sözün özü: Âdem aleyhisselâm’ın teslim aldığı İlahî meşale, sâhibine, Peygamber Peygamber işte böyle gelmiş ve esas sâhibinde karar kılmıştır.

Sensin âlemlere nur, varlığa can Efendim,

Seni övmüş yaratmış, Ulu Yezdan Efendim.

Öyle bir güzelsin ki, sana Mustafa denir,

Onsekiz bin âleme Sensin sultân Efendim….

MEVLİD KANDİLİ'Nİ İYİ DEĞERLENDİRİP ŞEFÂAT-İ RASÛLÜLLH'I HAK ETMEK İÇİN;

​Mevlid Kandili’nin ma’vevî zenginliğinden feyz ve bereketinden istifâde edebilmek, rûhen gıdâlanmak, gönül huzûruruna erebilmek, daha da önemlisi; hesap gününde zorda ve darda kaldığımız zaman Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) şefâatini hak edip, cehenneme atılmaktan kurtuluşa erebilmek, sırât-ı emniyet şçerisinde geçip selâm evim olan Cennet'e girebilmek, Cemâl-i İlahî'ye kavuşabilmek için; önce: samîmi bir tevbe istiğfâr ile Yüce Rabbimiz’e yönelmeli, (mümkünse, en büyük tevbe istiğfâr olan Tesbih Namazı kılınmalıdır).

​ Tesbih Namazına: “Yâ Rabbi, bu gece teşrîfleri ile âlemleri nûr’a gark ettiğin Habîb’in, başımızın tâcı Resûl-i Zîşân Efendimiz’in hürmetine ve bu gecedeki esrârın, rahmet ve bereketi hürmetine, bu âciz kulunu, anamı- babamı ve Din kardeşlerimi aff-ı İlâhîne, feyz-i İlâhīne mazhar eylemeni niyâz ediyorum”. diye niyet edilmeli..

​Ayrıca; bu gece’de (ve Mevlid ayı boyunca) Peygamber Efendimiz (s.a.v.) üzerine mümkün olduğu kadar çok salât-ü selâm okumaya gayret edilmelidir. 

​Bilenler; büyük salavât-ı şerifeler olan; Salât-ı Nâriye, Salât-ı Münciye ve Salât-ı Fethiye ve Salli- Bârik okumalı, bilmeyenler ise, en kısa hâliyle: “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinve alâ âli seyyidina Muhammed"  demelidir..

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin elfe elfin….

Mevlid Kandiliniz mübârek, duâlarınız müstecâb olsun...

İnşâAllah, yarın PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN DÜNYÂYA GELDİĞİ ESNÂDA ANNESİNİN YANINDA BULUNAN KUREYŞLİ HANIMLRIN DİLİNDEN VELÂDET-İ SENİYYE ESNÂSINDA GÖRDÜKLERİ VE O GECE DÜNYÂ ÜZERİNDE YAŞANAN BAZI ACÂİB HALLER İLE, O NURLU GECENİN SABAHINDA O VAKİT MEKKE VE MEDİNE'DE YAŞYAN YAHUDİ ÂLİMLERİNİN TESBİTLERİ VE SÖYLEDİKLERİ ÜZERİNDE DURMAYA ÇALIŞACAĞIZ...

mevlid kandili ile ilgili görsel sonucu