Veliaht Prens Bin Selman'ın "ılımı İslam" konusunu bir ekonomi kongresinde gündeme getirmiş olması manidar.

Genç veliahtın büyük projeleri var. Tabii ki yatırımcılar bekleniyor. İdeolojisi “anormal” bir ülkeye bu sermaye akmayacak.

Kamu Yatırım Fonu’nun 24 Ekim günü Riyad’da düzenlediği ve 60 kadar ülkeden 2 bin 500 kişinin katıldığı Gelecek Yatırımlar Girişimi toplantısında Suudi Veliaht Prens Muhammed Bin Selman, ülkesini "ılımlı İslam"a döndürme sözü verdi. Toplantı vesilesiyle İngiliz basınına söyledikleri, Bin Selman’ın bu sözleriyle neleri kasdettiğini açıklar nitelikte. Özetle Prens, 1979’a kadar geriye gidiyor ve o tarihten bugüne otuz senedir Suudi ülkesinin “anormal” durumda olduğunu belirtiyor. 

Bin Selman bu dönüşümde İran Devrimi’ni sorumlu tutuyor. Müslüman ülkelerde İran devriminin siyasal bir hareketlilik yarattığını, ülkesinde de aynı gelişmelerin yaşandığını, İslamcılık endeksli 'uyanış' projesinin bunun bir yansıması olduğunu söylüyor, fakat bununla baş etmeyi başaramadıklarını itiraf ediyor. Bin Selman’a göre bu durumdan kurtulmanın çoktan zamanı gelmiştir, bir otuz yılın daha boşa geçmesine izin verilmeyecektir, dolayısıyla radikalizm derhal yok edilecektir. "Biz daha önce olduğu gibi tüm dünyaya, geleneklere, halklara ve dinlere açık olan ılımlı İslam’a dönüyoruz" temennisi Prens’in meramını açıklıyor.

Ilımlı İslam kavramı neyi çağrıştırıyor?

11 Eylül saldırılarının ardından müslüman oluşumlardan gelmesi beklenen terör tehdidini ve bunu besleyen radikal dinî düşünceyi zayıflatmak ve bu düşünceye alternatif oluşturmak için ABD dışişleri, savunma ve istihbarat çevrelerince 2000'li yılların başında dizayn edilen “sivil demokratik İslam” projesi, halkı müslüman ülkelerde “ılımlı İslam” adı altında, aşırı ve totaliter olmayan, hoşgörülü, insan haklarına saygılı, yer yer modern, dini siyasallaştırmaya hayli mesafeli bir bakış açısını öne çıkarmayı ve bunu benimsemiş sivil ya da siyasi yapıları desteklemeyi hedeflemekteydi.

Emperyal amaçları çok bariz harici bir dönüştürme projesi olan ılımlı İslam’ın kaynak metinlerine bakıldığında, bu projenin açık ifadelerle din-siyaset, din-devlet, din-hukuk ayrımını öngördüğü, dinin modernize edilmesini savunduğu görülmekte. Ayrıca ılımlı İslam’ın baştan aşağı seküler bir proje olduğu ve (radikal laikliğin aksine) ılımlı laikliği hedeflediği çok bariz. Kavramsal terkipteki İslam sözcüğü, tasarlanan laikliğe ılımlılık ekleme işlevi görmekte.

11 Eylül hadisesinin ardından önce Afganistan’ı sonra da Irak’ı işgal kararı alan ABD yönetimine karşı İslam ülkelerinde yükselen muhalefeti hafifletmek ve direniş odaklarına dönük destek ve sempatiyi izale etmek için böyle bir projeye ihtiyaç duyuldu. İşgaller başarılı olamamıştı. Zamanın ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’a göre, “teröre karşı savaşı kazanmak için öncelikle fikirler arası savaşı kazanmak lazımdı.” “Terörü besleyen” radikal dini düşüncenin karşısına ılımlı dini düşünceyi koymak ve ılımlıları desteklemek bu nedenle elzemdi.

Ilımlı İslam’ın sadece terörizmle savaş amaçlı olarak tasarlandığı tespiti eksik bir değerlendirme olacaktır. Projenin Büyük Ortadoğu Projesi’yle (BOP) yan yana/iç içe yürütülmesi, ABD’nin Yakın, Orta ve Güney Asya ile Orta Doğu’daki siyasal ve ekonomik içerikli emperyal amaçlarının temini için ılımlı İslam’ın yakın ve uzak vadede kullanışlı bir araç olarak görüldüğünü ayrıca işaretlemekteydi. Söz konusu proje için milyonlarca dolarlık bir bütçe hazırlandı ve bir plan ve program dahilinde yirmi dört müslüman ülkede çok çeşitli etkinlikler yapıldı. Medreselere alternatif dinî okullar açıldı. Ortak ya da müttefik olarak seçilen düşünce kuruluşlarına fonlar aktarıldı. Bunlarla sempozyumlar, paneller tertip edildi. Bazı ülkelerde cami imamları eğitildi. Radyo ve TV kanalları hizmete sokuldu. Neticede ne BOP projesi hedefine ulaştı ne de müslümanlar “ılımlılaştı”. Müdahalede bulunduğu veya bizzat işgal ettiği ülkelerdeki gayri insani icraatları, haksız ve adaletsiz uygulamaları, Filistin’deki insanlık dramı karşısında koşulsuz İsrail yanlısı tavrı nedeniyle ABD hiçbir şekilde müslümanların güvenini kazanamadı. Özellikle Arap devrimleri süreci ve sonrasında ABD’nin bölgedeki monarşileri koruyup kollayan ve dikta rejimlerinin geri dönüşünü sağlayan malum siyaseti, ılımlı İslam’ın demokrasi kartını zaten göstermelik hale getirmişti. Bir biçimde işbirliği niyeti içinde olan İslami yapılar bile töhmet altında kalmamak adına ABD’yle ilişkilerinde çok mesafeli davrandılar. Prens Bin Selman’ın söz konusu çıkışı olmasaydı, en az on yıldır esâmesi okunmayan ılımlı İslam kavramı belki de kalıcı bir unutuluşa mahkum olacaktı.

Bin Selman bu çıkışı niçin yaptı?

11 Eylül’ün 19 hava korsanından 15’inin Suudi vatandaşı çıkması, Suudi Arabistan’daki dini trendi yakından izleyen gözlemciler açısından süpriz olmamıştı. Batılı güçlere karşı terör üreten dini anlayışın kaynakları hakkında konuşan ve yazan resmi ve sivil çevrelerin çoğunluğu, İslamiyet’in Selefi veya Vehhabi yorumunu baş suçlu olarak gösterdiler. Selefi doktrinlere bağlılığında şüphe bulunmayan el-Kaide’nin ve bu örgütün başındaki Suudi Arabistanlı Üsame Bin Ladin’in 11 Eylül’ü ve onun öncesi ile sonrasındaki bir takım kanlı terör eylemlerini bizzat üstlenmiş olması söz konusu tespitin en başta gelen gerekçesiydi. Dolayısıyla bütün gözler, Vehhabiyye/Selefiyye’nin beşiği Suudi Arabistan’a çevrildi.

Öncelikle bu ülke BOP projesinin hedeflerinden birisi haline geldi. Bu durum kuşkusuz rejimi hedef alan bir genişlikte değildi. Cami imamları eğitime alındı, rehabilite olmasından ümit kesilenlerin işine son verildi. Okul müfredatlarında bazı rötuşlar gerçekleştirildi. Cihadi Selefi trende yakınlığıyla bilinen ilim ehlinden bazı isimler terör listesine alındı. Çok sonra, Obama yönetiminin son aylarında ortaya çıkan ciddi bir gerginlik ise iki ülke ilişkilerini neredeyse tümüyle koparmak üzereydi. 11 Eylül hadisesinde yakınlarını kaybedenlere Suudi Arabistan aleyhine yüklü tazminat davaları açma hakkını veren “Terörizm Sponsorlarına Karşı Adalet” isimli tasarı Obama’nın vetosu olmasaydı yasalaşacaktı. Trump’ın başkan olmasıyla işler yoluna girmeye başladı. İlk yurtdışı ziyaretini geçen mayıs ayında Suudi Arabistan’a yapan Trump, ilişkileri onarmakla kalmadı, Suudilerin başını çektiği Bahreyn, BAE ve Mısır’ı içine alan yeni bir bölgesel ittifakın temelini attı.

Haziran ayında ise Kral Selman, veliahtlık makamındaki yeğeni Muhammed Bin Nâyif’i azledip yerine oğlu Muhammed Bin Selman’ı atadı. Genç veliahtın büyük projeleri bulunuyor. Kalkınma Bakanı iken hazırladığı “2030 Vizyonu” tüm devlet kurumlarını kapsayan geniş yelpazeli bir reform ve değişim sürecini öngörüyor. Konumuz olan son toplantıda ise Prens, devasa bir ekonomik bölgenin kurulacağını müjdeledi. Kızıldeniz’in kuzeyinde Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır’ın birleştiği yerde hayata geçirilmesi planlanan bu bölge, bir teknoloji üssü ve turizm merkezi olacak. Belki de çok daha büyük şekliyle yeni bir “Dubai-Abu Dabi” tarzı yaratılacak. Bin Selman’ın ifadesiyle, “dünyayı değiştirme potansiyeline sahip” bir yatırım ortaya çıkacak. Bütçesi 500 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Tabii ki yatırımcılar bekleniyor. Dini ve ideolojisi “anormal” bir ülkeye bu sermaye akmayacak. İbn Selman’ın ılımlı İslam’ı bir ekonomi kongresinde gündeme getirişinin özel sebebi bu olsa gerek.

Veliaht makamının devrinin hemen peşinden Körfez ittifakının Katar’a başlattığı amborgo tam manasıyla amacına ulaşmadı. İsrail’in dahi desteğini alan bu uluslararası girişim ülkedeki muhafazakar ve İslamcı kesimlerde tepkiyle karşılandı. Eylül ayında Selman el-Avde, Avaz el-Karni gibi meşhur İslamcı Sahve şeyhlerinin tutuklanmasıyla başlayan baskı süreci halen devam ediyor. Tespiti kesinleşmiş rakamlarla 73 kadar alim, aydın, gazeteci, bilim adamı tutuklu bulunuyor ve yargılamalar henüz başlamış değil. Tutuklulara çerçevesi belli bir suç isnadı da yapılmıyor. Olup bitenler öyle görünüyor ki Katar krizini aşan bir muhtevaya sahip. 81 yaşındaki babasından o daha hayattayken tahtı devralması beklenen Muhammed Bin Selman’ın bu yakın hazırlığının bunda etkili olduğu düşünülüyor. Anlaşılan o ki Bin Selman, önünde mani teşkil edecek etkili muhalefeti tümüyle etkisiz hale getirmek niyetinde. 25 yıl önce 1. Körfez Savaşı sırasında Suudilerin ABD ile yaptığı askeri ittifak, ülkede müesses Vehhabi bürokrasi haricindeki dini çevreler tarafından kabul görmemiş, oluşan “siyasal İslamcı” muhtevalı muhalefet rejimin başını epeyce ağrıtmıştı. Bugün “Şii” Irak’ı ve hatta İsrail’i de içine alan yeni bölgesel ittifak arayışları karşısında benzer bir muhalif bloğun oluşmasının şimdiden önünün kesilmeye çalışılmasını yine ılımlı İslam çıkışıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Ilımlı İslam Suudi Arabistan için ne ifade ediyor?

Aslında Ilımlı İslam, malum anlamıyla Suudi Arabistan için hiçbir şey ifade etmemekte. 1744’te İslamiyet’in marjinal ve dışlamacı yorumu olan Vehhabilik ile Suud aşiretinin işbirliği temelinde bina edilen Suud rejimi, o günden bugüne kuruluş ruhunu muhafaza ediyor. Suud desteği olmadan Selefi/Vehhabi ideolojinin dünya üzerinde bu denli yaygın ve popüler olması mümkün olmadığı gibi, Vehhabilik desteği olmadan da meşruti rejimin idamesi imkansız görünüyor. Selefiliğin bu ülke için İslam aleminde etkili bir ince güç imkanı olduğunu da gözden kaçırmayalım. “İki kutsal şehrin muhafızı” mesuliyetini üzerinde taşımasının yanısıra, Vehhabi mezhebinin doğuş yeri ve ana yurdu Necd’i kendi merkezi yapmış Suudi Arabistan’ın, “seküler gündelik yaşam” açısından bile bir Kuveyt, Dubai veya Katar’a benzemesi beklenmemeli.

Tecrübesiz genç prens yoksa böyle bir yanılsama mı içinde? Müesses nizamın dinamikleriyle oynamaya kalkışabilir mi? Bu ihtimal sadece Suud ülkesinin âkillerini korkutmuyor. Birkaç büyük bölgesel aktörden birisi olan ortaklarının bu yüzden istikrarsızlaşması ihtimali Batı egemenlerini de mutlaka endişelendiriyor. Fakat Suudi Arabistan’ın sürekli dini asabiyet ve şiddet üreten bir ideolojiye kaynaklık etmesi ve bu durumun devlet desteğiyle devam etmesi Batılılar nezdinde ciddi bir sorun ve bu olgunun tümüyle kontrol edilebilir hale getirilmesi ortak bir beklenti. Bin Selman’ın bu beklentiyi karşılama vaadiyle kendine meşruiyet alanı açmaya çalıştığı çok belli.

Radikalizmi Vehhabilik doğurdu, İran değil

Bin Selman’ın işaret ettiği 1979 yılı sadece İran Devrimi’ni tarihlemiyor. Aynı yıl içinde Cuheyman el-Uteybi ve cemaati Ka'be ve Mescid-i Haram’ı işgal ettiler. Mehdilik iddiasının da eşlik ettiği bu eylemde Suud yöneticilerine "tekrar İslam’a dönmeleri" çağrısı yapıldı. Olayın ilk günlerinde Suudi yetkililer İran’ı suçladılar. Belirsizlik ilerleyen günlerde ortadan kalkınca, hadisenin arkasında aşırı görüşlü bir Selefi yapılanmanın olduğu ortaya çıktı. İran’ın olayla ilgisi yoktu. Bu, kabulü zor bir gerçekti. Rejimin ideolojisi, kendi kendini yok edecek bir hareket üretmişti. Kral Faysal’la birlikte 1960’ların sonunda başlayan ve 1970’lerde devam eden süreçte Vehhabi-Selefi akımı İslamcılıkla tanıştıran, devletin bizzat kendisiydi. Mısır, Suriye, Irak ve Yemen’deki Nâsırist, Ba’asist rejimlerden kaçan çoğu İhvan-ı Müslimin üyesi İslamcı alim ve hareket adamlarına Suudi Arabistan bu dönemde kapılarını açtı. İslamcılıkla müesses Vehhabiliğin bu “izdivacı”, doğal olarak siyasi-dini içerikli bir radikalizmi yarattı.

Bin Selman’ın bu gerçekten bihaber olması mümkün değil. O, yine 1979’da başlayan süreçte Sovyet işgaline karşı Afganistan’da başlamış olan cihat hareketine ülkesinden çok sayıda gönüllünün katılımını devletin bizzat teşvik ettiğini, hatta organize ettiğini, orada Selefi bir blok oluşması için ciddi yatırım yaptığını ve bu resmi insiyatifin Suudi Arabistan’a siyasi dönüşünün yine radikalizm olduğunu çok iyi biliyor. Bugün ABD öncülüğünde İran’a yönelik bölgesel kuşatma ve hamlelerin bu radikalizmi azaltmayacağını da bilmesi gerekiyor. Zira İran destekli radikalizm ile Selefiyye kökenli radikalizmin dinamikleri çok farklı. Suudiler aslında ikincisinden muzdarip.

Öyleyse Bin Selman, ılımlı İslam’a dönüş çağrısıyla sadece ılımlı bir mesaj vermiş oluyor. Bu çağrı rejim değişikliği anlamında bir muhtevaya hiçbir şekilde sahip değil. BAE’nin Washington büyükelçisi Yusuf el-Uteybe geçtiğimiz günlerde, “10 yıl sonra Körfez’de istikrarlı ve kalkınmış laik yönetimler görmek istediğini” dile getirmişti. Bu laiklik temennisinin diğer petrol ülkeleri açısından belki bir karşılığı olabilir. Ancak Suudi Arabistan için bu yönelim çok radikal bir değişikliği gerektiriyor. Bin Selman’ın BAE’nin “peşine takılarak” bu yönde adımlar atması ülkesi için bir yıkımın başlangıcı olabilir. Bu belki “bölgenin yeniden dizaynı” peşindeki küresel güçlerin planları arasında olabilir. Ancak kraliyet rejiminin böyle bir değişime yol vermesi yukarıda açıkladığımız sebeplerle pek olası görünmemektedir.

Suudiler için ılımlı İslam şimdilik direksiyondaki kadınlar ve şarkılarıyla devletin TV kanalında beliren Ümmü Gülsüm’den ibaret kalmak zorunda. Sinema salonları da artık açılabilir, sokaktaki kadınlar belki yüzlerindeki peçeleri biraz kaldırabilir. Saçların yarısını açıkta bırakan Tahran’ın baş bağlama şeklinin yavaş yavaş Cidde’de, hatta Mekke’de yaygınlaşacağını öngörebiliriz. Cami imamları ve öğretmenler “radikalizmden arınmak” adına tekrar iç hizmet eğitimine alınabilir. Aşırıcı dini oluşumlar üzerindeki baskı daha da artabilir. Reformlar bu semboller üzerinden yapılacak. Bu süreçte İbn Abdülvehhab’ın Şeyh ailesi ve bu gelenek üzerindeki Suud alimleri, “amelsiz olmanın imansız olma anlamına geldiğini” kürsülerinden söylemeye devam edecekler; yine Şiileri ve sufileri tekfir etmeyi sürdürecekler. Muhalefetin yükselttiği demokrasi taleplerini bid’at olarak damgalayacaklar. Zaman zaman sultan ve prenslerlerle bazı dini konularda ters de düşseler, bu yüzden yer yer azar da işitseler rejime sadakatleri bozulmayacak. Sadakatlerinden ötürü onlara ses çıkartılmayacak. Suudi Arabistan “ılımlı Vehhabilik” ile birlikte yaşamayı bu minvalde sürdürecek.

Suudi Arabistan 'Ilımlı İslam'a Dönebilir mi? ile ilgili görsel sonucu

AA