Enbiyâ-i Mürselîn; (Yüce Allah tarafından müstakil kitap verilen Rasüller ile, kitap verilen bir Rasûl’ün Şeriatı üzere, ahkâm-ı İlahîyi tebliğ ve talim etmek, yaşayarak ümmetlerine öğretmek üzere gönderilen ve Nebî denilen Peygamberlerin (aleyhimüs-selâm) tamâmı Allah-ü Teâlâ’nın seçip gönderdiği müstesnâ insanlardır.    

İnsanlık tarihi boyunca Allah-ü Teâlâ tarafından seçilerek gönderilen Peygamberler’in (aleyhimüs-selâm) ilki insanlığın babası Âdem aleyhis-sselâm, İlahî takdir gereği sonuncusu ise Habîbullah Muhammed aleyhisselâm’dır. Muhammed aleyhisselâm’dan (s.a.v.) sonra kıyâmet’e kadar başka Peygamber gelmeyeceğini bildiren de bizzat Allah-ü Teâlâ Hazretleridir.

    Hiç şüphe yok ki, Allah-ü Teâlâ’yı en iyi bilen Peygamberler (aleyhümüs-selâm) ve onların hakîkî vârisleri olan Allah dostu âlimlerdir.  

    Peygamberlerin (aleyhümüs-selâm) yaratılışta ilki, Nübüvvet ve Risâlette ise sonuncusu; bütün yaratılmışların yaratılış vesîlesi, Peygamberlerin Peygamberi ve imâmı, Allah’ın en sevgili kulu ve Peygamberi, bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) Nübüvvet ve Risâlet vazifesini tamamlayıp, bu dünyâdan ayrıldıktan sonra, kıyâmet gününe kadar insanlığın rehbersiz kalmayacağını, kendisine vâris olarak gönderilecek Allah dostu âlimlerin geleceğini bildirmiş ve bu hususta şöyle buyurmuşlardır.

    “Muhakkak ki Allah-ü Teâla, bu ümmet için her yüz senenin başında, Dînini tecdid edecek, (unutulmaya veyâ unutturulmaya yüz tutmuş Dinî ilimleri ve ahkâmı İlâhî’yi aslına uygun olarak öğretecek) bir Müceddid gönderir.  Yer (yüzün) de âlimlerin benzeri, gökteki yıldızlar gibidir. Kara ve denizin karanlıklarında, onlar (a bakmak)la yol bulunur. Yıldızlar sönerse, insanların yolunu şaşırması, hidâyette olanların sapıtması çok sürmez”.

    Ârif-i billah ve âmil bi ahkâmillah olan irfan ve hikmet ehli âlimlerin bildirdiğine göre; Azîz ve Celîl olan Yüce Allah ezelî ve ebedî ilim ve hikmeti ile mahlûkâtı birbirine muhtaç olarak yaratmıştır. Kâinatta her ne varsa birbirine (râbıtalı) mâ’nen bağlıdır.  Şâyet bunlardan biri bağını koparırsa herşey birbirine çarpar ve mahvolur. Nizam ve intizam tamâmen bozulur. Bütün mahlukât bir vücut ise, (Allah’ın salat ve selâmı üzerlerine olsun) Peygamberler ve onların vârisleri olan âlimler, o vücudun kalbi’dir. Nitekim; Yüce Allah (c.c.) Kitâb-ı Kerîminde: "Allah'tan,  kulları içinde ancak âlimler hakkıyla korkar." Beyânında bulunmuş  ve bir Hadis-i Kudsîde: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmemi sevdim ve bilinmem için mahlûkâtı yarattım". Buyurmuşlardır.

    ULEMÂ-İ ÂHİRET VE PEYGAMBER VARİSİ OLAN   ÂLİMLERİN VASIFLARI

    Ulemâ-i âhiret ve Peygamber vârisi olan hakîki âlimlerin bir takım alâmet ve vasıfları vardır.

    Bu alâmet ve vasıflardan beş tânesi  Yüce Allah tarafından Kur'ân-i Kerimde: “Haşyet, huşu', tevâzu', ahlâk ve zühd” olarak beyan ve ifâde buyurulmuştur.

    Peygamber Efendimiz sallAllahü aleyhi vesellem; ulemâ-i âhiret ve Peygamber vârisi olan hakîki âlimler hakkında şöyle buyurmuşlardır.

    Dört şey’e bakmak (başlı başına bir) ibâdetdir. 1. Anne ve babanın yüzü’ne, 2. Allah’ın yeryüzündeki ev’i olan Ka'be-i Muazzama’ya, 3. Allah’ın Kitâbı Mushaf ’a, (Kur’ân-ı Kerîm’e) 4. Âlimin yüzüne bakmak...

    Kim bir âlimi ziyâret ederse, beni ziyâret etmiş gibi olur. Kim bir âlim ile musâfaha  ederse, sanki benimle musâfaha etmiş gibi olur. Kim de bir âlim ile oturursa, benimle oturmuş gibi olur. Dünyâ’da benimle oturan kimseyi Allah-ü Teâlâ âhirette de benimle berâber kılar.”  

    Ehlince mâ’lûm olduğu üzere, ulemâ arasında “Sıla” makâmında, Peygamber vârisi büyük bir âlim olduğunda ittifak bulunan, ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbanî Ahmed Fârûk Es-Serhendî (k.s.) Hazretleri  Peygamber vârsisi hakîki âlimlerin vasıflarını şöyle beyân ve ifâde buyurur.

    "Baş olmak, mal toplamak, yücelik ve dünyâ muhabbeti gibi şeylerden uzak olan âlimler, ulemâ-i âhiret’dir ve Enbiyâ Aleyhimüs-selâm'ın vârisleri’dirler. Yaratılmışların hayırlısı onlardır. Kıyâmet günü onların mürekkebi, şehitlerin kanı ile tartılır da, mürekkep kefesi ağır gelir.  Rasûlüllah Efendimiz Hazretleri’nin:"Âlimin uykusu ibâdettir.", Hadis-i Şerifi ile, onların Şânına işâret edilmiştir.”...
    Tâbiîn’in büyüklerinden büyük âlim Hasan-i Basrî Hazretleri : "Âlimler olmasa, insanların diğer canlılardan farkı kalmazdı. Çünkü onların öğretmesi ile insanlar insanlık seviyesine ulaşır." buyurmuştur.
    Şüphe yok ki; insan; mahlûkât içerisinde akıl ni’meti ile müşerref kılınmış en aziz, en muhterem varlıktır.  Akıl; ta’rîfinden âciz olduğumuz pek büyük bir ni’met olup, Cenâb-ı Hakkı bulmak ile mükellef  ve bulmaya elverişli kılınımıştır. Bu sebepledir ki, Din akıl sâhiplerini muhâtap alır, ibâdât-u tâatla ancak akıl sâhipleri mükelleftir.

    Bununla berâber, akıl sâhibi olan insan da mücerred akıl ile her şeyi bilemez.  Böyle olduğu için de, Cenâb-ı Hak,  insanlık târihi boyunca kullarını doğru yola, sırât-ı müstekîme delâlet (yaşayarak öğretmek, doğruları göstermek) üzere, insanlar arasından seçtiği müstesnâ insanlar olan Peygamberlerini (aleyhümüs-selâm) göndermiştir.

    Peygamberler (aleyhümüs-selâm) gibi, Peygamber vârsisi olan Allah dostu âlimler de bu vazifeyi verâseten (Peygamber aleyhis-selâmın nübüvvet ve risâlet makam ve rütbesi müstesnâ olmak üzere, irşad, tebliğ ve ta’lim vazîfesini bihakkın) îfâ etmiş ve etmektedirler.
    Yine İlahî hikmet gereği, tarih boyunca her Peygamberin (aleyhümüs-selâm) makam ve rütbesine  göre belâ ve sıkıntılara ma’ruz kaldığı gibi; Peygamber vârisi Allah dostu âlimler de, kendilerine verilen irşad, tebliğ ve ta’lim vazifesini bihakkın yerine getirmek için (makam ve rütbelerine göre) büyük belâ ve sıkıntılara ma’ruz kalmışlar, zindanlarda, hapishâne hücrelerinde, tabutluklarda işgenceler görmüşler, fakat her türlü zorluğa ve zorbalığa rağmen irşad, tebliğ ve ta’lim vazifelerini bihakkın yerine getirmek için, ümmet-i Muhammed'in evlâdına, Dinlerini ve Kur'ânlarını öğretmek için gayretlerinden aslâ vazgeçmemişlerdir.

ALLAH’IN SON PEYGAMBERİ VE O’NUN (S.A.V.) SON VÂRİSİ

    Hâtem-ül Enbiyâ olan Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) Nübüvvet ve Risâlet vazifesini tamamlayıp, bu dünyâ’dan ayrıldıktan sonra, insanlığın rehbersiz kalmayacağını, “Muhakkak ki Allah, bu ümmet için her yüz senenin başında, Dînini tecdid edecek, (unutulmaya veyâ unutturulmaya yüz tutmuş Dinî ilimleri ve ahkâm-ı İlâhî’yi aslına uygun olarak öğretecek) bir müceddid gönderir”  buyurarak  kendisine vâris olarak gönderilecek Allah dostu âlimlerin geleceğini heber verdiği “Müceddid” âlimlerden biri ve İlahî hikmet gereği sonuncusu, evlâd-ı Fâtihândan Ebul-Fârûk Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleridir.

    Bu asırda, Peygamber (s.a.v.)’in “Vâris-i Hakîkî”si ve gerçek bir “Müceddid”, Efendiler Silsilesi denilen Altun Silsilenin 33. ve son halkası olarak gönderilen, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri, tıpkı Allah Rasûlü (s.a.v.) gibi, 23 yıl  Ümmet-i Muhammed'in evlâdına, zor şartlar altında Dinlerini ve Kur'ânlarını hasbî olarak (baş olmak, mal toplamak, dünyâlık elde etmek gibi düşüncelerden uzak olarak) öğretmiş,kendinden sonra kıyâmete kadar bu vazifeyi, dilden dile, gönülden gönüle aktararak devâm ettirecek vazife aşkı ile dolu talebeler yetiştirerek, 16 Eylül 1959’da Hakkın rahmetine kavuşmuş büyük bir Allah dostu’dur.
    Ezân-ı Muhammedî’nin dahi yasaklanarak, Dînin ve Kur’ânın unutturulmaya azmedildiği bir devirde, irşad vazifesi ile  gönderilen bu büyük Zat, devrin ağır ğartları altında nice sıkıntılara ma’ruz kalarak  irşad ve tecdid vazifesini, tarihte emsalsiz bir gayret ve fedâkarlık örneği sergileyerek tek başına yerine getirmiştir.

    Allah demenin bile yasak olduğu bir devirde, Kur’ân öğretme seferberliği bağlatmış;  haketmediği halde ma’ruz kaldığı acı verici zorluk ve zorbalıklar karşısında, sevenleri tarafından: “Efendi! Bu kadar üzülme!, kendini yorma!, biraz istirahat buyur.", denildiğinde, "Günde binlerce insanın imânı sönerken ben nasıl ayaklarımı uzatıp yatabilirim." diyerek vazife ve mes’ûliyetinin büyüklüğünü de anlatmak istemiştir.

    Yine; o zor devirlerde Medreselerin kapatılması üzerine me’mûriyetleri elinden alındığı için; "Hocalıkta bize ekmek kapısı kalmadı “ diyen diğer âlimlere, (İstanbul Müderrsileri Resisi sıfatıyla): "Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık; Allah'ın, Rasûlüllah'ın, Kitâbullah'ın ve Din-i mübin-i İslâmın tebliğ me’murluğudur.", buyurarak onlara Peygamber Efendimizin; "Ya Ebâ Rafi'! Senin gayretin ile Cenâb-ı Hakk'ın bir kimseyi hidâyete erdirmesi, senin için üzerine güneşin doğup ve battığı her şeyden daha hayırlıdır” mübârek sözünü ve Cenâb-ı Hakk’ın Dâvud aleyhisselâm’a: "Yâ Dâvud! Mevlâ’sından kaçan (kulluktan uzaklaşan bir kimseyi Senin hidâyete da’vet edip) Bana getirmekliğin, Bana bütün ins ve cinnin ibâdetinden daha sevimlidir." hitâbını hatırlatmıştır.

    Son nefesine kadar talebelerine ulûm-u Kur’ân’ı ta’lim hizmelerine devâm etmiş olan Süleyman Hilmi Tunahan Efendi (k.s.) Hazretleri, nihâyet bir ömür boyu devâm eden çileli ve yorucu mücâdelenin tabii neticesi olarak, muzdarip bulundukları şeker hastalığı ağırlaşmış, kanlarında yükselen şeker bütün gayretlere rağmen (vakt-i saat geldiği; zor günlerde, zor şartlar altında ifâ ettiği ta’lîm, tebliğ ve irşâd vazifesi tamamladığı için) bir türlü düşürülememiştir.

    Maddî sebep olarak şeker hastalığının ağırlaşması neticesinde, asıl sebeb olarak ise, vazîfesinin tamamlanmış olması ile, her fâni gibi; Milâdî 16 Eylül 1959, Hicrî 12 Rebîul-evvel 1379 Çarşamba günü İstanbul Kısıklı'daki hâne-i şeriflerinde Hakka yürümüş, Rahmet-i Rahmân'a kavuşmuştur.
    Ruhları şâd, himmet ve şefâati üzerimize ve inananların üzerine olsun...

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN EFENDİ HAZRETLERİNİN İRŞAD VAZİFESİ İLE ME’MUR OLDUĞU DEVİR’E KISA BİR BAKIŞ
   

    Devir; Bin yıllık şerefli bir mâziye sâhip olan Türk Milleti’nin iç ve dış düşmanlarının ihânetine uğrayarak, koca imparatorluğun  yıkıldığı, bununla da kalmayıp, Din âlimlerinin yok edilip, bu milleti Dîn’inden ve imanı’ndan mahrum etmek için çok büyük gayretlerin sarfedildiği, İslâm tarihinin belki en karanlık günleridir.
    İşte böyle bir dönemde; Azîz ve Celîl olan Yüce Allah’ın inâyeti bu aziz milletin imdâdına Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri vâsıtasıyla bir kere daha yetişmiş, ALLAH demenin bile yasak olduğu zor bir devirde, tek başına yola çıkarak ümmet-i Muhammed’in evlâdına; Din, iman ve ahlâk-ı Muhammedî’yi öğretmekten ibâret olan Kur’ân hizmetlerini başlatmıştır.  

    O devrin durumunu ve şartlarının ağırlığını kendi ifâdelerinden dinleyelim: “Selefin (bizden evvel gelip geçen âlimlerin) mum ışığında yazdığı bahâ biçilmez hazîne misâli eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satılarak çöplüklerde çiğnendiğini, bir kısmının da kütüphâne raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm.     Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, Din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda, kitap yazmaktansa, yazılan ilmî eserlerianlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra (kitaptan gönüle) intikal ettirip yaşatacak talebe yani canlı kitap  yetiştirmeyi  daha lüzumlu buldum." buyurarak  Din âlimleri yetiştirmeye koyulmuıştur.
 

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) EFENDİ HAZRETLERİNİ ANLAMAK

    Talebe ve bağlılarının sâmîmi inancı odur ki, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri; Dînin sâhibi Yüce Allah tarafından Dîn-i İslâm’ı tecdîd (asr-ı saâdetteki aslına, sâfiyetine uygun şekilde ihyâ) vazîfesi ile me’mûr edilerek gönderilmiş, Vâris-i Rasûl, Kâmil ve Mükemmil Mürşid ve  asırlarda nâdir zuhûr eden irşâd kutbu, ma’nevî tasarruf sâhibi büyük bir müceddid’dir.
    Allah’ın izni ve nusreti ile zâhirî ve batınî Şerîat’ı ihyâ vazifesi ile gönderilmiş olduğu için; hayâtının her safhasında bütün zorluk ve zorbalıklara rağmen Sünnet-i Rasûlüllah’ı düstur edinmiş, yaşadığı devrin zulmüne karşı, Rasûlüllah’ın en büyük mu’cizesi olan Kitâbullah Hazret-i Kur’ân’la, ilim ve hılmi ile karşı koymuş, bütün tehdit ve tehlikelere, kendilerine karşı yapılan çirkin tertip ve iftirâlara karşı yılmadan, büyük bir sabır, metânet ve fedâkarlıkla, Hak yolunda devâm etmiş, hülâsa zor bir devri, Allah’ın nurst ve yardımı ile omuzlarında taşımış, büyük bir mücâhid’dir.    

    Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’ni, gâyesini, gayretini, hizmet ve eserlerini bir nebze olsun anlayabilmek için: O mübârek zât’ın: “Bizim yolumuz Enbiyâ-i Mürselîn yolu. Vazifemiz; İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî'yi aşılamaktan ibârettir. Gâye: Rıza-î İlahîdir”. sözüne insaf kulağı ile kulak vermek ve “Niçin Kitap Yazmadınız” suâline verdiği muhteşem cevab’a bakmak yeterli olacaktır.

    Kezâ; Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri; memleketin içinde bulunduğu şartlar müvâcehesinde, eşsiz bir gayret, fedâkarlık ve sabır göstererek, çok zor şartlar altında da olsa talebelerine İslâmî ilimleri kaynağından okutarak, onların “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” yolundan ayrılmamalarını tavsiye etmiş, “Dışımız halk ile, içimiz Hak ile” düstûruyla  i’tidâle teşvik ederek, “Vasiyetim olsun; tefrika’ya düşmeyin. Kavmiyet gütmeyin. Ehl-i Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayın”  buyurarak,  talebe ve bağlılarına tefrika’ya düşmemelerini, ifrat ve tefrîd’e kaçmamalarını önemle tenbih edip, vasiyet etmiştir.  

    Bu noktada talebelerine; Evaldlarım! Din hizmetleri sâdece Allah rızâsı için yapılır. Hiçbir zaman, his ve tecrübeden ibâret olan ulûm-i müsbete’yi (dünyâ’ya âit ilimleri), ulûm-i İlâhî  (Din ilimleri) üzerine  tercîh etmeyin.  

    Sizler, Allah'ın  me’mûru, Peygamberin me’mûru, Din-i mübînin me’mûru, Kitâbullâhın me’mûru, füyüzât-ı İlâhîyi tevzî me’mûrlarısınız.  Allah'ın Zâtını, Sıfâtını, Peygamberin Sünnetlerini, Dînin, Şer-i Şerifin hükümlerini, Allah'ın kitâbını okumasını bilmeyenlere kitabullâh’ı öğretip, kalblerine feyz-i İlâhî aşılamakla me’mursunuz.

    Vazifeniz, batağa düşmüş olan ümmeti Muhammed’i, Allah rızası için bataktan kurtarmaya çalışmaktır.  

    Evladlarım! Size öğretttiğim ulûm-u Dîniyeyi ümmet-i Muhammed’in evlâdına Allah rızâsı için öğretiniz.  (Dînî ilimleri; baş olmak, mal toplamak, dünyâ makam ve mevkii elde etmek gibi şeylere sakın âlet etmyiniz)...”  buyurmuşlardır...      
   

    SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ'Nİ İRTİHÂLİ VE CENÂZESİNDE YAŞANANLAR
 

    Zor günlerde, zor şartlar altında me’mur edildiği Kitâbullah’ı ta’lîm ve irşâd vazifesini başarı ile tamamlayan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri; Milâdî 16 Eylül 1959, Hicrî 12 Rebîul-evvel 1379 Çarşamba günü, her fâni gibi vefât eder, Rahmet-i Rahmân'a kavuşur.
    Ancak, ne acıdır ki; hayâtında O’nun adâvetiyle yanıp tutuşanlar, vefâtında da peşini bırakmamışlar ve mübârek nâş’ının önüne dikilmişlerdir.

    Hastalığının ağırlaştığı günlerde zamânın hükümetinden Fâtih Câmii hazîresine defnine dâir resmî izin alınıp, hazırlıklar ona göre yapılmış olmasına rağmen, cenâzenin Üsküdar’dan Avrupa yakasına, Fatih’e geçmesine cebren mâni olmuşlardı!.

    Bu engelleme, bizzat zamanın İçişleri Bakanı Namık Gedik’ten gelmekteydi. Yapılan bütün teşebbüsler neticesiz kalmış, maalesef cenâzenin Fatih’e geçirilmesine izin verilmemişti.

    İşin özü: O büyük Zâtın hayâtına tahammül edemeyenler, memâtına da tahammül edememişlerdi.

    Ömrü boyunca; “Müslümanlara Müslüman olduklarını hatırlatmaktan, Müslümanların evladlarına Dinlerini ve Kitaplarını okutup öğretmekten, Allah’ın kitâbı Kur’ân-ı Kerimi ve Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) getirip yaşayarak tebliğ ettiği Dîn’in emir ve yasaklarını anlatmaktan ve anlatacak talebe yetiştirmekten başka bir gayret ve faaliyeti olmayan” O büyük zât’a; hayâtında rahat bir nefes aldırmayan, amansız takip, baskı ve baskınlarla bir çok kereler gözaltına alıp, tabutluklarda işkencelere tâbi tutan, uydurma planlarla hapse atıp mahkûm etmek isteyen, mahkemelerden berât edip çıkmasına rağman peşini bırakmayarak ta’ciz etmeye devâm eden zihniyet, memâtında (vefâtından sonra) da O mübârek Zat’ı rahat bırakmamışlar, ilkel kabîle ve insanların bile esirgemediği “Cenaze’ye saygı” nezâketini,  O’nun cenâzesinden esirgemişlerdi.

    En tabiî hakkı olan Fâtih'e defni için yapılan teşebbüsler fayda vermemiş, yakınlarına “Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir kabre (Namık Gedik’in kendi ifâdesiyle Polisin açtığı çukura gömün) defnedeceksiniz! ” denilerek, gayr-i hukûkî, hatta gayr-i kanûnî olarak  zorlanmışlardı.
    O mübârek Zâtın Nâ’şı, Altûnizâde Câmii'nin musallâ taşında saatlerce bekletildikten sonra, âilenin ve cemâatin büyüğü Muhterem Kemal Kacar (r.h.)’ın ferâset ve dirâyeti ile; kalabalık, hâdise çıkarmadan, bu karara rızâ! göstermiş, cenâze Namazı orada kılınarak, Karacaahmet mezarlığına defnedilmişti.

    O mübârek Zât’ın Karacaahmet’teki Kabr-i Şerif’i o gün bugün, her gün binlerce talebesi ve bağlısı tarafından ziyâret edilip Fâtiha’lar okunurken; cenâzenin Fatih Camii hazîresine defnini engelleyen, “Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir çukura gömeceksizniz! ” diye zorlayan sâbık İçişleri Bakanı Namık Gedik’ in ise, kim tarafından ve nasıl öldürüldüğü de meçhûl olarak, cesedi bilinmeyen bir çukur’a atılmıştır!..

    Âhir zaman Nebîsi Hazreti Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) son vârsi olarak, bilfiil  23 sene irşad vazifesi ile meşgul olup, İlâhî feyzden nasîpleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle, küfr-ü dalâl çukurundan îmân ve ihlâs sâhasına, zulumât’dan Nûr’a çekip çıkaran Büyük Müceddid ve Mürşid-i Kâmil Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri her fânî gibi,  hayât-ı bedeniyeleri ile dünyâ’dan ayrılmıştır.

    Ancak, (talebeleri ve bağlılarına göre) mâ’nevî tasarruf ve irşadları, el’an tamâmiyle ve kemâliyle devâm etmekte olup; dünyâ üzerinde nur’dan, feyz’den nasibi olanları Yüce Mevlâ’nın dilediği vakt-ü sâate kadar irşâd’a ve zulümâttan Nûr’a çıkarmaya devâm edeceklerdir.   KaddesAllahü sirrahül- eaz..

    Aziz ve temiz rûhları için  elf-e  elf in;El- Fâtiha