İnşâAllah bu bölümde, kendisine Zekât Farz olduğu halde, Zekâtlarını vermeyenlerin âhiretdeki hallerini bildiren Âyet-i Kerîme ve Hadis-i Şeriflerden bir kaçını naklederek durumu ifâde etmeye çalışacağız.

Allah-ü Têâla şöyle buyuruyor.

    Allah’ın, kendilerine lütfundan verdiği ni’metlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.

    Hayır! o, kendileri için şer’dir, (büyük kötülük ve zarar dır). Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’a aittir. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (Âli Imrân, Âyet 180)
    Bir de altın ve gümüşü biriktirerek, hazineye doldurup, onları Allah yolunda sarfetmeyenler (Zekâtı vermeyenler) varya, işte bunlara acıklı bir azap olduğunu müjdele! (haber ver).
    Kıyâmet gününde o biriktirip Zekâtını vermedikleri altın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla, sâhiplerinin alınları, yanları ve sırtları dağlanacak (onlara): “İşte bu kendi nefsiniz için saklayıp biriktirdiğiniz (Zekâtını vermediginiz (çok sevdiğiniz mallarınız, kazandığınız) paralarınızdır.
    Haydi şimdi tadın bakalım şu biriktirdiğiniz şeyin tadını!” denilecek.   (Tevbe, Ayet 34-35)

    Buhârî ve İbni Mâce’nin kaydettiğine göre, Resûlüllah Efendimiz (s.a.s.), bu Âyet-i Kerimeleri Hadis-i Şerifleri ile şöyle tefsir buyurmuşlardır.
    Allah (c.c.) kime (Zekât verecek kadar zenginlik) mal verir de, o kimse malının Zekâtını vermezse, kıyâmet gününde o mal; sâhibine, gözlerinin önünde simsiyah iki benek bulunan gâyet zehirli (ve zehirin şiddetinden başı) kel olmuş bir yılan şeklinde gelerek, boynuna dolanacak, sonra da iki çene kemiğinden yakalayıp sıkarak şöyle diyecek:

    “Ben senin çok sevdiğin malınım, gece gündüz demeden çalışıp biriktirdiğin, Zekâtını vermediğin malınım. Haydi tad, ye bakalım diyerek işkence yapacak…

    ZEKÂTI TAM OLARAK ÖDEMENİN ÖNEMİ HAKKINDA ASR-I SAÂDETTE YAŞANMIŞ BİR HÂDİSE

    Büyük âlim ve fakîh Ebulleys Semerkandî (k.s.) Hazretlerinin eserinde kaydettiğine göre; Abdullah bin Mes’ûd radıyAllahü anh şöyle anlatmışlardır.

    Biz Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) huzûrunda bulunuyorduk. O sırada Rasûlüllah’ın (s.a.v.) huzûruna kısa boylu, uzun sakallı (sakalı neredyse boyu kadar uzun olan) yaşlı bir adam geldi.

    Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) ona: adın nedir ? diye sordu. Adam: Hacûb’  dedi.  

    Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) Kaç yaşındasın? buyurdu. Adam, üçyüz otuz yaşındayım ey Allah’ın Rasûlü  (s.a.v.)  dedi.

    Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.): Uzun hayâtında neler yaptın? Bir şeyler okudun mu?  buyurdular.

    Adam: “Bir deve yükü kitap okudum” dedi.

    Rasûlüllah  Efendimiz (s.a.v.): Allah için hâlis amelin oldu mu?, Allah için ne yaptın?  buyurdular.

    Adam: Allah’a muhlîs olarak üç yüz meselede amel işlediğini, (samîmi bir kul olarak yaşamaya çalıştığını) söyledi.  

    Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.): “Müjdeler olsun sana! Böyle yapanlar Cennete girer”.  buyurdular.

    Rasûlüllah’ın (s.a.v.) bu sözü üzerine Cenâb-ı Hak  Cebrâil aleyhisselâm’a “Habibime git selâm söyle ve o kişinin durumunu haber ver” buyurur.

    Cebrâil aleyhisselâm Rasûlüllah’a (s.a.v.) gelir ve: “Yâ Muhammed (s.a.v.)! Şâyet o kişi bu durumda ölürse ateş’e, cehenneme girer. Çünkü o’nun malının içinde malının Zekâtından yarım dirhem (lik bir şey) kaldı, (Zekâtını tam olarak vermedi) ve o’nun ömrünün de son üç günüdür. Üç gün sonra ölecektir ”diye haber verir.   

    Rasûlüllah  Efendimiz (s.a.v.): Ey Hacûb!, bana Cebrâil (a.s.) gelip senin hâlini haber verdi. “Senin malının içinde yarım dirhem Zekât vardır, Zekâtını tam olarak vermemişsin ve ömründen de üç gün kalmıştır.”  buyurdu.

    Hacûb: MaâzaAllah! Allah sakalsın Yâ RasûlAllah! Ben o (yarım dirhemi) unutmuşum (dedikten sonra cebinden para çıkardı) Yâ RasûlAllah! Buyurun  o yarım (dirhemi) ayrıca yüz dirhem daha veriyorum,  âlimler ile fakirlere taksim ediver” dedi.  Rasûlüllah  Efendimiz (s.a.v.) o yarım dirhemi ve yüz dirhemi alıp taksim etti.    

    Hacûb, Rasûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzurundan ayrıldıktan sonra Rasûlüllah  Efendimiz (s.a.v.): “Bu adam ölünce cenâzesini ben yıkayacağım” . buyurdular.

    Ebû Bekr (r.a.): İzin ver yâ RasûlAllah ben yıkayayım” dedi.  Sonra, Ömer (r.a.) ayağa kalktı: “İzin ver onu ben yıkyayım yâ RasûlAllah” dedi.

    Daha sonra Osman ve Ali (r.a.) da ayrı ayrı: “ben yıkayayım” dediler. Sonra, ittifakla Ebû Bekr’in (r.a.) yıkamasına karar verdiler.

    Hacûb,  üç gün sonra vefât etti.  Ebû Bekr (r.a.) yıkadı ve kefenledi.

    Râvî diyor ki; Rasûlüllah  Efendimiz (s.a.v.) Cenâze Namazını kıldırdıktan sonra mezarlığa giderken ayakkabılarını çıkardı ve yalın ayak olarak cenâzenin arkasından yürüdü. Bir müddet sonra başından sarığını çıkarıp baş açık yürümeye başladı.

    Mevtâ defnedildikten sonra Rasûlüllah Efendimiz’i (s.a.v.) kabri başında tebessüm ederken gördük. Halbûki Rasûlüllah’ın (s.a.v.) böyle bir âdeti yoktu, O’nun (s.a.v.) kabir başında güldüğünü görmemiştik.

    Ayrıca, kabir başından ayrılırken Rasûlüllah’ın (s.a.v.) ridâ’sının (gömleğin üzerine giyilen, belden yukarı örtülen örtü, hırka) yanlarının yırtılmış olduğunu gördük.  

    Mezarlıktan dönülünce Sahâbe-i Kirâm Rasûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.); Cenâzenin arkasından ne için yalın ayak yürüdüklerini, sonra neden başlarından sarıklarını çıkarıp yürüdüklerini, kabri başında  gülümsemelerinin ve kabirden ayrılırken ridâlarının yırtılma sebebini sordular.

    Rasûlüllah (s.a.v.) gördüklerini şöyle haber verdi. “Cenâb-ı Hak, Hacûb kulunun cenâzesine katılmak üzere kırk bin Melek gönderdi, yolda o kadar sıkışık bir vaziyette yürüyorduk ki, Meleklerin kanatları birbirinin üzerine düşerek yürüyorlardı, onların kanatlarına basmamak için ayakkabılarımı çıkardım.   

    Ayrıca, Yüce Allah cenâze alayının üstüne yetmiş bin Melek daha gönderdi onlar da yağmur gibi üstten rahmet saçıyorlardı. Allah’ın rahmetinin başıma değmesini sevdiğim için sarığımı çıkardım.

    Kabrine Cennetten çok sayıda “hûril-î’n”ler geldiğini gördüm, sanki onları evlendirmemi istiyorlardı.

    Bunun üzerine güldüm ve onları evlendirdim. Her birine  dedim ki: “Sen onunsun, sen onunsun, sen onunsun. Çok “hûril-î’n”ler gördüm, onun kabrinden çıkıyorlardı. Kalanları da ridâm’dan tutarak çıktılar aynı şeyi yaptılar. Ridâm da işte o esnada yırtıldı” .buyurdular.

    Bu Hadis-i Şerifi eserine alan büyük âlim ve fakîh Ebulleys Semerkandî (r.h.) bu hâdiseyi anlattıktan sonra şöyle diyor:

    “Ey akıl sâhipleri! Zekâtı ödemeden ve ödedikten sonraki farkı görüp ibret alın”.   

    Cenâb-ı Hak ibret alanlardan, lisânî, kalbî, bedenî ve mâlî bütün kulluk vazifelerini hakkıyla (ihlâsla) yapma gayreti içerisinde bulunanlardan, Cennet ve Cemâl-i İlâhî’yi hak etmiş olarak bu âlemden göç edebilenlerden olmayı nasip buyursun.   Âmîn...

    İnşâAllah, bundan sonraki bölümde; Zekâtın verileceği yerler arasında alanı en geniş olan Fî-Sebîlillah Kavl-i Kerîminin izâhı ve Müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerdeki Cami ve İslâmî hizmet kuruluşlarına Zekât meselesi üzerinde durmaya çalışacağız.