15 Mayıs  2015, Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece, “Mi’rac Kandili”dir.

Mi’rac Kandili;Allah-ü Teâlâ’nın Habîbi ve son Peygamberi,bizim Peygamberimiz Muhammedaleyhisselâm’ın ruh maalcesedyani rü’yâ hâlinde olmayıp, uyanık ve fizikî olarak zaman ve mekân hudutlarını aşarak, insan idrâkinin üstüne çıkan Ilâhî sırlarla dolubir gece yolculuğunun, daha açık ifâde ile,İsrâ ve Mi’rac mu’cizelerinin gerçekleştiği gecenin adı olup,Hicret’den bir buçuk sene (günümüzden yaklaşık olarak 1434 sene) evvel, böyle bir Receb Ayı’nın 26’sını 27’e bağlayan gecesindevukû’ bulmuştur.

Isrâ ve Mi’rac, Peygamberimizin çok sevdiği amcası Ebû Talip ile, muhtereme refikaları,mü’minlerin annesi Hatîce-tül-Kübrâ radıyAllahü anhâ’nın vefat ettiği, İslâm tarihinde, “Senet-ül Hüzün”,  üzüntü ve keder yılı denilen  yılda, Allâh-ü Teâlâ’nın, Habîbi’ni (en çok sevdiği kulu ve Peygamberi’ni)tesellî edip, onurlandırmak için özel bir lütuf ve ikrâmı olan dâ’veti üzerine, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in  Cebrail aleyhisselâm tarafından Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan alınarak, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi, oradan yedi kat semâvât, arş-u’alâ, âlem-i kürsî, ve Cenâb-ı Hakk’ın dilediği daha nice ulvî âlemlere  kadar çıkarılıp Yüce Huzûr’a kabul buyurulması, ne O’ndan (s.a.v.) önce, ne de O’ndan (s.a.v.) sonra hiç kimseye nasip olmayan ve olmayacak şekilde en yüksek seviyede ağırlanması ve bütün bunların akıllara durgunluk verecek eşsiz bir mu’cize olarak gecenin az bir bölümünde gerçekleşmesidir. 

İSRÂ VE  Mİ’RAC  YOLCULUĞUNUN  SAFHALARI

Gecenin bir cüz’ünde, bir Mescid-i Haram’dan (Mekke-i Mükerreme’deki Beytullah’dan) başka bir Mescid-i Haram’a (Kuds-ü Şerif’deki Mescid-i Aksâ’ya) kadar yeryüzünde sür’atle yolculuk yapıldıktan sonra oradan semâ âleminin en üst makamlarına yükselmek manâsını ifâde eden  İsrâ ve Mi’rac mu’cizeleri üç safhada olmuştur.

Isrâ Suresinin ilk Âyeti Kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere, bu muazam gece yolculuğunun birinci safhasına “Isrâ” denilir ki, “Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in, bir gece,  Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan alınarak, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülp, aynı gecegeri getirilmesi” demektir.

Yolculuğun bu kısmı, Cennet’ten getirilen “Burak” adında (at’a benzer bir binit!) vâsıtanın üzerinde ve Cebrâil aleyhisselamın refâkatı ile olmuştur.

Mescid-i Aksâ’dan birinci kat semâya kadar yine Cebrâil aleyhisselamın refâkatı ile “Mi'rac” adı verilen mânevî bir asansörle, birinci kat semâdan yedinci kat semâyı geçerek Sidret-ül Müntehâ’ya kadar olan kısmı ise, Cebrâil aleyhisselâmın  kanatları üzerinde olmuştur. 

Sidret-ül Müntehâ, Meleklerin Peygamberleri de dâhil olmak üzere, bütün mahlûkâtın ilmine hudut teşkil eden son noktanın adıdır.

Üçüncü safha yani Sidret-ül Müntehâ’dan sonraki yolculuk ise;  izah ve tarifinden âciz olduğumuz “Refref”  adındaki  manevî bir vâsıta ile olmuştur.

Cibrîl-i Emînin kanatları üzerinde Sidret-ül Müntehâ makâmına ulaştıklarında, Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e yolculuğun bu safhasından sonra kendilerine refâkat edemiyeceklerini, çünkü o makamdan ileriye geçmeye me’zun (izinli ve dayanıklı) olmadığını söylüyor, aralarında bunu konuşuyorlardı.

Mevlid-i Şerif’in müellifi Süleyman Çelebi merhûmun; 

Söyleşirken Cebrâil ile kelâm,  

Geldi Refref, ônüne verdi selâm.

Aldı ol şâh-ı cihânı ol zamân,  

Sidreye gitti ve götürdü hemân...  

    diye çok güzel bir şekilde ifâde ettiği gibi;Refref gelip, selâm verdikten sonra kâinâtın efendisi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i alarak Cenâb-ı Hakk’ın dilediği yere kadar götürmüş, zaman ve mekandan münezzeh o Yüce Makamda, bilâ vasıta ve perde Zât-ı Ilahî’yi görme şerefine erdirilmiş, Habib ile Mahbûb  yani Cenâb-ı Hak ile Peygamber Efendimiz  (s.a.v.) ulvîler ulvîsi o Yüce  Makam ve Huzurda,  akıllarımızla anlayamayacağımız ve anlatamayacağımız bir keyfiyetle görüşüp konuşmuşlar,  bu sûretle Habîbullah (s.a.v.) daha evvel hiç kimseye nasip olmayan tecellî-yi küllîye mazhar olmuştur.

Bu husutaCenâb-ı Hakk  Necm Sûresinin 7-18’inci âyet-i kerîmelerinde;“Kendisi en yüksek ufukta idi. Sonra, yaklaştı ve sarktı. O derece ki, (Peygamber’e)  iki yay arası kadar; yahut daha  az kaldı.  Ve  Allah, kuluna vahyedeceğini vahyetti. (Gözü ile) gördüğünü kalb yalanlamadı. Şimdi siz o gördüğüne karşıO’nunla mücâdele mi ediyorsunuz?

Yemin olsun! O’nu Sidre-i Müntehânın yanında bir kere daha gördü. Ki Cennet-ül Me’vâ onun yanındadır. O dem ki, Sidre’yi kaplayan kaplıyordu! Göz ne şaştı, ne de haddini aştı. Yemin olsun Rabbinin en büyük âyetlerinden bazılarını gördü”.buyurarak haber vermektedir.

MUHAMMED ALEYHİSSLÂM’IN İSRÂ VE Mİ’RAC YOLCULUĞU KESİNLİKLE BİR RÜ’YA DEĞİLDİR

Peygamber Efendimiz'in İsrâ ve Mi'rac yolculuğunun "rûhen mi, ceseden mi" yapıldığı husûsunda birçok ihtilaflar (farklı görüş ve yorumlar)olmuş ise de, bu mû’cizeyi haber veren Âyet-i Kerîme'degeçen "abid" kelimesi bu ihtilaflara çok açık ve net bir cevap teşkil etmektedir.

Dolayısıyla "abid" kelimesi, yalnız rûha değil, yalnız cesede de değil, ruh ve cesedin her ikisine birden denildiği için, Fahri Kâinât'a, âlemlerin Efendisi ve Allah’ın en sevgili kulu ve en aziz Rasûlü’ne (s.a.v.),  bu seyâhatin hem ruh ve hem de cesedi ile beraber yaptırıldığı muhakkak yani üzerinde en küçük bir şüphe ve tereddüt yoktur.

Mi’rac’ın vukûunda Hadis, Tefsir, Kelâm ve Tasavvuf âlimleri ittifak hâlindedirler.Ancak izah tarzlarında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu da, bu ulvî hâdisenin, kristalize edilmiş elmas gibi çok yönlü ve manevî sırlarla dolu  bir hadise olmasındandır.

Yüce Allah tarafından hakkında "Levlâke, Levlâke lemâ halakt-ül eflâk (sen olmasaydın, sen olmasaydın, seni yaratacağımı ezelde takdir etmemiş olsaydım, Ben ecrâm-ı ulviyye ve süfliyyeyi halketmeyecektim, bütün bu varlığı senin şerefine yarattım" buyurulan bir Peygamberin, nezdi Ulûhiyyetteki sevgisini takdir edenler için Mi'rac'ı akla baîd (uzak) görmeye aslâ mahal yoktur.

İsrâ ve Mi'rac, insan aklının kavrayamayacağı, lâhûtî bir hâdisedir, metafizikdir, mâ-bâ'düt-tabîadır (akıl üstü bir şeydir).

Daha açık bir ifâde ile, En büyük Peygamberin (s.a.v.) büyük mu’cizelerinden bir  mûcizesive O’ndan başkahiç kimsenin mazhar olmadığı ve aslâ olamıyacağı en büyük İlâhi lütfa mazhar oluşudur.

Şu gerçek te bilinmelidir ki; Ilmi herşeyi kuşatan Yüce Allâh'ın kudretiyle, varlığın hülâsası ve en sevgili kulu, son Peygamberi Muhammed (s.a.v.)'in bu mu’cize yolculuğunda izahı mümkün olmayacak şekilde, zaman, mekân ve mesafe mefhûmu ortadan kalkmıştır.

Sözlerimizi Süleyman Çelebi merhûmun güzel duâları ile noktalayalım.

Yâ İlâhî ol Muhammed hakkı için,

Ol şefâat kânı Ahmed hakkı için,

Ol gece söyleşilen söz hakkı için,

Ol gece Hakkı gören göz hakkı için,

Yâ İlâhî saklagıl îmânımız,

 Verelim îman ile tâ cânımız…

Biz günahkâr âsî mücrim kulları,

Yarlıgâyup kıl günahlardan berî.

Afvedüp isyânımız kıl rahmeti,

Ol Habîbin yûzü sûyû hürmeti.

    Yâ İlâhî kılma bizi dâllîn

    Bu duâya cümlemiz diyelim âmin.  (Âmîn, Âmîn, Âmîn.)

    Ümmetinden râzı olsun ol Muîn

    Rahmetüllahi aleyhim ecmeîn..

    Mi’rac Kandiliniz  Mübârek, Duâlarınız Müstecâbolsun..