Allah Rasûlü’nün (s.a.v.): “Yüz elli senesinde dünyanın ziyneti gider.” mu’cizevî sözünde işâret buyurduğuhicrî 150, miladî 6 Mayıs 767 günü; İslâm âleminde büyük bir kaybın yaşandığı, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Hazretlerinin zulmen katledilip, zehirlenerek şehâdet şerbetini içtiğiacı bir gündür.

   İmâm-ı A’zam Hazretlerinin asıl adı Nu’man olup İslâm âleminde, İmâm-ı A’zam ve Ebû Hanîfe nâmı ile ma’rûf ve meşhur olmuştur.

   Babasının adı, Sâbit’dir. Sâbit’in babası Zûta, Zûta’nın babası da Mâh’dır.

   İbni Âbidîn, allâme Şâmî ve onun hocası İmâm-ı Suyûtî gibi bir çok âliminifâde ve tesbitlerine göre; Allah Rasûlü’nün (s.a.v): “Ümmetimden biri Dîni canlandırır. Bid’ati öldürür. Adı Nu’man bin Sâbittir. Âdem (aleyhisselâm) benimle öğündüğü gibiben de ümmetimden ismi Nu’man, künyesi Ebû Hanîfe olan bir zât ile öğünürüm.O ümmetimin ışığıdır.”mübârek sözünde ifâde buyurulan zât, İmâm-ı Â’zam Ebû Hanîfe (r.h.) olup, Hicrî 80 (m. 699) senesinde Kûfe’de dünyaya gelmiş, 150 (m.767 senesi 6 Mayıs günü) Bağdat’ta şehid edilmiştir.

   İmâm-ı A’zam Hazretlerinin dedesi Zûta, Eshâb-ı Kirâm’dan oluşan İslâm ordularının İran, Horasan ve Irak’ı fethettikleri sırada esir düşmüş ve Teym kabîlesine mensup Teymullah bin Sâlebe’nin kölesi olmuştur.

   Fakat sonradan âzad edilerek hürriyetine kavuşmuş olan Zûta, ikâmet etmekte olduğu Kâbil (Bâbil)’den Kûfe’ye hicret etmiştir.

   İmâm-ı A’zam’ın (r.h.) torunu Hammad’ın anlattığına göre; “Dedesi Sâbit (İmâm-ı A’zam’ın (r.h.) babası) Müslüman olarak dünyaya gelmiş, iyi yetişmiş, ilim sâhibi sâlih bir tüccar olup, Hazreti Ali (k.v.) ile müşerref olmuş, o’na yemek ikramında bulunmuş; kendisi, evladı ve zürriyeti için o mübârek zâtın hayır duâsını almış bir zât’dır”.

   İmâm-ı A’zam (r.h.), Kûfe’de doğmuş, küçük yaşta babası Sâbit’i kaybetmiştir.

   Babası vefât edince, genç yaşta dul kalan annesi; Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) “Bâtın Sarayı Yolu” diye tarif edebileceğimiz, Hicret yolculuğu esnasında Sevr mağarasında Ebû Bekrinis-Sıddîk an zâtıhil ethar hazretlerine öğrettiği tasavvuf yolunnun büyüklerindenSilsile-i Sâdât’ın dördüncü halkasını teşkil eden,o asırdakiVâris-i Rasûl ve Mürşid-i Kâmil’i olan Ca’feri Sâdık (k.s.) Hazretleriile evlenir.

   Dolayısıyla; İmâm-ı A’zam’ın (r.h.) ilerdeki ilmî hayâtınınınilk sağlam temelleri bir Peygamber vârsi Mürşid-i Kâmilin, Ca’feri Sâdık Hazretlerinin tasavvuf terbiyesi altında atılmış, Allah Rasûlü (s.a.v.) ve eshâbının yolu olan sağlam bir akîde (ehl-i sünnet) üzerine binâ edilmiştir.

   İmâm-ı A’zam (r.h.)  küçük yaşta Kur’ân-ı Kerimi ezberleyip hâfız olmuş ve Arapçanın o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahv, şiir ve edebiyâtını da öğrenmiştir.

   Hıfzını tamamladıktan sonra, kırâat (tecvid ve tashîh-i huruf) ilmini, kırâat imamlarından İmâm Âsım’dan tamamlamış  ve Kur’ân-ı Kerîm’i en çok okuyanlardan biri olmuştur.

   Gençliğinin ilk yıllarında Eshâb-ı Kiramdan; Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ebi Evfâ, Vâsile bin Eska, Sehl bin Saîde ve hicri 102’de en son Mekke-i Mükerreme’de vefat eden Ebu’t-Tufeyl Amir bin Vâsile(radıyAllahü anhüm ecmaîn) gibi, Allah Rasûlü’nün (s.a.v) güzîde eshabları ile müşerref olmuş,  bunlardan Hadis-i Şerifler dinlemiştir.

   O zaman Kûfe, Irak’ın büyük şehirlerinden ve önemli ilim merkezlerindendi. Eski medeniyetlerin yatağı olan Irak’ta değişik inançlara ve sapık itikadlara mensup çeşitli kavimler yaşıyordu. Ayrıca i’tikâdı bozuk olan Şia ve Mu’tezile burada ortaya çıkmış, çölde Haricîler türemişti. Diğer taraftan Eshab-ı Kiramla görüşüp onlardan Ehl-i Sünnet i’tikadını ve Din bilgilerini nakleden Tâbiînin büyükleri de orada bulunuyordu. Burada hükümet güçlerini ele geçirmek isteyen fırkalar arasında da çetin bir mücâdele sürüp gidiyordu.

   İmâm-ı A’zam (r.h.) böyle bir muhitte, ilk gençlik yıllarında babası gibi önce ticâretle meşgul olmaya başlar. Bir taraftan da sık sık âlimlerin meclisine gidip onları dinliyordu.

   Bu âlimler kargaşalıkları ve fitneleri ortadan kaldırmak için Ehl-i Sünnet i’tikadını yayıyorlar ve sapık fırkalarla mücadele edip onların bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. Kûfe genellikle bu tip münazaralara sahne oluyor, hatta bu münazaralar meclislerden, çarşıya pazara taşıyordu.

   Henüz çok genç yaşta ve ticâretle meşgul olan İmam-ı A’zam da, ailesinden ve gittiği ilim meclislerinden aldığı Din bilgileriyle bazen münazaralara katılıyor, o’nun sapık fırkalara mensup olanlarla yaptığı münazaralarındaki üstün iknâ kâbiliyeti, keskin zekâsı zamanın büyük âlimlerinin dikkatini çekmişti. O’nun bir cevher olduğunu anlayan âlimler, o’nu ilim öğrenmeye teşvik ederler. O da bu tavsiyelere uyarak ilim öğrenmeye başlar.

   İMÂM-I A’ZAM’IN İLİM HAYATINA ATILMASI

   İmâm-ı A’zam (r.h.) genç yaşta baba mesleği olarak ticaretle meşgul olmaktayken ilim öğrenmeye başlayışınışöyle anlatır.

   “Bir gün zamanın âlimlerinden Şa’bî’nin yanından geçiyordum, beni çağırdı ve bana; “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Ben de; “Çarşıya, pazara!” dedim. “Maksadım o değil, âlimlerden kimin dersine devam ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde devamlı bulunamıyorum” dedim.  

   “İlim ile uğraşmayı ve âlimler ile görüşmeyi sakın ihmal etme! Ben senin zeki, akıllı ve kabiliyetli bir genç olduğunu görüyorum” dedi.

   Onun bu sözü bende iyi bir te’sir bıraktı. Çarşıyı, pazarı bırakıp, ilim yolunu tuttum. Allahü Teâlânın yardımı ile Şa’bî’nin sözünün bana çok faydası oldu.”

   İmam-ı Şa’bî’nin tavsiyesinden sonra ilme sarılıp, ders halkalarına devam etmeye başlayan İmam-ı A’zam (r.h.) önce kelam ilmini, iman ve i’tikadı ve münazara bilgilerini Şa’bî’den öğrenir. Kısa zamanda bu ilimlerde parmakla gösterilecek bir dereceye ulaşır.

   Daha sonra, devrin büyük fıkıh âlimlerinden Hammad bin Ebi Süleyman’ın (r.h.) ders halkasına katılarak fıkıh ilmine başlar. O’nun derslerini takip ederken huzurunda gayet edepli oturur, söylediği her şeyi ezberlerdi. Hocası talebelerini müzakere yoluyla yoklama yapınca, onun dersleri ezberlediğini görürdü ve “benim yanımda ders halkasının başına Numan’dan başka kimse oturmayacak” derdi.

   İmam-ı A’zam’ın (r.h.) hocası Hammad  (r.h.), fıkıh ilmini İbrahim Nehai’den, bu da Alkame’den, Alkame de Abdullah bin Mesud’dan, bu da Peygamber Efendimizden (s.a.v.) öğrenmiştir.    İmam-ı A’zam (r.h.); hocasıHammad’ın (r.h.) derslerine yirmi sekiz yıl devam edip emsalsiz bir dereceye ulaştı, öyle ki; daha ders aldığı sırada fıkıhta tanınıp meşhur oldu.

   Hocası Hammad’ın (r.h.) dersine devam ettiği sırada sık sık Hicaz’a gidip Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de çoğu Tâbiînden olan âlimler ile görüşmüş, onlardan hadis rivâyeti dinlemiş ve fıkıh müzakereleri yapmıştır.

   Ayrıca; Ehl-i Beyt’ten Zeyd bin Ali ve Muhammed Bâkır’dan (r.a.) da ilim öğrenmiştir.

   Muhammed Bâkır (k.s.) ona bakıp; “Ceddimin Dînine âit hükümleri bozanlar çoğaldığı zaman sen onu canlandıracaksın, sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın. Şaşıranları doğru yola çevireceksin. Allahü Teâlâ yardımcın olacak!”buyurmuştur.

   İMÂM-I A’ZAM’IN (R.H.) İLİM KAYNAKLARI

   İmam-ı A’zam (r.h.), başta Eshab-ı Kiramın büyüklerinin ilim silsilesinden olmak üzere dört bin kişiden ilim öğrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaşmıştır. Şöhreti her yere yayılıp zamanında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, âlimler, üstün kimseler onu hep methetmiş, övmüştür.

   İmâm-ı A’zam (r.h.) “İlmi kimden aldın?” diye soranlara şu cevabı vermiştir:

   “Hazret-i Ömer’den ilim alanlar vasıtasıyla Hazret-i Ömer’den; Hazret-i Ali’den ilim alanlar vasıtasıyla Hazret-i Ali’den; Abdullah bin Mesud’dan ilim alanlar vasıtasıyla da Abdullah bin Mesud’dan aldım.”

   Eshab-ı Kiramdan İbni Abbas’ın ilmini, Mekke fakîhi Ata bin Ebi Rebah’tan ve İkrime’den, Hazret-i Ömer ve onun oğlu Abdullah’tan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer’in âzatlısı Nâfi’den öğrenmiş, böylece Eshab-ı Kirâmdan İbni Mes’ûd (r.a.) ve Hazret-i Ali’den (k.v.) nakledilen ilimleri de, buluşup görüştüğü Tâbiîn âlimlerinden öğrenmiştir.

    İmam-ı A’zam’ın (r.h.) hocası Hammad bin Ebi Süleyman vefat edince, hocasının talebeleri, arkadaşları ve halkın ileri gelenleri onun yerini dolduracak âlimin, ancak İmam-ı A’zamın olduğunu görerek, ısrarla hocasının yerine geçmesini istediler. “İlmin ölmesini istemem!” buyurup, ilim kürsüsüne oturdu. Hocası Hammad’ın yerine müftü oldu ve talebe yetiştirmeye başladı.

   İmam-ı A’zam (r.h.), hocası Hammad’ın yerine geçince, ilmi, vakarı, üstün tevazuu, takvâsı, tatlı sözleri ve güler yüzüyle herkes tarafından sevilen ve Dîni meselelerde insanların bütün müşkillerini çözen yegâne müracaat kaynağı oldu.

   Irak, Horasan, Harezm, Türkistan, Faris diyarı (İran), Hind, Yemen ve Arabistan’ın her tarafından gruplar halinde gelen talebeler, fetvâ isteyenler ve dinleyicilerle etrafı dolup taşıyordu.

   İmam-ı A’zam’ın (r.h.) meclisinde halk tarafından sorulan suallerin cevaplandırılması ve talebeler için verilen muntazam dersler olmak üzere iki türlü müzakere yapılırdı.

   Her gün sabah namazını, camide kılıp öğleye kadar sorulan sualleri cevaplandırır, fetva verirdi. Öğleden sonra kaylûle (öğle vakti bir miktar uyuma) yapıp,  sonra yatsıya kadar talebelere ders verirdi. Yatsıdan sonra evine gidip biraz dinlenir, sonra tekrar camiye gelip sabaha kadar ibadet ederdi.

   Sorulan suallere cevap vermeden önce, mesele aleni (açık) olarak müzakere edilir, talebeleri suali cevaplandırmaya çalışırdı. Meselenin müzakeresi bittikten sonra, kendisi yeniden ele alıp gerekli düzeltmeleri yapar ve konuyu iyice izah ve tasvir ettikten sonra cevaplandırırdı. Cevapları verildikten sonra da fetvayı bizzat söylemek sûretiyle ve anlaşılır ifadelerle talebelerine yazdırırdı. Bu yazılar daha sonra fıkıh kâideleri hâline gelmiştir.

   Talebelerine verdiği muntazam dersleri ise çok mükemmel bir usul ile yürütürdü. Bir taraftan fıkhın eski hadiselere ait bilinen hükümleri takrir edilir (anlatılır) ve müzakere yapılır, diğer taraftan yeni hadiselere ait hükümler bulunurdu.

   Geçmiş ve yaşanmakta olan hadiselerin hükümleri takrir edilirken, bunlara benzeyen veya aynı cinsten olup da gelecekte vukû bulabilecek hadiselere ait hükümler de araştırılıp bulunurdu.

   Dolayısıyla İmam-ı A’zam’ın (r.h.) derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan hâlin meselelerinden başka, geleceğe ait meselelere geçilmiş ve fıkhın küllî (genel) kâideleri tespit edilmiştir.

   İmam-ı A’zam hazretlerinin ders halkasında çözülen fiilî ve nazarî fıkhî meselelerin sayısı altıyüzbin’i aşmıştır.

   Bunların içinde, fıkıh ilminin anlaşılmasına yarayan sarf, nahv ve hesaba (fen ilimlerine) ait öyle ince meseleler de vardır ki, onların meydana çıkarılması ve çözülmesinde Arap dilinin ve cebir ilminin mütehassısları dahi âciz kalmışlar, hayranlıklarını ifâde etmişlerdir.

   İmam-ı A’zam hazretlerinin ders halkasındaçözülen fıkhi meseleler cinslerine göre kısımlara (kitaplara), kısımlar da çeşitlerine göre bab ve fasıllara ayrılmıştır.

   Başta tahâret bahsiyle ibadetler, münâkehat, muâmelât, hudûd (had cezaları), ukûbât, sulh, cihad ve devletler hukûku, ferâiz, yani mi’ras hukûku olmak üzere sıralanarak fıkıh ilmi düzenlenmiştir.

   Böylece İmam-ı A’zam (r.h.), fıkıh ilmini ilk defa kollara ayırıp her şû’benin bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usuller koymuş, Ferâiz ve Şurût kitaplarını yazmıştır.

   Ayrıca Eshab-ı Kiramın (aleyhümür-rıdvân), Peygamber Efendimizden (s.a.v.) naklen bildirdiği iman, i’tikad bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi. İlmi Kelam, yani iman bilgileri mütehassısları yetiştirdi. İmâm-ı Matüridî(r.h.) ondan gelen kelam (akâid) bilgilerini kitaplara yazmış ve mezhebini bu ilimler üzerine binâ etmiştir.

   İmam-ı A’zam’ın (r.h.), yetiştirdiği talebelerin adedi dört bine ulaşmış olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiş, içlerinden kırk kadarı ictihad (müctehid) derecesine çıkmıştır.

   Talebelerini o kadar mükemmel yetiştirmişti ki, başkalarının uzun zamanda buldukları hükümleri onlar kısa zamanda bulurdu. Onun ders usûlünü ve talebelerini görmek için gelen, aralarında Tâbiînin büyüklerinin de bulunduğu ilmî bir heyet onların bu üstünlüğünü, başarısını görerek büyük bir memnuniyetle ayrılmışlardır.

   İmam-ı A’zam (r.h.) ilimle bukadar yoğun bir şekilde meşgul olurken bir taraftan da ticaretine devam ediyordu. Öyle ki, talebelerinin ihtiyaçlarını kendi kazancından karşılardı. Talebelerine son derece şefkatli davranır, onların ilimde iyi yetişmeleri için büyük titizlik gösterirdi. Talebelerine; “Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün tesellisisiniz” buyururdu.

   Hocasının makâmına oturduktan sonra geçen otuz yıllık müddet içinde verdiği derslerinde yetişen talebelerinin herbiri o zaman çok genişlemiş olan İslâm dünyasının her tarafına yayılarak müftilik, müderrislik, kâdılık gibi muhtelif vazifelerle büyük hizmetler yapmak suretiyle Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yaşayarak eshâbına öğrettiği  yol olan Ehl-i Sünnet itikadını ve fıkıh ilmini her tarafa yaymışlar ve bu hususta kıymetli kitaplar yazmışlardır. 

İMÂM-I A’ZAM (R.H.) HİCRÎ İKİNCİ ASRIN MÜCEDDİDİ OLMUŞTUR

   İmâm-ı A’zam (r.h.), Allahü Teâlânın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlim idi.

   Dinden soranlara İslâmiyet’i dosdoğru şekliyle bildirir, ta’viz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi.

   İslâmiyet’in, Müslümanlardan doğru bir i’tikad (Ehl-i sünnet i’tikadı), doğru bir amel ve güzel bir ahlak istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş yolunu anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği talebeleri ve kitapları asırlar boyunca gelen bütün Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber olmuştur.

   O’nun kitaplarına, ders halkasına ve fetvâlarına herhangi bir siyasî düşünce ve güç, nefsânî arzu ve menfaat, şahsî dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar aslâ girmemiştir.

   İmam-ı A’zam (r.h.), İslâm Dînine yaptığı bütün bu hizmetleriyle İslâmiyet’i iman, amel ve ahlâk esasları olarak bir bütün halinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslâm Dînini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrana uğratmış, önce i’tikadda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde Allahü Teâlânın rızasına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece, ikinci hicri asrın müceddidi (Dînin yeniden yayıcısı) ünvânını almıştır.

   HADİS-İ ŞERİFLERDE İMÂM-I A’ZAM (R.H.)

   Buharî ve Müslim’in kaydettiğine göre; Peygamber Efendimiz (s.a.v.):  “İman, Süreyya yıldızına çıksa, Faris oğullarından biri elbette alıp getirir” buyurmuşlardır. İslâm âlimleri, bu Hadis-i Şerifin İmâm-ı A’zam (r.h.) hakkında olduğunu bildirmiştir.

   Yine Buharî ve Müslim’de kaydedilenbaşka bir Hadis-i Şerifte; Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır (yani Eshab-ı Kiramdır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yani Tabiîndir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir (yani Tebe-i tâbiîndir)”  buyurmuşlardır.

   Ulemânın ittifâkıyla; İmâm-ı A’zam (r.h.) bu Hadis-i Şerifle müjdelenen Tâbiînden ve onların da en üstünlerinden biridir.

   Ayrıca; Hayrât-ul-Hisân, Mevduât-ül-Ulum ve Dürr-ül-Muhtar gibi eserlerde  yeralan Hadis-i Şeriflerde Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır.

   “Âdem (aleyhisselâm) benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Nu’man, künyesi Ebû Hanîfe’dir. O, ümmetimin ışığıdır.

   Peygamberler benimle öğündükleri gibi, ben de Ebû Hanîfe ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.

   Ümmetimden biri, İslâmiyeti canlandırır. Bid’atleri öldürür. Adı Nu’man bin Sâbit’tir.

   Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebû Hanîfe zamanının en yükseğidir”.(Sadaka rasûlüllah)

   İMÂM-I A’ZAM HAZRETLERİNİN BİR KERÂMETİ

   En büyük talebelerinden İmâm-ı Ebû Yusuf (r.h.) anlatır.

   “Babam vefât ettiği zaman ben küçüktüm. Annem sanat öğrenmem için beni bir terzinin yanına vermişdi. Ben terziyi bırakıp İmâm-ı A’zamın ilim meclisine devâm ettim. Uzun bir zaman geçmişti. Annem hocama gelip; “Bu çocuğun senden başka üstadı yok mudur? Ona kendim bakıyorum, o bir yetimdir.” dedi.

   Hocam; anneme: “Vâlide!Sen onu kendi hâline bırak! O, burada tereyağı, fıstık, badem ezmesi yemesini öğreniyor.”dedi.

   Bunun üzerine annem dönüp gitti. Ben ise daimâ hocamın yanında bulunur, hizmetinden ve meclisinden ayrılmazdım. Böylece Allahü Teâlâ bana ilimden çok şeyler nasip eyledi. Daha sonra bana kâdılık vazifesi verdiler.

   Bir gün Abbasi Halifesi Harun Reşid ile sofrada oturuyordum. Sofraya tereyağı, fıstık ve badem ezmesi getirdiler.

   HalîfeHarun Reşid bana;“Bundan ye, her zaman bize böyle yemek vermezler” dedi.

   Bu söz üzerine ben gayriihtiyâri güldüm. Halîfe Harun Reşid“Niçin gülüyorsun?” dedi. Ben de Hocam, İmam-ı A’zam’ın(rahmetullahi aleyh) anneme söylediklerini anlattım.   Halîfe Harun Reşid bunun üzerine; “Gerçekten ilim insanı yükseltir. İnsanların baş gözüyle göremediklerini o kalb gözüyle görürdü” dedi ve hocama rahmetle duâ etti...

MÜCTEHİD TALEBELERİNİN İFADESİ İLE İMÂM-I A’ZAM’IN (R.H.) YOLU

   İmâm-ı A'zam Hazretlerinin her sözü, her işi, Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler ile idi.

   Nass (Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler) de bulamadığı bir bilgi için, kendi ictihâd edip, kıyas yaptıktan sonra, dört büyük halîfeden (Hazrti Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali radıyAllahü anhüm) birinin  sözünü işitirse, kendi re’yini bırakıp, onların sözüne uygun cevap verirdi. Bütün Eshâb-ı Kirâm için de böyle yapar ve şöyle buyururdu.

    “Nass  olan yerde kıyas ve ictihad yapılmaz. Biz, zarûret olmadıkça kıyas yapmayız. Bir sual sorulduğunda, cevâbı önce Kur'ân-ı Kerimde ararız. Bulamazsak, Hadis-i Şeriflerde ararız. Yine bulamazsak, Eshâb-ı Kirâmın herhangi birinin sözlerinde ararız. Bu sualin cevabını bunlarda da bulamazsak, o zaman kıyas yaparak cevabını buluruz”.

İMÂM-I A’ZAM HAZRETLERİNİN HALÎFENİN KÂDILIKTEKLİFİNE “HAYIR” DEMESİ VE SEBEBİ

   İmâm-ı A’zam (r.h.), Allahü Teâlânın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara İslâmiyet’i dosdoğru şekliyle bildirir, ta’viz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. Bütün zorlamalara rağmen hiç bir zaman hükümet ve siyâset işlerine aslâ karışmamıştır. 

   Ömrü boyunca; Allah ve Rasûlü’nün (s.a.v.) inananlardan “sağlam bir i’tikad (Ehl-i sünnet i’tikadı), doğru bir amel ve güzel bir ahlâk” istediğini bildirmiş, Müslümanlara kurtuluş yolunu anlatarak ışık tutmuş ve rehber olmuştur.

   O’nun ders halkasına ve fetvâlarına herhangi bir siyasî düşünce ve güç, nefsânî arzu ve menfaat, şahsî dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar aslâ girmemiştir.

   İlmi ve zekâsı gibi; zühdü, takvâsı ve verâ-ı da son derece fazla olduğundan, “kulların haklarını hakkıyla gözetmede âdil davranamam, hatâ ederim”endişesi ile, ikinci Abbasi Halifesi Ebû Ca’fer Mansur’un kâdılık teklifini kabul etmemiştir.

   Burada bir husuun altını çizerek ifade etmek gerekir ki; İmâm-ı A’zam Hazretlerinininkâdılık görevini kabul etmek istemeyişi; Hâlîfeye karşı gelmek veya devlete kâdılık yapılmayacağı için değildi.

   Halîfe Mansûr, İmâm-ı A’zam Hazretlerine kâdılık teklif eder. Büyük İmam; “Ben kâdılık yapamam” buyurur.

   Büyük İmâm’ın (r.h.) “Ben kâdılık yapamam”cevâbına sinirlenen Halife Mansur:“Yalan söylüyorsun.” deyince, İmâm-ı A’zam Hazretleri son noktayı koyar.

   “Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kâdı olmaz. Doğru söylüyorsam, doğru söylediğim için kâdılık yapamam diyorum” buyurur.

   Hılâfet makâmına yakışmayan, ceberût tavırlı biri olan Halîfe Mansur,  İmâm-ı A’zam Hazretlerinin bu cevâbı karşısında âciz kalınca kâdılık görevini kabul etmedi diye, o büyük İmâm’a zulmetti,Bağdat’da zindana attırıp işkence yaptırdı.

   Zulüm ve insafsızlıkta o derece ileri gitti ki, ömrü İslâm’a ve Müslümanlara hizmetle geçmiş o mübârek insana, ilerlemiş yaşına rağmen her gün vurulacak sopa adedinin arttırılması emriniverdi. Sopa adedi yüz olduğu gün, (hicri 150, miladî 6 Mayıs 767)  büyük İmam yıkıldı. Baygın vaziyette yatarken ağzına zehir akıttılar, bu sûretle şehâdet şerbetini içerek Rabbine kavuştu.Rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsia...

   Azîz ve temiz ruhları için  el-Fâtiha...