Allah izin verirse, “kabir hayâtı ve kabir ehlinin durumu” başlığı altında, bir kaç bölüm hâlinde; kabir hayâtı, kabir ehlinin durumu ve dünyâdakilerin kabir ehli (vefat etmiş bulunan anne-baba başta olmak üzere, sevdikleri) için yapacakları faydalı şeylerin, onları sevindirecek en güzel hediyelerin neler olduğu husûsunda Mubir-i Sâdık olan (gaybe, âhiret âlemine âit en güvenilir haberleri getiren, en doğru bilgileri veren) Allah Rasûlü (s.a.v.) ve Peygamber vârisi büyik İslâm âlimlerinin beyanlarına dayanarak ifâde etmeye çalışacağız.

                Kabir hayâtı; fânî (geçici, sona ermeye mahkum) dünya hayâtı ile, ebedî (sona ermeyecek) âhiret hayatı arasında köprü mesâbesinde bir durak olarak ifâde edilebilir.

                Inanan- inanmayan herkes için bilinen bir gerçektir ki, dünya hayatında insan için takdir olunan ömür sermayesi tükenip sayılı nefesler nihâyete erdiği zaman, o kimse dünyada iken yaptığı iyi veya kötü ameller ile nurlandırıp süslediği veya inançsızlığı ve kötü amelleri sebebiyle kendi elleri ile tahrip ettiği kabir evine kavuşacaktır.

                Ölüm diye ifâde edilen, geçici dünya hayâtının sona erdiği andan i’tibaren; vaktini, saatini ancak Yüce Allah’ın bildiği kıyâmetin kopacağı vakte kadar, yine müddetini ancak Yüce Allah’ın bildiği ve dilediği süre zarfında geçecek olan zaman dilimi; Peygamberî ifâde ile: “ya cennet bahçelerinden bir bahçe olarak, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olarak” kabir evinde geçecek tir ki, geçici dünya hayâtı ile, sona ermeyecek ebedî âhiret hayatı arasında bir durak olan bu merhale’ye âlem-i berzah yani kabir hayatı denir.

                Dünya’da mükellef yaşa kadar yaşamış her insan, kabre konulduğunda, arkada bıraktığı dünya hayatında nasıl bir inanç sahibi olduğundan ve ömrünü ne gibi işlerle tamamladığından, (Münker ve Nekir adında iki melek tarafından) suâle tâbi tutulacaktır ki, bu suallere de kabir süâli adı verilir.

                Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) ve Eshâbının (r.a.) yolu üzere Müslüman olmak demek olan, Ehl-i Sünnet i’tikadına göre; Kabir süâli haktır. Kabir süâlinin ve azâb veya mükâfatının hak olduğuna dair bir çok şer’î delil de mevcuttur.

                 Muhbir-i Sâdık olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir mübârek sözünde kabir hayâtı ve suâli hakkında şöyle buyurmuştur.

                 "Mü'min bir kul vefat edip kabrine konulunca bir (vazifeli) Melek gelir ve ona şöyle suâl eder: "Kime kulluk ediyordun?" Yüce Allah,  o kuluna cevab vermesinde nusretini ihsan eder ve O mü'min şöyle cevab verir: "Allah'a kulluk ediyordum."

                (Vazifeli) Melek senin böyle cevap vereceğini zâten biliyorduk der. Sonra: "(Rasûlüllah’ı s.a.v.)'i kasdederek) bu zât hakkında ne söylüyordun? diye sorarlar." O Mü'min: "O Allah'ın kulu ve Rasûlüdür" der.  Artık ona başka bir şey sorulmaz. Bundan sonra o kul Cehennem’e götürülür ve: "Burası senin idi. Fakat Allah (c.c.) seni ondan kurtardı. Onun yerine sana Cennette bir yer verdi." denilir. Cennetteki yerini görünce: "Beni bırakın da gidip âileme müjde vereyim" der. Fakat ona: "Burada kal." denilir. Küfür üzerine ölenler ile, münâfık kabrine konulunca ona da (vazifeli) bir Melek gelir ve azarlayarak: "Neye kulluk ediyordun?" diye sorar. O da: "Bilmiyorum." der.

Melek: "Bilemeyesin, söyleyemeyesin." Böyle cevap vereceğini zâten biliyorduk der. Sonra, (Rasûlüllah’ı s.a.v)  kasdederek): "Şu zât hakkında ne söylüyordun? diye sorar. O münkir de: "Insanların dediği gibi derdim." deyince: "O na ... öyle bir vuruş vurulur ki, insanlar ve cinlerden başka bütün mahlûkat onun feryâdını duyar”.

                İnsanlar olarak unutmamalıyız ki; Dünya hayatında yapacağımız her iyi ve sâlih amel (Rabbimizin lütuf ve rahmeti ile) kabir azabımızın hafiflemesine veya hiç azab görmememize sebeb olacağı gibi, tam aksine işlediğimiz her kötü ve çirkin amel de kabir azâbı görmemize sebeb olacaktır. 

                Nitekim; Rasûlüllah Efendimiz Hazretleri (s.a.v.); Dünyada Mü’min olarak yaşamış, son nefesinde de imanını korumuş ve iman üzere ölmüş günahkar Müslümanlardan, özellikle iki sınıfın şiddetli kabir azabına ma’ruz kalacağını haber vermiştir.

                Kabir azâbına şiddetli olmasına sebeb teşkil eden birçok husus olmakla beraber, özellikle günümüz insanları tarafından dikkat edilmeyen ve en çok işlenen iki çirkin husûsa dikkat çekilmiş, şiddetli kabir azabına sebep olacağına işâret burulmuştur. 

                Bunlardan birincisi bevil sıçramasından (küçük abdest bozarken üzerine sıçraması muhtemel pislikten) sakınmamak, ikincisi gıybet (insanların aleyhinde konuşmak) ve koğuculuk yapmak (insanların arasını bozmak, fitne çıkarmak için laf taşımak, asıllı, asılsız söz getirip, götürmek). 

                Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "Bevilden (ayakta küçük abdest bozarak üzerinize pislik sıçramasından) kaçınınız. Çünkü kabir azâbının ekserisi bevildendir." buyurmuşlardır.

                Bu hususu asr-ı saâdette yaşanmış bir hâdiseyi naklederek delillendirelim.

                Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor. "Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) ile birlikte yürüyorduk. Iki kabrin yanına varınca durdu. Bizde durduk. Birden Rasûlüllah’ın (s.a.v.) hâli ve yüzü değişti. Öyleki gömleğinin kolu titredi.

                Bunun üzerine: "Sana ne oldu Ey Allah'ın Resûlü" dedik. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.): "Benim duyduğumu duymuyormusunuz?" buyurdu. Biz de: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ne oldu?" diye sorduk.

                Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.): "Bu iki adam kabirlerinde küçük bir hatadan dolayı şiddetli azâb görüyorlar." diye cevab verdi.

                Biz: "Nedir o yâ RasûlAllah?" dedik. Rasûlüllah (s.a.v.): "Bunlardan birisi idrardan kaçınmazdı.  Diğeri ise, diliyle insanları incitir ve onların arasında koğuculuk yapardı." Buyurdular. Sonra, bana  iki yeşil hurma dalı getirin buyurdular ve her kabre birer tane diktiler. Biz: yâ RasûlAllah "Bunun onlara faydası olur mu?" diye sorduk. Peygamber Efendimiz (s.av.): "Evet, yeşil kaldıkça onların azâbını hafifletir." buyurdular.

                Bu bakımdan kabirler üzerine yeşil bitki, husûsiyle de ağaç dikmek sünnettir ve kabir ehline menfaatlidir.

                Îzah etmeye çalıştığımız hususları hülâsa edecek olur isek; Eğer insan münkir veya münâfık olarak son nefesini tamamlamış ise hem kabirde hem de daha sonraki Âhiret âleminde ebediyyen İlâhî azâba düçâr olacaktır.

                Eğer Mü'min olarak ömrünü tamamlamış ve Allah'ın rahmet ve mağfireti ile îmânını götürebilmiş usât-ı Mü’minîn (Müslümanların günahkârları) den ise, bu kimse de günahları nisbetinde İlâhî azâba müstehak olacak, cezâsını tamamladıktan sonra Rabbımız'ın kendisi için hazırladığı mükâfâtlara nâil olacaktır.

                İnanç ve itikadımız odur ki; Mü'min bir kimsenin Allâh'ın lütuf ve keremi ile başta Peygamberimiz Efendimiz'in (s.a.v.) şefâati uzması olmak üzere Cenâb-ı Hak'kın kendilerine şefâat selâhiyeti verdiği dostlarının şefâatleri, himmet ve teveccühleri sâyesinde hiç kabir suâli ve azâbı görmemesi veya o suâllere çok kolay bir şekilde cevab verebilmesi de mümkündür.

                Bunun için Yüce Rabbimiz’e her dâim duâ ve niyazda bulunmalı, başta, mâhiyeti kötülükleri emretmek olan nefs-i emmârenin sonra şeytân-ı laîn’in ve şeytanlaşmış insanların şerlerinden Allah’a sığınmalıyız.

                Nitekim, Allah’ın Rasûlü sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.) dahi her namazında: “Kabir azâbından, cehennem azâbından , deccalin fitnesinden (şeytanlaşmış insanlar şerlerinden) Yüce Allah’a sığındığını  görmekteyiz.

                Bu husûsun delîli; Ümmül-Mü’minîn Aişe-i Sıddîka (r.anha)’nın rivâtet ettiği, Rasûlüllah (s.a.v.) her namazın son rekatinde selâm vermeden önce: “Allahım! Kabir azâbından, cehennem azâbından, deccalin fitnesinden, hayat ve ölüm fitnesinden Sana sığınıyorum”... diye duâ ederdi hadis-i şerîfidir.