Asr-ı saâdetten günümüze mezheblerin doğuşu ve gelişmesi ana başlığı altında yaptığımız on makâlelik mütevâzî  çalışmamız’a; “Gerçek Kurtuluş Ehl-i Sünnet vel-Cemâat Mezhebi üzere olmakatır” başlığı ile nokta koyup tamamlarken, neden böyle bir ifâde kullanmak durumunda kaldığımızı da kısaca ifâde etmekte fayda var.

Amerika’daki Türk toplumu içerisinde ön saflarda yer alan (ancak sağlam bir Dînî bilgi altyapıları olmadığını yakînen bildiğimiz) bazı insanların, halka açık bir takım toplantılarda,  Dînî konulara da girerek, Allah Rasûlü (s.a.v.) ve eshâbının yolunu, Ehl-i Sünnet vel-Cemâat mezhebi adı ile  sistemleştirerek günümüze kadar aynen ve sâlimen ulaşmasını sağlayan büyük müctehidleri (mezheb imamlarını) reddetme ve devre dışı bırakma gayret ve zavallılıklarına şâhit oluşumuzdur.

Bu vesîle ile bir acı gerçeği daha altını çizerek ifâde edelim ki; sağlam bir Dînî bilgi altyapıları olmadığı halde Din ve Dînî değerler üzerinde ileri geri konuşma cür’etini gösteren bu insanlar, maalesef; ehl-i hak’tan görünen bir takım anlı şanlı, ilim adamı ünvanlı kişilerin: “Peygamber  (s.a.v.) zamanında mezheb mi vardı?. Müslümanlığın kitâbı Kur’ân’dır. Aslolan Kur’ân’a uymaktır. Bize Kur’ân yeter. Gerçek İslâm Kur’ân Müslümanlığı’dır.” gibi yaldızlı (inanç noktasından tehlikeli, zararlı hattâ zehirli) ifâdelerinin tesirinde kalmış, iyi niyetli olduğuna inandığımız insanlardır.

Nefsimize ve âhiret hayâtında kurtuluşa ermeyi uman Mü’minlere önemle hatırlatırız ki; en önemli vazîfemiz; neye, nasıl inanacağımızı iyi bilmek, Allah-ü Teâlâ’nın: “işte bu, Benim dosdoğru yolumdur” buyurduğu Sırât-ı Müstekîm yani Ehl-i Sünnet vel-Cemaat yolu üzerinde yürüyerek, kâmil bir iman ile Yüce Rabbimize kavuşabilmektir.

Unutulmamalıdır ki; kendilerini Dînî ilimler sahasında otorite zanneden ünvan sâhipleri tarafından yeni ve modern (aydın) bir fikir gibi takdim edilen “Kur’an Müslümanlığı, Kur’ândaki Islâm” gibi yaldızlı ifâdeler aslında yeni yani günümüze mahsus değildir.

Rasûlüllah’dan (s.a.v.) sonraki zamanlarda başlayarak tarihin seyri içerisinde bu  gibi yaldızlı ifadelerle, insanların kafasını karıştırıp, i’tikâdlarına leke getirmek isteyenler olmuş, ve bunların olacağı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.)  mûcize ifâdeleri ile haber verilmişdir de.

Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) o mu’cizevî ifâdelerini zikretmeden evvel,  Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) irtihâlinden sonra (eshâb-ı kirâm’dan bazı zatların hâlâ hayatta olduğu dönemlerde) ortaya çıkmış ve yaşanmış bir hâdiseyi nakledelim.  

Bâzı münâfıkların (gizli inkârcıların) veya bir takım menfeatler karşılığında! İslâm düşmanlarının zehirli fikirlerinin savunucuları durumuna düşmüş insanlar tarafından, sünnet’in (Rasûlüllah’ın uyugulamalarının) devre dışı bırakılması gayretleri çerçevesinde; “Peygamber de bir insandı, o da hatâ yapabilir. Kur’ân’da varsa doğrudur. Sen bana Kur’ândan haber ver .” gibi zehirli fikirler ortaya çıkmıştı.

Bir defasında, sapık fikirlerin te’sirinde kalanlardan biri, eshâb-ı kirâm’dan Imrân bin Husayn (r.a.)’a “Peygamber de bir insandı, o da hatâ yapabilir. Kur’ân’da var mı, sen ondan haber ver.” deyince.  O mübârek zat: “Sen son derece ahmak birisin. Kur’ân-ı Kerîmde, beş vakit namazın nasıl kılınacağını, zekâtın nasıl verileceğini görebiliyor musun?

Allah-ü Teâlâ  Kitâbında bunları farz kılmış, Rasûlullah (s.a.v.) ise, Kur’ân âyetlerini tefsîr etmiş (Dînî vazife ve vecîbelerin nasıl yapılacağını  göstermiş, yaşayarak öğretmiş) tir.”  diye cevap vermiştir.                

Yine unutulmamalıdır ki; Allah’ın son hak Dini, İslâm’ın bütün hükümlerini, (Sünneti devre dışı bırakarak) Kur’ân-ı Kerîm’de bulma gayreti içine girmek, (Kur’ân-ı Kerîm kendisine indirilmiş olan Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) ve Dinlerini bizzat O’ndan öğrenen güzîde eshâbının uyugulamalarını) yok saymaktır ki, tıpkı bir binayı tek direk üzerine oturtmaya benzer.              

Halbuki Kur’ân-ı Kerîm ile Hadîs-i Şeriflere baktığımızda, her ikisini de aynı yerde buluyoruz.

Her ikisi de vahye dayanmaktadır. Aralarındaki fark şudur; Cebrâil (a.s)’in okuması ve getirmesiyle olana Âyet-i Kerime- Kur’ân-ı Kerîm, Cebrâil (a.s)’in işâretiyle olana Hadîs-i Kudsî, Cebrâil (a.s)’in vâsıtası olmadan, Allah tarafından Peygamber Efendimizin kalbine ilhâm edilene de Hadîs-i Şerîf diyoruz.           

“Peygamber de bir insandı, o da hata yapabilir. Kur’ânda var mı, sen ondan haber ver” diyenler ile, “Kur’andaki Islâm, Kur’ân Müslümanlığı” gibi gibi yaldızlı ifade ve suallerle, insanların kafasını karıştırıp, itikâdına leke getirmek isteyenlerin çıkacağını haber veren İbni Mâce’nin kaydettiği o mucizevî  hadis-i şerifte Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır. “Benim sözlerimden bir söz rivâyet edilirken, (bir hadîsim okunup anlatılırken) koltuğuna yaslanıp şöyle söyleyen bir adamın çıkması yakındır: 

 (O gün) Önümüzde Allah (c.c)’ın kitabı var. Onda helâl olarak bulduğumuzu helâl, haram olarak bulduğumuzu da haram kabûl ederiz. (Yânî Kur’an bize yeter, başka bir şeye lüzûm yok diyecekler).  Ey ümmetim size söylüyorum! dikkat edin ve gözünüzü açın, Rasûlullah’ın haram kıldığı, Allah’ın haram kıldığı gibidir.” buyurmuşlardır.

Tarihî gerçekler ve belgeler gösteriyor ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hayatı ve verdiği kararladaki tatbikatı şöyleydi.                

Hazreti Peygamber (s.a.v.) bir mesele ile karşılaştığı zaman, önce Cenâb-ı Hak’tan gelecek olan vahy-i zâhir’i (açık hükmü) beklerdi. Bu, âyet-i kerîme, hâdis-i kudsî veya hâdis-i şerîf şeklinde olabilir. 

Vahy-i zâhir gelmeyecek olursa, kendi ictihâdıyla amel ederdi. Eğer ictihadında (verdiği kararda) bir zelle sâdır olur, yaptığı iş isabetsiz olursa, ânında îkâz olunurdu. Dolayısıyla Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in yapmış olduğu ictihatları, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından tasdik olunmuş olur. 

İnananlar için “yegâne kurtuluş yolu Ehl-i Sünnet vel- Cemâat yolu-Mezhebi üzere olmaktır” sözünün delili;  Allah Rasûlü’nün (s.a.v.)  “Fırka-i nâciye- kurtuluşa erecek olanlar, Benim ve eshâbımın yolu üzerine olanlardır” mübârek sözüdür.                 

İmâm-ı Tirmzî rahimahullah’ın sahîhinde îman bahsinde kaydettiğine göre; Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir gün eshabına sohbet ederlerken: “İsrailoğulları yetmiş iki fırka’ya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yakında yetmiş üç fırka’ya ayrılacaktır. Bunların hepsi Cehennemde’dir. Bir tânesi müstesnâ (bir fırka, doğrudan cennete gidecektir)..”  buyurmuştu.

Ashâb-ı kirâm;”Yâ RasûlAllah! O fırka-i nâciye- kurtuluşa erecek olanlar kimlerdir” diye sorunca: Allah’ın Rasûlü (s.a.v.): “Benim ve eshâbımın yolu üzerine olanlardır.” buyurdular.            

Burada bir husûsa açıklık getirmek icâbeder. Şöyleki; İnanç bakımından, Ehl-i Sünnet’in dışında kalan, bilhassa imâmet, şefâat, rü’yetullah ve kabir suâli gibi hususlarda, Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in söz ve uygulamalarını kabul etmeyerek, Sünnetin geriye bırakılıp aklın ön plana çıkarılmasını savundukları için bid’at fırkaları olarak kabul edilen (Haricîler, Şîa, Kaderiyye, Cebriye ve Mu’tezile, Selefiyye ve benzeri) adı ne olursa olsun “fırak-ı dâlle- sapık fırkalar ın” hepsi İslâmî fırkalardır.

Binâenaleyh; Ehl-i Sünnet akîdesine göre; fırak-ı dâlle mensupları bütünü ile tekfir edilemez, yani bu fırkalara mensup olanlar “kâfir”dir denilemez.

Ancak, Hadîs-i Şerifte dikkat edilmesi îcâbeden çok önemli bir husûs vardır. Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) “Biri hâriç tamâmı cehennemdedir” sözünün mânâsı: îtikâdî bozukluğu küfre varmamış ise, “î’tikâdındaki bozukluk sebebiyle cehennem ateşinde temizlendikten, cezasını çektikten sonra,  cennete girecektir”  demektir.

Fırka-i Nâciye, Ehl-i Sünnet vel-Cemâat inancına sâhip olan Müslümanlar ise, itikâdları sebebiyle cehennem’e girmeyeceklerdir.

Ancak, ibâdât-u tââtında, Allah’a karşı yerine getirmekle mükellef olduğu kulluk vazifelerinde kusur işlemiş, afv ve şefâata da mazhar olamamış iseler, ameldeki noksanlıkları sebebiyle, ebedî olarak kalmamak üzere cehenneme girebilirler. Peygamber vârisi büyük âlimlerden İmâm-ı Rabbânî (k.s.): “İ’tikâttaki lekeyi, cehennem ateşinden başka hiçbir şey temizleyemez, isterse o kimse âbid, zâhid (haramlardan sakınan, dünyaya önem vermeyen ibâdet ehli biri) olsun”...buyurur...          

Özetlerek tekrar ifâde etmek gerekirse; Allah’ın kitâbı Kur‘ân-ı Kerîm’in tam ve doğru olarak anlaşılabilmesi için Sünnet (Allah Rasûlünün sözleri, yaşantısı ve Allah’ın emir ve yasakları hakkındaki açıklamaları), Sünnetin doğru anlaşılması için de, ışığını Rasûlüllah (s.a.v.)’dan alan, her bireri birer hidâyet yıldızı olan, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yolunu, sünnetini, (mezhebini)  yaşayarak muhâfaza  eden Eshâb-ı Kirâm çok önemlidir.  

Allah Rasûlü (s.a.v.) ve Eshâbının yolu yani “Ehl-i Sünnet vel- Cemaat” yolunun anlaşılması için, sonra gelen Müslümanlara doğru olarak aktarılması, kıyâmete kadar gelecek Müslümanların Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) ve O’nun ashâbının yolu üzere devâm etmelerini sağlayacak esasların belirlenip, hükme bağlanması, Dîni meselelerin aslına uygun olarak kayıt altına alınması için ictihâd etmek (olanca gayretlerini ortaya koymak) sûretiyle Allah’ın Dînine büyük hizmet emiş olan Mezheb İmamları da çok önemlidir.

Bu tertibe göre inanmak ve yaşamak, Allah Rasûlü sallAllahü aleyhi vesellem’in, “fırka-i nâciye-kurtuluşa erecek topluluk”  buyurarak müjdelediği fırka’dan olmakdır.

Işte gerçek Islâm inancı ve Müslümanın takip etmesi gereken yegâne kurtuluş yolu, doğru yol budur... 

Cenâb-ı Hakk’tan hâlisâne niyazımız: bizleri ve bütün inanaları; Yüce Peygamberimiz (s.a.v.) ve  güzîde eshâbının yolundan “Ehl-i Sünnet vel Cemâat yolu olan” sırât-ı müstakîminden ayırmasın... Âmin...