Peygamber (s.a.v.) zamanına mezheb ve tarîkat mı vardı? Müslümanlığın kitâbı Kur’ân ortada!. Mezhebler de, tarikâtlar da sonradan yudurulmuştur!. ,

Bunlara ihtiyaç yoktur! Müslüman Kur’ânı okur, Kur’ân’a göre yaşar ve hareket eder!. gibi soru ve sözlerle Müslümanların saf akîdelerini karıştırmak isteyenler başta olmak üzere; her Müslüman bilmelidirler ki; asr-ı saâdet’de yani Rasûlüllah’ın (s.a.v.) nurlu hayâtı zamânında da, hulefâ-i râşidîn (dört büyük halife) zamanında da ictihad-mezheb de vardı, tarikat’da vardı.

Mezheb’in ta’rif ve sistemleşme zarûret ve tarihine geçmeden önce; “Mezheb İslâm’a sonradan sokulan, aslı Din’de olmayan, sonradan uydurulan bir şey midir?” Yoksa, “Müslüman’ın yaptığı zaman nelerin lehine, nelerin aleyhine olacağı şeyleri öğrenip, Dînini doğru anlamasını ve yaşamasını sağlayan bir sistem (mes'eleler ve hükümler topluluğu) mu dur?” sorularına açıklık getirmek icâbeder.

Mezheb: büyük Din müctehidleri’nin (bütün İslâmî ilimlere vâkıf olarak âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerden herhangi bir şer’î hükmü çıkarabilen, kıyas yapabilen, bununla beraber Mevhibe-i İlahî- Allah vergisi olan ledünnî ilme de mazhar olmuş büyük İslâm âlimleri)’nin “Edille-i Şer'iyye- Dînî Deliller olan; Kitâp, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ’dan çıkardıkları ve Müslümanların istifâdelerine sundukları mes'eleler ve hükümler topluluğu demektir.

Bu ta’rifden anlaşılacağı üzere; mezheb Müslüman’ın yaptığı zaman nelerin lehine, nelerin aleyhine olacağı şeyleri  kaynağından (Edille-i Şer’iyye’den) öğrenip, Dînini doğru anlamasını ve yaşamasını sağlayan mes'eleler ve hükümler topluluğu olduğu açık ve netdir.

Mezheb’in manâsını, Müslümanın amel cihetinden lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesi, yapması gerekenleri yaparak, kaçınması gerekenlerden de uzak durarak Dînini doğru olarak yaşaması için önem ve faydasına işâret ettikten sonra; altını kalın çizgilerle çizerek ifâde edelim ki; (inananlar için) gerçek mânâda İslâm inancına sâhip, iyi bir  Müsüman olmak, Dîn-i Celîl-i İslâm’ın sâhibi olan Yüce Allah katında makbul (geçerli, değerli) bir imân sâhibi kabul edilmek için; Allah’ın Rasûlü Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) ve haklarında: “Eshâbımın her biri birer hidâyet yıldızıdır. Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz”  buyurduğu eshâb-ı kirâm’ın yolu demek olan“Ehl-i Sünnet vel Cemâat”  yolu (Mezheb’i) üzere bulunma mecbûriyeti vardır.

ASR-I SAÂDET’DEN BİR İCTİHAD ÖRNEĞİ

Rasûlüllah sallAllahü aleyhi vesellem; Muaz ibni Cebel’i (radıyAllahü anh) Yemen’e Vâli olarak tayin buyurmuştu.              

Onu yolcu ederken; “Yâ Muâz! Ne ile hüküm edersin? Diye sordular. “Kitap ile hüküm edeceğim, onda bulamazsam, sünnet ile hüküm edeceğim. Onda da bulamazsam ictihâdımla hüküm edeceğim” diye cevap verince; Rasûlüllah  (s.a.v.) çok memnun oldular ve: “Allah-ü Teâlâ’ya hamd olsun ki; Rasûlünün elçisini Rasûlünün râzı olacağı şeye muvaffak buyurmuşlar.” buyurarak hem memnûniyetlerini izhâr, hem de Hazreti Muaz’ın (r.a.) (âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerde bulamadığı konularda) kendi ictihâdına göre hareket etmesinin doğru olacağını tasdik buyurmuşlardır.

Bu durum, Asr-ı Saâdet’de, ibâdetler husûsunda ve muâmeler ile cezâlar gibi İslâm hukûkunu oluşturan mes’eleler husûsunda ictihad’ın varlığının açık bir delîlidir.

TÂBİÎN DEVRİ VE MEZHEBLERİN DOĞUŞU            

Peygamber Efendimiz’(s.av.) den sonra, Hulefâ-i Râşidîn (dçrt büyük halîfe) ve tâbiîn devrinin ilk yıllarında, sohbet-i Nebî (ve sohbet-i sahabî) hürmetiyle, Müslümanların i’tikadlarının temiz olması, ihtilafların az ve kendisine mürâcaat edilebilecek müctehid (mezheb imâmı) seviyesinde ilim ehli kimselerin çokluğu sebebiyle, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i bid’at hakkındaki hükümlerin neler olduğunu bildiren ilimlerin tertibine, mezheblerin te’sîsine (kurulmasına) ihtiyaç olmamıştır.

Ancak, fitnelerin çoğaldığı, bid’atların arttığı, eimme-i Dîn üzerine zulmün gâlip geldiği sonraki devirler için ise, bu ilimlerin tertip edilmesi, Dînin hükümlerinin yazılı hâle getirilmesi yani Mezheblerin kurulması zârûri hâle gelmiştir.            

Binâenaleyh, Selef-i Sâlihîn ulemâsı denilen tabiîn yani Eshâb-ı Kirâm’dan sonra gelen devrin âlimleri, sâadet asrından hemen sonraki devirlerde, Rasûlüllah sallAllahü aleyhi vesellem ve eshâbının üzerinde bulunduğu inanç yolunu, Dînî hayatı yaşayış usullerini tesbit etmişler ve Dîne sokulmak istenen bozuk inançları reddederek, tertemiz ve sağlam bir inanç yolunu, Ehl-i Sünnet vel-Cemâat yolunun esaslarını yazılı hâle getirerek günümüze kadar intikal ettirmişler, sâlimen ulaştırmışlardır.

MEZHEBLERİN DOĞUŞUNDA İMAM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE’NİN (R.H.) ROLÜ VE ÖNCÜLÜĞÜ

Amelî bir hak ve ilk mezheb olan Hanefi mezhebinin İmâmı (kurucusu, esaslarını  tesbit ederek hükümlerini koyucusu), İmâm-ı Şâfiî’nin (r.h.) ifâdesi ile: “İslâm Fıkhı ve Hukûku’nun babası” kabul edilen İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.h.) Hazretleri olduğu gibi, İ’tikad’da Hak Mezheb olan “Ehl-i Sünnet vel-Cemâat” mezhebinin teşekkülünde de müstesnâ bir yeri bulunan ilk kurucusu ve selef-i sâlihîn ulemâsının reisi, en büyüğü, mezheb imamlarının da imâmı, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe rahimahullah Hazretleridir.

İmâm-ı A’zam (r.h.), başta Eshâb-ı Kirâmın büyüklerinin ilim silsilesinden olmak üzere, dört bin kişiden ilim öğrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaşmıştır.                          

İmâm-ı A’zam Ebu Hanife rahimahullah Hazretleri, İslâm Dînine yaptığı hizmetleriyle; İslâmiyet’i iman, amel ve ahlâk esasları olarak bir bütün hâlinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara en güzel ve iknâ edici şekilde cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve yaldızlı laflarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslâm Dînini bozabilmek ümidine kapılanları hüsrâna uğratmış, önce i’tikad’da (Rasûlüllah ve eshâbının inancı üzere) birlik ve berâberliği sağlamış, ibâdetlerde, günlük işlerde Allahü Teâlâ’nın rızâsına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tespit etmiş ve ikinci hicrî asrın müceddidi (Dînin yeniden yayıcısı) ünvânını almıştır.

Hanefi mezhebinden sonra kurulan bir hak mezhebin kurucusu İmâm-ı Mâlik (r.h.); “Ebû Hanîfe İslâm’da 60 bin, (Hatîb-i Harzemî’nin rivâyetine göre 63 bin) mesele çıkarıp, ortaya koymuştur. Bunların 32 bin’i ibâdetlere dâir, geride kalan 31 bin’i de muâmelâta dâirdir.

Eğer İmâm-ı A’zam Ebu Hanife bu meseleleri ortaya koyup, ictihadda bulunmasaydı bütün insanlar sapıklıkta kalırdı.” demiştir.

EHL-İ SÜNNET VEL-CEMÂATİN MEZHEBLERİ

Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) ve Eshâbı’nın i'tikad (inanç) ve ameli üzere olanların yolu demek olan “Ehl-i Sünnet vel-Cemâat” e mensup bulunan Müslümanların i'tikad’da ve amel’de olmak üzere iki kısım mezheb’i vardır.

İ'tikad’da hak mezheb tek olup, kurucuları; İmâm-ı Ebû Mansûr Mâtüridî  ve  İmâm-ı Ebü'l Hasen-el Eş'ârî rahimahümAllah hazretleridir.

İmâm-ı Ebû Mansûr Muhammed Mâturidî Hazretleri, hicrî 280 (M.894) tarihinde Türkistan'da, Semerkant şehrinin Mâturid köyünde dünyaya gelmiş ve 333 (M.945) tarihinde Semerkant'da vefât etmiştir. 

İmâm-ı Ebü'l Hasen-el Eş'ârî Hazretleri ise, H. 260 (M.873) tarihinde Basra'da dünyaya gelmiş, 324 (M.936) da Bağdat'da vefat etmiştir. 

Ehl-i Sünnet vel-Cemaat inancına mensup Müslümanların başlangıçtan i’tibâren  sâlikleri (takipcileri)  hep bulunduğu için günümüze kadar gelebilmiş ve hâlen devâm eden amel’de mezhebleri dört tane olup, her biri Edille-i Şer'iyye (Kitap, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ) üzerine kurulmuşlardır.

Ehl-i Sünnet vel-Cemaat İnancına Mensup Müslümanların Amel’de Mezhebleri

                1. Hanefî Mezhebi: İmâmı yani kurucusu, İmâm-ı Â'zam Ebû Hanife Nu’man bin Sâbit hazretleridir. Hicrî 80 (M.699) tarihinde Kûfe'de doğmuş, 150 (M.767) tarihinde Bağdat'ta vefât etmiştir.

                2. Mâlikî Mezhebi: Kurucusu, İmâm-ı Malik bin Enes'dir. Hicrî 93 (M.711) tarihinde Medîne-i Münevvere'de doğmuş ve 179 (M.795) tarihinde yine Medîne-i Münevvere'de vefât etmiştir.

                3. Şâfiî Mezhebi: Kurucusu, İmâm-ı Muhammed bin İdrîs-i Şâfiî'dir. Hicrî 150 (M.767) tarihinde Gazze'de doğmuş, 204 (M.819) tarihinde Mısır'da vefât etmiştir.

                4. Hanbelî Mezhebi: Kurucusu, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'dir. Hicrî 164 tarihinde Bağdat'ta doğmuş, 240 (M.780-855) tarihinde yine Bağdat'ta vefât etmiştir.

Bu imamların her biri; “Biz yolumuzda Allah’ın kitâbı, Peygamberimiz (s.a.v)’in sünneti ile sahâbe, tâbiîn ve hadis imamlarından rivâyet olunanlara bağlıyız” diyerek, Allah Rasûlü (s.a.v.) ve güzîde eshâbının yolunda yürümüşler, Islâm âleminde zuhûr eden muhtelif görüşlere karşı, hakkı ve hakîkati müdâfaa ederek, Müslümanların amelî meselelerini halletmişler, tasnîf edip sistemleştirdikleri Dînî hükümler, Ehl-i Sünnet vel Cemâat inancına sâhip Müslümanlar tarafından “amelde hak mezhebler” olarak kabul görmüş ve görmeye devam etmektedir...

Bir Müslüman, Dînî hayâtını bu dört hak mezheb’den herhangi birine uyarak yaşarsa, hak bir mezhebe intisâb etmiş, Allah Rasûlün’ün (s.a.v.) ve mümtaz eshâbının doğru yolu üzerinde bulunmuş olur...

İnanç bakımından, Ehl-i Sünnet’in dışında kalan ve amelde dört hak mezheb’den herhangi birine uymayanlar, (Haricîler, Şîa, Kaderiyye, Cebriye ve Mu’tezile, Selefiyye ve benzeri) adı ne olursa olsun “fırak-ı dâlle- İslâmî fakat sapık fırkalar”dır.  

Fırak-ı dâlle mensupları; îtikâdî bozukluğu küfre varmamış ise, “î’tikâdındaki bozukluk sebebiyle cehennem’de cezasını çektikten sonra cennete gireceklerdir.    

Fırka-i Nâciye, Ehl-i Sünnet vel-Cemâat inancına mensup ve sâhip olan Müslümanlar ise, itikâdları sebebiyle cehenneme girmeyeceklerdir.

Ancak, Allah’a karşı yerine getirmekle mükellef olduğu kulluk vazifelerinde kusur işlemiş, afv ve şefâata da mazhar olamamış iseler, ameldeki noksanlıkları sebebiyle, ebedî olarak kalmamak üzere cehenneme girebilirler.              

Sözün özü; Allah Rasûlü sallAllahü aleyhi vesellem’in: “Yakında ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, yetmiş iki fırka cehenneme girecek. Yalnız bir fırka müstesnâ! Bir fırka cehenneme girmeyecek. Fırka-i nâciye-kurtuluşa erecek olanlar, benim ve eshâbımın yolu üzere olanlardır.”  buyurarak müjdelediği fırka, Ehl-i Sünnet vel-Cemâat inancına bağlı bulunanlardır.

  Peygamber (s.a.v.) zamanına mezheb ve tarîkat mı vardı? Müslümanlığın kitâbı Kur’ân ortada!. Mezhebler de, tarikâtlar da sonradan yudurulmuştur!. Bunlara ihtiyaç yoktur!Müslüman Kur’ânı okur, Kur’ân’a göre yaşar ve hareket eder!. gibi soru ve sözlerle Müslümanların saf akîdelerini karıştırmak isteyenler başta olmak üzere; her Müslüman bilmelidirler ki; asr-ı saâdet’de yani Rasûlüllah’ın (s.a.v.) nurlu hayâtı zamânında da, hulefâ-i râşidîn (dört büyük halife) zamanında da ictihad-mezheb de vardı, tarikat’da vardı.

   Mezheb’in ta’rif ve sistemleşme zarûret ve tarihine geçmeden önce; “Mezheb İslâm’a sonradan sokulan, aslı Din’de olmayan, sonradan uydurulan bir şey midir?” Yoksa, “Müslüman’ın yaptığı zaman nelerin lehine, nelerin aleyhine olacağı şeyleri öğrenip, Dînini doğru anlamasını ve yaşamasını sağlayan bir sistem (mes'eleler ve hükümler topluluğu) mu dur?” sorularına açıklık getirmek icâbeder.

   Mezheb: büyük Din müctehidleri’nin (bütün İslâmî ilimlere vâkıf olarak âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerden herhangi bir şer’î hükmü çıkarabilen, kıyas yapabilen, bununla beraber Mevhibe-i İlahî- Allah vergisi olan ledünnî ilme de mazhar olmuş büyük İslâm âlimleri)’nin “Edille-i Şer'iyye- Dînî Deliller olan; Kitâp, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ’dan çıkardıkları ve Müslümanların istifâdelerine sundukları mes'eleler ve hükümler topluluğu demektir.

   Bu ta’rifden anlaşılacağı üzere; mezheb Müslüman’ın yaptığı zaman nelerin lehine, nelerin aleyhine olacağı şeyleri  kaynağından (Edille-i Şer’iyye’den) öğrenip, Dînini doğru anlamasını ve yaşamasını sağlayan mes'eleler ve hükümler topluluğu olduğu açık ve netdir.

            Mezheb’in manâsını, Müslümanın amel cihetinden lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesi, yapması gerekenleri yaparak, kaçınması gerekenlerden de uzak durarak Dînini doğru olarak yaşaması için önem ve faydasına işâret ettikten sonra; altını kalın çizgilerle çizerek ifâde edelim ki; (inananlar için) gerçek mânâda İslâm inancına sâhip, iyi bir  Müsüman olmak, Dîn-i Celîl-i İslâm’ın sâhibi olan Yüce Allah katında makbul (geçerli, değerli) bir imân sâhibi kabul edilmek için; Allah’ın Rasûlü Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) ve haklarında: “Eshâbımın her biri birer hidâyet yıldızıdır. Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz”  buyurduğu eshâb-ı kirâm’ın yolu demek olan“Ehl-i Sünnet vel Cemâat  yolu (Mezheb’i) üzere bulunma mecbûriyeti vardır.

   ASR-I SAÂDET’DEN BİR İCTİHAD ÖRNEĞİ

  

   Rasûlüllah sallAllahü aleyhi vesellem; Muaz ibni Cebel’i (radıyAllahü anh) Yemen’e Vâli olarak tayin buyurmuştu.  

   Onu yolcu ederken; “Yâ Muâz! Ne ile hüküm edersin? Diye sordular. “Kitap ile hüküm edeceğim, onda bulamazsam, sünnet ile hüküm edeceğim. Onda da bulamazsam ictihâdımla hüküm edeceğim” diye cevap verince; Rasûlüllah  (s.a.v.) çok memnun oldular ve: “Allah-ü Teâlâ’ya hamd olsun ki; Rasûlünün elçisini Rasûlünün râzı olacağı şeye muvaffak buyurmuşlar.” buyurarak hem memnûniyetlerini izhâr, hem de Hazreti Muaz’ın (r.a.) (âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerde bulamadığı konularda) kendi ictihâdına göre hareket etmesinin doğru olacağını tasdik buyurmuşlardır.

   Bu durum, Asr-ı Saâdet’de, ibâdetler husûsunda ve muâmeler ile cezâlar gibi İslâm hukûkunu oluşturan mes’eleler husûsunda ictihad’ın varlığının açık bir delîlidir.

 

   TÂBİÎN DEVRİ VE MEZHEBLERİN DOĞUŞU   Peygamber Efendimiz’(s.av.) den sonra, Hulefâ-i Râşidîn (dçrt büyük halîfe) ve tâbiîn devrinin ilk yıllarında, sohbet-i Nebî (ve sohbet-i sahabî) hürmetiyle, Müslümanlarýn i’tikadlarýnýn temiz olmasý, ihtilaflarýn az ve kendisine mürâcaat edilebilecek müctehid (mezheb imâmı) seviyesinde ilim ehli kimselerin çokluðu sebebiyle, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i bid’at hakkýndaki hükümlerin neler olduğunu bildiren ilimlerin tertibine, mezheblerin te’sîsine (kurulmasına) ihtiyaç olmamıştır.

   Ancak, fitnelerin çoðaldýðý, bid’atlarýn arttýðý, eimme-i Dîn üzerine zulmün gâlip geldiði sonraki devirler için ise, bu ilimlerin tertip edilmesi, Dînin hükümlerinin yazılı hâle getirilmesi yani Mezheblerin kurulması zârûri hâle gelmiþtir.

   Binâenaleyh, Selef-i Sâlihîn ulemâsı denilen tabiîn yani Eshâb-ı Kirâm’dan sonra gelen devrin âlimleri, sâadet asrından hemen sonraki devirlerde, Rasûlüllah sallAllahü aleyhi vesellem ve eshâbının üzerinde bulunduğu inanç yolunu, Dînî hayatı yaşayış usullerini tesbit etmişler ve Dîne sokulmak istenen bozuk inançları reddederek, tertemiz ve sağlam bir inanç yolunu, Ehl-i Sünnet vel-Cemâat yolunun esaslarını yazılı hâle getirerek günümüze kadar intikal ettirmişler, sâlimen ulaştırmışlardır.

MEZHEBLERİN DOĞUŞUNDA İMAM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE’NİN (R.H.) ROLÜ VE ÖNCÜLÜĞÜ

  

   Amelî bir hak ve ilk mezheb olan Hanefi mezhebinin İmâmı (kurucusu, esaslarını  tesbit ederek hükümlerini koyucusu), İmâm-ı Şâfiî’nin (r.h.) ifâdesi ile: “İslâm Fıkhı ve Hukûku’nun babası” kabul edilen İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.h.) Hazretleri olduğu gibi, İ’tikad’da Hak Mezheb olan “Ehl-i Sünnet vel-Cemâat” mezhebinin teşekkülünde de müstesnâ bir yeri bulunan ilk kurucusu ve selef-i sâlihîn ulemâsının reisi, en büyüğü, mezheb imamlarının da imâmı, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe rahimahullah Hazretleridir.

   İmâm-ı A’zam (r.h.), başta Eshâb-ı Kirâmın büyüklerinin ilim silsilesinden olmak üzere, dört bin kişiden ilim öğrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaşmıştır.        İmâm-ı A’zam Ebu Hanife rahimahullah Hazretleri, İslâm Dînine yaptığı hizmetleriyle; İslâmiyet’i iman, amel ve ahlâk esasları olarak bir bütün hâlinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara en güzel ve iknâ edici şekilde cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve yaldızlı laflarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslâm Dînini bozabilmek ümidine kapılanları hüsrâna uğratmış, önce i’tikad’da (Rasûlüllah ve eshâbının inancı üzere) birlik ve berâberliği sağlamış,ibâdetlerde, günlük işlerde Allahü Teâlâ’nın rızâsına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tespit etmiş ve ikinci hicrî asrın müceddidi (Dînin yeniden yayıcısı) ünvânını almıştır.

   Hanefi mezhebinden sonra kurulan bir hak mezhebin kurucusu İmâm-ı Mâlik (r.h.); “Ebû Hanîfe İslâm’da 60 bin, (Hatîb-i Harzemî’nin rivâyetine göre 63 bin) mesele çıkarıp, ortaya koymuştur. Bunların 32 bin’i ibâdetlere dâir, geride kalan 31 bin’i de muâmelâta dâirdir.

   Eğer İmâm-ı A’zam Ebu Hanife bu meseleleri ortaya koyup, ictihadda bulunmasaydı bütün insanlar sapıklıkta kalırdı.” demiştir.

  

   EHL-İ SÜNNET VEL-CEMÂATİN MEZHEBLERİ

  

   Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) ve Eshâbı’nın i'tikad (inanç) ve ameli üzere olanların yolu demek olan “Ehl-i Sünnet vel-Cemâat” e mensup bulunan Müslümanların i'tikad’da ve amel’de olmak üzere iki kısım mezheb’i vardır.

   İ'tikad’da hak mezheb tek olup, kurucuları; İmâm-ı Ebû Mansûr Mâtüridî  ve  İmâm-ı Ebü'l Hasen-el Eş'ârî rahimahümAllah hazretleridir.

   İmâm-ı Ebû Mansûr Muhammed Mâturidî Hazretleri, hicrî 280 (M.894) tarihinde Türkistan'da, Semerkant şehrinin Mâturid köyünde dünyaya gelmiş ve 333 (M.945) tarihinde Semerkant'da vefât etmiştir. 

   İmâm-ı Ebü'l Hasen-el Eş'ârî Hazretleri ise, H. 260 (M.873) tarihinde Basra'da dünyaya gelmiş, 324 (M.936) da Bağdat'da vefat etmiştir. 

   Ehl-i Sünnet vel-Cemaat inancına mensup Müslümanların başlangıçtan i’tibâren  sâlikleri (takipcileri)  hep bulunduğu için günümüze kadar gelebilmiş ve hâlen devâm eden amel’de mezhebleri dört tane olup, her biri Edille-i Şer'iyye (Kitap, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ) üzerine kurulmuşlardır.

            Ehl-i Sünnet vel-Cemaat İnancına Mensup Müslümanların Amel’de Mezhebleri

   1. Hanefî Mezhebi: İmâmı yani kurucusu, İmâm-ı Â'zam Ebû Hanife Nu’man bin Sâbit hazretleridir. Hicrî 80 (M.699) tarihinde Kûfe'de doğmuş, 150 (M.767) tarihinde Bağdat'ta vefât etmiştir.

   2. Mâlikî Mezhebi: Kurucusu, İmâm-ı Malik bin Enes'dir. Hicrî 93 (M.711) tarihinde Medîne-i Münevvere'de doğmuş ve 179 (M.795) tarihinde yine Medîne-i Münevvere'de vefât etmiştir.

   3. Şâfiî Mezhebi: Kurucusu, İmâm-ı Muhammed bin İdrîs-i Şâfiî'dir. Hicrî 150 (M.767) tarihinde Gazze'de doğmuş, 204 (M.819) tarihinde Mısır'da vefât etmiştir.

   4. Hanbelî Mezhebi: Kurucusu, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'dir. Hicrî 164 tarihinde Bağdat'ta doğmuş, 240 (M.780-855) tarihinde yine Bağdat'ta vefât etmiştir.

   Bu imamlarýn her biri; “Biz yolumuzda Allah’ýn kitâbý, Peygamberimiz (s.a.v)’in sünneti ile sahâbe, tâbiîn ve hadis imamlarýndan rivâyet olunanlara baðlýyýz” diyerek, Allah Rasûlü (s.a.v.) ve güzîde eshâbının yolunda yürümüþler, Ýslâm âleminde zuhûr eden muhtelif görüþlere karþý, hakký ve hakîkati müdâfaa ederek, Müslümanların amelî meselelerini halletmişler, tasnîf edip sistemleştirdikleri Dînî hükümler, Ehl-i Sünnet vel Cemâat inancına sâhip Müslümanlar tarafından “amelde hak mezhebler” olarak kabul görmüş ve görmeye devam etmektedir...

            Bir Müslüman, Dînî hayâtını bu dört hak mezheb’den herhangi birine uyarak yaşarsa, hak bir mezhebe intisâb etmiş, Allah Rasûlün’ün (s.a.v.) ve mümtaz eshâbının doğru yolu üzerinde bulunmuş olur...

   İnanç bakımından, Ehl-i Sünnet’in dışında kalan ve amelde dört hak mezheb’den herhangi birine uymayanlar, (Haricîler, Þîa, Kaderiyye, Cebriye ve Mu’tezile, Selefiyye ve benzeri) adı ne olursa olsun “fırak-ı dâlle- İslâmî fakat sapık fırkalar”dır.  

   Fırak-ı dâlle mensupları; îtikâdî bozukluðu küfre varmamýþ ise, “î’tikâdýndaki bozukluk sebebiyle cehennem’de cezasýný çektikten sonra cennete gireceklerdir.    

   Fýrka-i Nâciye, Ehl-i Sünnet vel-Cemâat inancına mensup ve sâhip olan Müslümanlar ise, itikâdlarý sebebiyle cehenneme girmeyeceklerdir.

   Ancak, Allah’a karşı yerine getirmekle mükellef olduğu kulluk vazifelerinde kusur iþlemiþ, afv ve þefâata da mazhar olamamýþ iseler, ameldeki noksanlýklarý sebebiyle, ebedî olarak kalmamak üzere cehenneme girebilirler.   

   Sözün özü; Allah Rasûlü sallAllahü aleyhi vesellem’in: “Yakında ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, yetmiş iki fırka cehenneme girecek. Yalnız bir fırka müstesnâ! Bir fırka cehenneme girmeyecek. Fırka-i nâciye-kurtuluşa erecek olanlar, benim ve eshâbımın yolu üzere olanlardır.”  buyurarak müjdelediği fırka, Ehl-i Sünnet vel-Cemâat inancına bağlı bulunanlardır.