İmâm-ı A’zam Hazretleri’nin talebelik yıllarında Rum diyârından Bağdad’a bir dehrî (Allah ve Peygamber tanımayan, dünya hayatının sonsuz olduğuna inanıp, âhiret hayatını inkar eden, insan ölünce cesedi ile birlikte ruhun da öleceğini iddia eden kişi) gelip insanların inançlarını sarsmak için ilim adamları ile münâzaralara girişiyordu.

Karşısına çıkan bütün Bağdat âlimleri bu dehrî’nin sorularına cevap vermekten âciz kalıyorlardı.

   Bağdat ulemâsından münâzaraya tutuşmadığı tek âlim İmam Hammad (r.h.) kalmıştı.

   İmâm-ı A’zam Hazretlerinin de hocası olan İmam Hammad (r.h.) o devrin takvâ sâhibi en önemli âlimlerinden biri olup talebe yetiştirmekle meşgul oluyordu.

   Bir taraftan o dehrînin meydanı boş bulmasından oldukça rahatsız idi. Ancak diğer taraftan; ben de gidip münâzarada o mel’ûn adam karşısında cevap veremeyip âciz kalırsam, câhiller arasında İslâm inancı sarsılır, bid’adler yayılır endişesiyle münâzaraya girmek de istemiyordu.

   İmam Hammad (r.h.) bir gün bu düşünce ile muztarib halde uyuya kalır. Gece rü’yasında; “Ortada bulunan gür bir ağacın dallarını ve gövdesini dışardan gelen bir hınzır’ın (domuz) yeyip bitirdiğini, sadece köklerinin kaldığını, o sırada  civardan bir arslan yavrusunun gelerek o hınzır’ı parçalayıp öldürdüğünü” görür.

   Korku içinde uykudan uyanır, bir müddet gördüğü rü’yânın tesirinden kurtulamaz, üzgün bir şekilde talebelerinin yanına çıkar.

   O büyük İmamın ders halkasında bulunan Numan bin Sâbit (İmam-ı A’zam Hazretleri) o zaman henüz on üç yaşındadır. Hocası Hammad’ı üzgün vaziyette görünce sebebini sorar.

   İmam Hammad (r.h.) rü’yasını anlatır. Bunun üzerine Numan bin Sâbit, hocasının rü’yâsını şöyle te’vil eeder.

   “Hocam; o gördüğünüz ağaç Şerîat ilimidir. Dalları diğer âlimlerdir. Kökü zât-ı âliniz’dir. Arslan yavrusu ise benim, inşAllah o domuzu ben öldüreceğim” der.

   Bunun üzerine rahatlayan İmam Hammad (r.h.) Bağdat ulemâsına meydan okuyan dehri'nin karşısına, talebelerinden küçük Numan'ı çıkarmaya karar verir ve dehrî’ye haber gönderir.

   Falan gün falan saatte şehir meydanında, kendisi adına talebelerinden Numan ile münâzara için hazır olmasını söyler.

   Ahâliye haber salınır, herkes o gün o saatte meydanda toplanır, münâzara için kürsü hazırlanır.

   Dehrî erkenden gelip kürsüye çıkar ve münâzaraya başlamak için karşısına çıkacak kişiyi sabırsızlıkla beklemeye başlar.

   Geleceğin İmâm-ı A’zam’ı olacak talabe Numan’ın münâzara için kararlaştırılan saatde gelmemiş olması, "dehri"nin ve kalabalığın zihninde değişik soruların şekillenmesine sebep olur.

   Herkes merak ederler...  "Neden gelmedi? Gelmeyecek mi? Korktu mu? Yoksa delil mi bulamadı? gibi bir sürü soru.!

   Nihâyet, talebe Numan, belirlenen saatten bir müddet sonra münâzara yapılacak yere gelir, ön tarafa geçer ve dehrî’nin karşısında durur.

   Dehrî, karşısında gencecik bir talebeyi, üstelik geç de gelmiş olarak görünce bu durum karşısında son derece moral kazanmış, kibir ve gururu daha da artmıştır...

   Talebe Numan, özür dileyerek gecikmesinin sebebini anlatmaya başlar:

   Ev’im karşı sâhilde. Bu tarafa gelebilmek için bir vâsıta bulamadım. Beklemeye başladım. Belki bir kayık veya sal gelir de, onunla giderim diye düşünüyordum.

   O sırada, nehir kenarındaki ağaçların birdenbire devrildiğini gördüm. Devrilen ağaçların kendiliğinden hizardan geçirlmişcesine kesilip kereste hâline geldiğini, kerestelerin de kendiliğinden kayık olduğuna şâhit oldum.

   Sonra yine kendiliğinden bir kürek meydana geldiğini gördüm. Daha fazla geç kalmayarak, sizlere karşı mahcub düşmeyeceğim için sevinerek, kayığa atladım.

   Kayık kendiliğinden beni buraya getirdi... 

   Buyurun ne soracaksanız sorun?” der.

    Her şey’i tabiatın vâr ettiğini, öldükten sonra dirilmek diye bir şey’in olmadığını, âhiret hayâtı ile ilgili söylenelerin doğru olmadığını iddia eden dehrî; şaşkınlık içerisinde “böyle bir şey nasıl olabilir? Bu mümkün değil. Sen ne diyorsun?.Benimle dalga mı geçiyorsun?” der..

   Geleceğin Büyük İmâm-ı, talebe Numan’ın beklediği an da tam budur...

    Dehrî’ye karşı tebbessüm ederek şöyle der: “Bir küçük kayığın bile kendiliğinden, yapıcısı ve sanatkârı olmadan meydana gelebileceğini kabul etmediğiniz halde, nasıl oluyor da, bu muazzam kâinâtın bir yapıcısı, bir yaratıcısı olmadan kendiliğinden meydana geldiğini  söylüyorsunuz?

   Kâinât, sizin iddia ettiğiniz gibi, tabiatın değil, Yüce Allah'ın eseridir.

   Bütün bunca deliller ortada iken, Allah'ın varlığı ile ilgili bir tartışma ve münâzara başlatmak aslında lüzumsuz ama, yine de ne istiyorsan sor” der.

   Bunun üzerine dehrî ilk sorusunu sorar: “Başlangıcı ve sonu olmayan bir varlığın bulunması mümkün müdür? der.

   İmam-ı A’zam: “Sen sayı bilir misin?” diye soru ile cevap verir.

   Dehrî :“Evet, bilirim, der.” İmam-ı A’zam:

Bir sayısından önce bir sayı var mıdır ?” der. Dehrî:

“Bir, sayıların evvelidir, ondan önce sayı yoktur,” cevabını verir.

   İmam-ı A’zam: “Bir sayısından evvel sayı olmaz da, bir olan Allah’tan önce nasıl başka bir varlık bulunabilir? Der.

   Dehrî buna cevap veremez. Sonra: “Allah Teâlâ ne tarafa yönelmiştir?” diye bir soru daha sorar.

    Bu soruya karşılık İmam-ı Âzam: “Bir mum yakılınca onun ışığı ne tarafa yönelir?” der.

   Dehri: “Her tarafa yayılır” cevabını verir. Buna karşılık İmam- A’zam “Mecazî nur olan bir mumun ışığı her tarafı kaplar da, göklerin ve yerin nûru olan Allah-ü Teâlâ her tarafı kaplamaz mı? Bunun doğruluğu güneşten daha açıktır.” der.

   Dehrî buna da bir cevap veremez. Sonra:

   “Var olan her şeyin bir mekâna ihtiyacı vardır. Buna göre Allah nerededir?” der.

   Bunun üzerine İmam-ı A’zam; bir kâse içinde süt getirilmesini ister. Süt getirilir.  Elinde tuttuğu süt kasesini  dehrî’ye göstererek “Bu sütün içinde yağ var mıdır?” diye sorar.

   Dehrî: “Evet, vardır.” cevabını verince İmam-ı A’zam:

“Yağ bu sütün neresindedir?” diye sorar.

   Dehrî: “Süt içindeki yağın belli bir yeri yoktur, sütün her tarafında yağ vardır.” der.

   Dehrî’nin bu cevabı karşısında İmam-ı A’zam: “Fâni ve zâil (varlığı geçici ve yok olmaya mahkûm) olan bir varlığın belli bir mekânı olmuyor da, Alla-ü Teâlâ için nasıl bir mekân tasavvur edilebilir? Allah-ü Teâlâ vardır ve O’nun varlığı her yeri kaplamıştır.” der.

   Bunun üzerine dehrî, küstahca: “Öyleyse söyle bakalım senin Allah’ın şimdi ne iş ile meşguldür?” der.

   İmam-ı A’zam: “Şimdiye kadar sen kürsüden sordun, ben ise buradan cevap verdim. Sana bu sorunun cevâbını buradan dağil, senin oturduğun kürsü’den vermem icâbediyor. Şimdi sen in de kürsüye ben çıkayım.”  der.

   Bu söz üzerine dehrî kürsü’den aşağıya iner yerine İmam-ı A’zam  çıkar:

   “Bilmiş ol ki, şu anda benim  Allah’ım,Yüce Allah, senin gibi bir kâfiri kürsü üzerinde lâyık görmeyip aşağıya indirmekle ve benim gibi bir Tevhid ehlini kürsü üzerine çıkarmakla meşguldür.” der. 

   Bu durum karşısında perişan olan dehrî cevap veremez ve pes eder. Galayâna gelen kalabalık dehriyî oracıkta linç ederek öldürürler.

   Böylece İmam Hammad’ın (r.h.) gördüğü rü’yâ, küçük Numan, onüç yaşındaki dehâ talebe, hakkında Allah Rasûlü’nün (s.a.v.): “Âdem (aleyhisselâm) benimle öğündüğü gibi, Ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Numân, künyesi Ebû Hanife’dir. O, ümmetimin ışığıdır.

   O’nu sevmeyen Beni sevmemiş olur. Ümmetimden biri Şerîatımı canlandırır. Bid’adleri öldürür. Adı Numan bin Sâbittir. Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebû Hanife zamanının en yükseğidir.”  buyurduğu, geleceğin Büyük İmâm-ı, İmâm-ı A’zam Ebû Hanife rahimahullah sâyesinde gerçek olur... Allah ondan râzı olsun...