Bundan önceki makâlemizde; Hazreti Peygamber (s.a.v.) ve eshâbının yolu üzere Müslüman olmanın yani gerçek İslâm inancına sâhip, iyi bir  Müsüman olmanın, Dîn-i Celîl-i İslâm’ın sâhibi olan Yüce Allah katında makbul bir imân sâhibi kabul edilmen  usul ve esaslarının neler olduğunu özetlemeye çalışmıştık.

Bu bölümde; Hanefi mezhebinin imâmı ve kurucusu, İslâm Fıkhı ve Hukûku’nun babası, aynı zamanda Ehl-i Sünnet vel-Cemâat Mezhebinin de ilk kurucusu kabul edilen İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.h.) Hazretlerine göre; “Ehl-i Sünnet vel-Cemâat inancına sâhip olmanın alâmetleri”ni, kendilerine sorulan bir soruya verdiği cevap ve açıklamaları naklederek ifâde etmeye çalışacağız.

EHL-İ SÜNNET VEL-CEMÂAT İNANCINA SAHİP BİR MÜSLÜMAN OLMANIN ON ALÂMETİ VARDIR

                1-Ehl-i Sünnet vel-Cemâat inancına sâhip olmanın alâmetlerinin ilki, Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’i (Allah onlardan râzı olsun) Eshâb-ı Kirâm’ın en büyükleri kabul edip, diğer sahâbîlerden üstün tutmaktır.

                2-Rasûlüllah’ın (s.a.v.) “gözlerimin nurları” buyurduğu sevgili torunları Hasan ve Hüseyin’e (Allah onlardan râzı olsun) sevgi beslemektir.

                3-Hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır.

                Allah-ü Teâlâ’nın insan’a verdiği sınırlı bir yetki ve seçme hakkı olan (irâde-i cüziyyesini)  mükellef kulun kendi isteği ve seçimi ile kullanması neticesinde, iyilik ve kötülüklerin Yüce Allah’ın yaratması ile olduğuna inanmak.

                Yüce Allah Hâlık (yaratıcı) dır. Allah dilemez ve yaratmazsa hiç bir şey olmaz.

                Şu kadar ki, kul kâsip yani isteyip çalışan, Allah-ü Teâlâ ise Hâlik, yani kulun seçimine  göre yaratandır.

                4-Sefer de (yolculukta)  ve ikâmet (evinde ve mahallesinde bulunma) hâlinde, şartlarını üzerinde bulunduran Mestler üzerine mesh etmeyi Dinde bir kolaylık ve ruhsat kabul ederek câiz görmek.

                5-Kuvvet şurubu gâyesiyle hurma suyundan yapılmış şira (meyvenin öz suyu) nın içilmesini câiz görmek.

                6-Günahı sebebiyle hiç bir Mü’mine kâfir dememek. İşlediği günah ne kadar büyük olursa olsun, helâl olduğuna inanmadıkça, veya helâl olan bir şeye haram demedikce hiç bir Müslüman, işlediği herhangi bir günah sebebiyle tekfir edilmez. Dinden çıktı, kâfir oldu denilemez. Büyük günah işleyen bir kimsenin kâfir olmaksızın, fâsık (Allah’ın emirlerini tanımayan, sapkın, günah işleyen, fesatcı, kötülük eden) bir Mü’min olması câizdir.

                7-Allah-ü Teâlâ’nın sıfatları hakkında yorum yapmamak.

                8-Allah-ü Teâlâ’nın Zâtı ve Sıfâtlarının tevkîfi (Yüce Allah’ın Zâtı gibi Sıfatlarınında tek, yalnızca Yüce Allah’a mahsus ve dâimî) olduğuna inanmak.

                9-Eshâb-ı Kirâm’ın (Hazreti Peygamberi iman gözü ile bir kere olsun görüp, sohbetinde bulunan muhterem insanların) tamamı hakkında hayırdan başka bir şey konuşmamak.

                Zirâ; Hazreti Peygamber (s.a.v.): “Benim eshâbıma sövmeyin, onlar hakkında kötü söz söylemeyin” buyurmuştur.

                Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) sahabîlerinden bazılarından, görünüşte kötülük çıkmışsa da, onların hepsini hayırla anmak lâzımdır. Zira onların yaptığı, görünüşte kötülük zannedilen işler,  fesad (bozgunculuk yapmak, toplumda kargaşa çıkarmak) maksadı ile ısrar edilerek, (bilerek ve ayak direyerek) yapılmış olmayıp kendi ictihâdından doğmuştur. Belki onlar, bu kötülükten hayr-ı meâd’a dönmüşler (tevbe edip, Allah’dan afv dilemişler) dir. Dolayısıyla, onlar hakkında kötü düşünmek, kötü konuşmak yerine, iyi zanda bulunmak icâbeder.

                Çünki, Rasûlüllah (s.a.v.) onlar hakkında: “En hayırlı nesil, benim asrımın neslidir. Eshâbımdan bahsedildiği zaman dilinizi tutun. Benim eshâbım,yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz”. Buyurmuştur.

                NOT: Bu konuda İmâm-ı Şafiî (r.h.): Allah-ü Teâlâ sahâbe devrinde akan o kanlardan bizim ellerimizi temizlemiştir, dolayısıyla dillerimizi ona bulaştırmamalıyız.” buyurmuştur. İmam-ı Ahmed bin Hanbel (r.h.) Hazretleri, Hazreti Ali  (k.v.) ile Hazreti Âişe (r.anhâ) arasında cereyan eden vak’adan sorulunca şöyle cevap vermiştir.

                “Onlar birer ümmetdi,  (gelip) geçdi. O (ümmetlerin) kazandığı kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir ve siz onların işlemiş olduklarından mes’ûl  (sorumlu) da olacak değilsiniz.” meâlindeki Bakara Sûresinin 141. âyet-i kerîmesini okumakla yetinmiştir.

                10-Sahâbe-i kirâm’ın en üstünü, Hazreti Ebû Bekir, sonra Hazreti Ömer, sonra Hazreti Osman, sonra Hazreti Ali, sonra Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenmiş on mübârek zât) dir. Bunlardan sonra; Bedir Ehli, sonra Uhud savaşına katılanlar, sonra Hudeybiye anlaşmasında bulunanlar, sonra Bey’atür-Rıdvân’da bulunanlar, sonra Akabe biatında bulunanlar olduğunu kabul etmektir.

                Yüce Allah’ın ilk muhâcir Müslümanlar hakkındaki  mübârek beyânı, (Tevbe:100) eshâbı kirâmın sırasıyla derecelerine de açık bir delildir.

                “Muhâcir  (Mekke’de iman edip Medine’ye Hicret edenler) ve Ensar’ (Mekke’den Medine’ye göç edenlere Yardım eden Medine’li Müslümanlar) dan İslâm’a ilk girerek öne geçen Müslümanlar, bir de güzel amellerde bulunmak sûretiyle onların izinden yürüyenler; Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’dan râzı olmuştur.”

                Bu âyet-i kerîme, eshâb-ı kirâm’ın şanlarının yüceliğine, imanlarının kesinliğine, makamlarının güzelliğine kesinlikle delâlet ediyor. İster aklî olsun, ister naklî olsun bu âyet-i kerîme karşısında kesin bir delilden başkası kabul edilemez.

                Eshâb-ı kirâma saygısızca dil uzatan, bunlara karşı terbiyesizlikte bulunan, onlara çamur atan, onlarda var olan Rasûlüllah’la (s.a.v.) sohbet fazîletine saygısızlıkta bulunanların vay hâline!...

                I’tikat ve Inanç esasları ile, Amel ve ibadete tealluk eden hükümlerde Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) ve O’nun ashâbının yoluna sımsıkı sarılan, Dînî hükümleri kendi arzûlarına göre te’vîl ve tahrîften yani istediği gibi yorumlamak ve değiþtirmekten kaçınan, Ehl-i İslâm arasına tefrika (bölücülük) sokmaktan sakınan, bid’atlerden yani Din’de aslı olmayan, sonradan uydurulan ve Din  diye  takdim edilen sapıklıklıklardan uzak duranlara ne mutlu!