Dün gece, (2 Ocak 2015 Cuma, Hicrî 12 Rebîulevvel 1436) dünya üzerinde Müslümanların yaşadığı her yerde, inananlar Peygamerlerine olan sevgi ve hürmetlerini ortaya koyup, Camilere koşarak, Mevlid- Velâdet Kandili’ni, Allah’ın Habîbi, En sevgili ve son Peygamberi Muhammed Mustafa sallAllahü aleyhi vesellem’in dünyayı teşriflerinin 1445. sene-i devriyesini şefâati Rasûl’ü  hak etmek ümîdi içerisinde, büyük bir coşku ile tes’îd etdiler.

                Bu sene, kâinâtta en kutlu ve büyük doğumunun sene-i devriyesinin yeni bir sene başlangıcı ve büyük Cuma günü olması münâsebetiyle, İslâm ve insanlık âlemi için hayır, huzûr ve sâadetlere vesîle olmasını Mülkün sâhibinden bir kere daha hâlisâne niyâz ederiz.

                Mevlid Kandili; yeryüzünde ilk insan ve ilk Peygamber Âdem aleyhisselâm’dan beri, kâinâttaki canlı- cansız bütün varlıkların geleceğini sabırsızlıkla beklediği, âlemde en büyük ve en şerefli doğumun, Allah’ın habîbi ve son Peygamberi, bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammedenil-Mustafâ (aleyhi ekmelüt-tahiyyât-ü vet-teslîmât) Efendimiz'in Velâdet-i Seniyyeleri (dünyâyı teşrifleri)’nin yıl dönümüdür. 

                Kâinâtın yaratılış sebebi, Allah-ü Zülcelâl’in Habîbi, topyekün zaman, mekân ve bütün mahlûkâtın Peygamberi, yaratılışta ilk, Peygamberlikte ise en son, Kur’ânî ifâde ile “Hâtem-ül Enbiyâ” ve “Âlemlere Rahmet” olarak gönderilen Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in nûru, ilk defa beşeriyetin babası Hazreti Âdem’in (a.s.) alnında zuhûr etmiş, tarih boyunca her devirde Âdem oğulları soyunun en temizlerinden süzülerek babası Abdullah’a kadar gelmiş, sonra muhtereme Annesi Hazreti Âmine’ye geçerek, günümüzden 1445 sene evvel, böyle bir Rebîulevvel ayının 12’sinde bir Pazartesi gecesi seher vaktinde dünyayı aydınlatmaya başlamıştır.

                Allah’ın son Peygamberi Muhammed aleyhisselâm; kamerî takvime göre; Rebîul-evvel ayının 12’inci, şemsî (milâdî) takvime göre ise; 20 Nisan 571 Pazartesi gecesi tan yeri ağarmadan evvel, seher vaktinde, Mekke-i Mükerreme’de Hâşimoğulları mahallesinde dünya’yı şereflendirmişlerdir.

                Sözlerin en doğrusunun sâhibi, Allah’ın Habîbi ve son Peygamberi Muhammed aleyhisselâm’dan öğreniyoruz ki; “Daha âlemler yaratılmadan evvel, âlemi gâipte iken rûh-u Nebevî vücûda gelmiş, Hâlık Teâlâ tarafından Peygamberlik sıfatı ile sıfatlandırılmış, sonra Hazreti Âdem’in rûhu, daha sonra da mübârek cismi yaratılmıştır”.

                Bu husûsun belgesi, Müslim’in sahîhinde kaydettiği, Abdullah İbni Ömer (r.a.)’dan rivâyet edilen Hadis-i Şeriftir. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) buyurdular: Allah (c.c.), yerleri ve gökleri yaratmadan şu kadar zaman evvel  Arş su üzerindeyken, mahluklarına (yaratılmışlara) âit takdirini yazdı. Ana kitaba yazılan şeylerin başında şu vardı: Muhammed, (s.a.v.) Nebîlerin tamamalayıcısıdır…

                İmam Buharî, İmam Ahmed ve Ebû Naîm’in rivâyet ettikleri bir Hadis-i Şeriflerinde Allah’ın Rasûlü (s.a.v.):

                “Ben, insanların yaratılışta evveliyim, Peygamber gönderilmek i’tibariyle ise sonuncusuyum.

                Âdem Peygamberin yaradılışından ondört bin yıl evvel, Rabbim karşısında bir nurdum ben…

                Ben Peygamber idim, Âdem ise, henüz ruh ile cesed arasında, canla kalıp arasında bulunuyordu.”  buyurmuşlardır.

                Selmânî Farîsî (r.a.) anlatıyor. Cebrâil (a.s.) Allah’ın Rasûlüne  (s.a.v.) geldi ve şöyle dedi:

                Yâ Muhammed! Rabbın buyurdu ki; eğer İbrâhimi Halil (dost) edindimse, seni de (Habib) sevgili edindim ve kendime senden daha keremli (daha sevimli ve kıymetlı) bir mahluk yaratmadım.

                Dünya ve halkını şunun için yarattım ki, Senin kerem ve faziletinin Bence ne olduğunu kendilerine göstereyim. Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım..

                O ki olmasaydı, top yekün oluş olmayacaktı.

                O ki yartılmasaydı, hiç bir şey yaratılmayacaktı.

                Bütün bunlar gösteriyor ki; Allah’ın Habîbi ve Rasûlü Muhammed Mustafa (s.a.v.) âlemler yaratılmadan Peygamberlik vasfı ile sıfatlandırılıp şereflendirilmiş bulunuyordu.

                Levlâke levlâke diyorken Hüdâ,

                Niceleri var ki kalmış uykuda.

                                Cennet, Âdem, Havva yokken O vardı,

                                Âdem O’nun için Hakka yalvardı.

                Onsuz insan sağır, Onsuz insan kör,

                Yüz bin gözü olsa yine her an kör,

                                Kim O’nun nûrundan almazsa ışık,

                                Hep gece, bekleme hiç bir aydınlık.

                Nasıl ki süt ister her doğan sabi,

                Böyle bir gıdâya muhtaçtır tabi,

                                İşte bütün beşer muhtaç Nebî’ye,

                                Ma’nevî gıdâmı alayım diye…. 

                Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed.        

MUHAMMED ALEYHİSSELÂMIN NÛRU TARİH BOYUNCA HER DEVİRDE ADEM OĞULLARI SOYUNUN EN TEMİZLERİNDEN SÜZÜLÜP GELMİŞTİR

                Kâinâtın yaratılış sebebi, Allah’ın Habîbi, topyekün zaman, mekan ve bütün mahlûkâtın Peygamberi, âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in nûru ilk defa beşeriyetin babası Hazreti Âdem’in (a.s.) alnına intikal etti.

                Yeryüzünde ilk insan ve ilk Peygamber Âdem aleyhisselâmın alnındaki bu nur, bütün fezayı, zaman ve mekanı dolduran ışık üstü bir ışıktı. Muhammedî nûr, Âdem aleyhisselâmın evladlarından Hazreti Şit (a.s.) Peygamber oluncaya kadar Hazreti Âdem’in (a.s.) alnında güneş güneş pırıldayıp kaldı, vakti saati gelip  Şit (a.s.)’a Peygamberlik verilince o’na geçti.

                Aziz ve Celil olan Allah, Hazreti Havva’yı Peygamberi Âdem’e (a.s.) eş olarak yarattıktan sonra, kırk çocukları oldu, Havva Vâlide her defasında biri erkek, biri kız olmak üzere ikiz evlat dünyaya getiriyordu. Yalnız Şit’i (a.s.) tek doğurdu.

                Âdem aleyhisselâmın kırkbirinci çocuğu olarak dünyaya gelen Hazreti Şit (a.s.), babasının vefâtından sonra Âdem evladına Peygamber olarak vazifelendirildi. Muhammedî nûru o taşıdı, o’ndan da Peygamber olan evladına intikal etti.

                Şit (a.s.), kendindne sonra  Peygamber olan oğluna babasından aldığı ulvî öğüdü devretti: 

                “Taşıdığın Muhammedî nûru tertemiz kadınlar yoliyle sâhibine ulaştır ve kirli kadınlara yakınlık gösterme!.. Ve bu emâneti oğuldan oğula geçiriniz”... dedi.

                İlk defa Âdem aleyhisselâmın mübârek alnında karar kılan Muhammedî nûr, Peygamberden Peygambere geçerek Halîlullah Hazreti İbrâhim’e kadar geldi. Oradan ve İsmail Peygamber’den şu’belenerek, nesil nesil uzadı ve sonsuzluk Nebîsi Muhammed Mustafa’ya oymalık şerefinin sâhibi  Kureyş’in Haşimî koluna gelip dayandı.

                Tâ Hazreti Âdem’den (a.s.), insanlığın Efendisine baba olmak şerefini taşıyan Abdullah bin Abdulmuttalib’e kadar hâl böylece kıvrım kıvrım devam etti.

                Ve süzüle süzüle esas sâhibine ulaştı. Şânı pek yüce olan Allah, böylece Habîbi, son Peygamberinin nesebini câhiliyet kirlerinden korudu.

                Allah’ın arslanı ve evliyalar sultanı Hazreti Âli kerremAllahü vecheh ile, muazzez sahabilerden Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor.

                Kâinâtın Efendisi şöyle buyurdular.

                “Ben nikâhtan doğdum, zinâdan gelmedim. Âdem’den (a.s.) anam ve babama gelinceye kadar câhiliyyetin o kirli fiilinden bana zerre bulaşmadı.

                Ben devirden devre ve aileden aileye intikal (ile istıfâ) eden Âdem oğulları soylarının en temizlerinden naklonuldum. Nihâyet şu içinde bulunduğum (Hâşimî) câmia (sın) dan neş’et ettim.

                Tecrid-i Sarih’te, Ebu Hüreyre Hadisinin izahında şöyle denilmektedir.

                Âdem oğullarının teşkil ettikleri soylar batından batına, aileden aileye  temiz bir intikal ile ıstıfa edeceği  ve Rasûlüllah’ın Zât-ı Şerîfi de aralarına hiç bir sifah karışmıyarak temiz babaların sulbünden, helâl anaların pâkize rahmine intikal ettiği ve en sonu bütün kabîlelerin  hürmet ettiği en temiz Hâşimî soyundan neş’et ettiği bildirilmiş oluyor. Ma’lûm olan bir hakikattir ki, nûr-u Muhammedî’nin  intikal keyfiyeti, tarihen mazbut olarak İsmail Aleyhisselâm evlâdının sulbünden başlar. Sonra, Kinane’den, sonra kureyş’ten, sonra Hâşim oğullarından intikal ederek gelir.

                “Karnen fe karnen” lafzındaki (F) edatı fazilete tertibe delâlet etmekle Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in nesep silsilesine ait faziletin bir tertip dahilinde uzaktan yakına doğru geldilkçe terakkî ederek arttığını ifade eder...

                Sözlerimizi; Peygamberler Peygamberi İns-ü Cinnin Peygamberi, bizim Peygamberimiz’in (s.a.v.) şan ve şereffini pırıldatan ve yüksek faziletlerinden bahseden mübârek sözleri ile noktalayalım.

                “Benim bütün nesep kollarımda zinadan eser yoktur.

                Allah (c.c.) beni dâimâ pâk babalın sulbünden pâk annelerin rahmine geçirerek vücûda getirdi. Nesep kollarımda ne zaman iki şube peydahlansa, ben o şubelerden hayırlısına geçerdim.

                Allah (c.c.) İbrahim oğullarından İsmail’i, İsmail oğullarından da Beni Hâşim’i, Benî Hâşim’den de Beni seçmiştir (ve Peygamber olarak göndermiştir).

                Ben, kıyâmet gününde Âdem oğlunun seyyidiyim. Ben kabri ilk yarılıp açılacak olan kimseyim. Ben, ilk şefâat ediciyim ve şefâatı  kabul olunacak ilk kimseyim. Bunu öğünmek için söylemiyorum...

                Sözün özü: Âdem aleyhisselâm’ın teslim aldığı İlahî meşale, sâhibine, Peygamber Peygamber işte böyle gelmiş ve esas sâhibinde karar kılmıştır.

                Sensin âlemlere nur, varlığa can Efendim,

                Seni övmüş yaratmış, Ulu Yezdan Efendim.

                                Öyle bir güzelsin ki, sana Mustafa denir,

                                Onsekiz bin âleme Sensin sultân Efendim....

                Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin elfe elfin....

Dün gece, (2 Ocak 2015 Cuma, Hicrî 12 Rebîulevvel 1436) dünya üzerinde Müslümanların yaşadığı her yerde, inananlar Peygamerlerine olan sevgi ve hürmetlerini ortaya koyup, Camilere koşarak, Mevlid- Velâdet Kandili’ni, Allah’ın Habîbi, En sevgili ve son Peygamberi Muhammed Mustafa sallAllahü aleyhi vesellem’in dünyayı teşriflerinin 1445. sene-i devriyesini şefâati Rasûl’ü  hak etmek ümîdi içerisinde, büyük bir coşku ile tes’îd etdiler.

                Bu sene, kâinâtta en kutlu ve büyük doğumunun sene-i devriyesinin yeni bir sene başlangıcı ve büyük Cuma günü olması münâsebetiyle, İslâm ve insanlık âlemi için hayır, huzûr ve sâadetlere vesîle olmasını Mülkün sâhibinden bir kere daha hâlisâne niyâz ederiz.

                Mevlid Kandili; yeryüzünde ilk insan ve ilk Peygamber Âdem aleyhisselâm’dan beri, kâinâttaki canlı- cansız bütün varlıkların geleceğini sabırsızlıkla beklediği, âlemde en büyük ve en şerefli doğumun, Allah’ın habîbi ve son Peygamberi, bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammedenil-Mustafâ (aleyhi ekmelüt-tahiyyât-ü vet-teslîmât) Efendimiz'in Velâdet-i Seniyyeleri (dünyâyı teşrifleri)’nin yıl dönümüdür. 

                Kâinâtın yaratılış sebebi, Allah-ü Zülcelâl’in Habîbi, topyekün zaman, mekân ve bütün mahlûkâtın Peygamberi, yaratılışta ilk, Peygamberlikte ise en son, Kur’ânî ifâde ile “Hâtem-ül Enbiyâ” ve “Âlemlere Rahmet” olarak gönderilen Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in nûru, ilk defa beşeriyetin babası Hazreti Âdem’in (a.s.) alnında zuhûr etmiş, tarih boyunca her devirde Âdem oğulları soyunun en temizlerinden süzülerek babası Abdullah’a kadar gelmiş, sonra muhtereme Annesi Hazreti Âmine’ye geçerek, günümüzden 1445 sene evvel, böyle bir Rebîulevvel ayının 12’sinde bir Pazartesi gecesi seher vaktinde dünyayı aydınlatmaya başlamıştır.

                Allah’ın son Peygamberi Muhammed aleyhisselâm; kamerî takvime göre; Rebîul-evvel ayının 12’inci, şemsî (milâdî) takvime göre ise; 20 Nisan 571 Pazartesi gecesi tan yeri ağarmadan evvel, seher vaktinde, Mekke-i Mükerreme’de Hâşimoğulları mahallesinde dünya’yı şereflendirmişlerdir.

                Sözlerin en doğrusunun sâhibi, Allah’ın Habîbi ve son Peygamberi Muhammed aleyhisselâm’dan öğreniyoruz ki; “Daha âlemler yaratılmadan evvel, âlemi gâipte iken rûh-u Nebevî vücûda gelmiş, Hâlık Teâlâ tarafından Peygamberlik sıfatı ile sıfatlandırılmış, sonra Hazreti Âdem’in rûhu, daha sonra da mübârek cismi yaratılmıştır”.

                Bu husûsun belgesi, Müslim’in sahîhinde kaydettiği, Abdullah İbni Ömer (r.a.)’dan rivâyet edilen Hadis-i Şeriftir.                 Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) buyurdular: Allah (c.c.), yerleri ve gökleri yaratmadan şu kadar zaman evvel  Arş su üzerindeyken, mahluklarına (yaratılmışlara) âit takdirini yazdı. Ana kitaba yazılan şeylerin başında şu vardı: Muhammed, (s.a.v.) Nebîlerin tamamalayıcısıdır…

                İmam Buharî, İmam Ahmed ve Ebû Naîm’in rivâyet ettikleri bir Hadis-i Şeriflerinde Allah’ın Rasûlü (s.a.v.):

                “Ben, insanların yaratılışta evveliyim, Peygamber gönderilmek i’tibariyle ise sonuncusuyum.

                Âdem Peygamberin yaradılışından ondört bin yıl evvel, Rabbim karşısında bir nurdum ben…

                Ben Peygamber idim, Âdem ise, henüz ruh ile cesed arasında, canla kalıp arasında bulunuyordu.”  buyurmuşlardır.

                Selmânî Farîsî (r.a.) anlatıyor. Cebrâil (a.s.) Allah’ın Rasûlüne  (s.a.v.) geldi ve şöyle dedi:

                Yâ Muhammed! Rabbın buyurdu ki; eğer İbrâhimi Halil (dost) edindimse, seni de (Habib) sevgili edindim ve kendime senden daha keremli (daha sevimli ve kıymetlı) bir mahluk yaratmadım.

                Dünya ve halkını şunun için yarattım ki, Senin kerem ve faziletinin Bence ne olduğunu kendilerine göstereyim. Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım..

                O ki olmasaydı, top yekün oluş olmayacaktı.

                O ki yartılmasaydı, hiç bir şey yaratılmayacaktı.

                Bütün bunlar gösteriyor ki; Allah’ın Habîbi ve Rasûlü Muhammed Mustafa (s.a.v.) âlemler yaratılmadan Peygamberlik vasfı ile sıfatlandırılıp şereflendirilmiş bulunuyordu.

                Levlâke levlâke diyorken Hüdâ,

                Niceleri var ki kalmış uykuda.

                                Cennet, Âdem, Havva yokken O vardı,

                                Âdem O’nun için Hakka yalvardı.

                Onsuz insan sağır, Onsuz insan kör,

                Yüz bin gözü olsa yine her an kör,

                                Kim O’nun nûrundan almazsa ışık,

                                Hep gece, bekleme hiç bir aydınlık.

                Nasıl ki süt ister her doğan sabi,

                Böyle bir gıdâya muhtaçtır tabi,

                                İşte bütün beşer muhtaç Nebî’ye,

                                Ma’nevî gıdâmı alayım diye…. 

                Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed.                                     

MUHAMMED ALEYHİSSELÂMIN NÛRU TARİH BOYUNCA HER DEVİRDE ADEM OĞULLARI SOYUNUN EN TEMİZLERİNDEN SÜZÜLÜP GELMİŞTİR

                Kâinâtın yaratılış sebebi, Allah’ın Habîbi, topyekün zaman, mekan ve bütün mahlûkâtın Peygamberi, âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in nûru ilk defa beşeriyetin babası Hazreti Âdem’in (a.s.) alnına intikal etti.

                Yeryüzünde ilk insan ve ilk Peygamber Âdem aleyhisselâmın alnındaki bu nur, bütün fezayı, zaman ve mekanı dolduran ışık üstü bir ışıktı. Muhammedî nûr, Âdem aleyhisselâmın evladlarından Hazreti Şit (a.s.) Peygamber oluncaya kadar Hazreti Âdem’in (a.s.) alnında güneş güneş pırıldayıp kaldı, vakti saati gelip  Şit (a.s.)’a Peygamberlik verilince o’na geçti.

                Aziz ve Celil olan Allah, Hazreti Havva’yı Peygamberi Âdem’e (a.s.) eş olarak yarattıktan sonra, kırk çocukları oldu, Havva Vâlide her defasında biri erkek, biri kız olmak üzere ikiz evlat dünyaya getiriyordu. Yalnız Şit’i (a.s.) tek doğurdu.

                Âdem aleyhisselâmın kırkbirinci çocuğu olarak dünyaya gelen Hazreti Şit (a.s.), babasının vefâtından sonra Âdem evladına Peygamber olarak vazifelendirildi. Muhammedî nûru o taşıdı, o’ndan da Peygamber olan evladına intikal etti.

                Şit (a.s.), kendindne sonra  Peygamber olan oğluna babasından aldığı ulvî öğüdü devretti: 

                “Taşıdığın Muhammedî nûru tertemiz kadınlar yoliyle sâhibine ulaştır ve kirli kadınlara yakınlık gösterme!.. Ve bu emâneti oğuldan oğula geçiriniz”... dedi.

                İlk defa Âdem aleyhisselâmın mübârek alnında karar kılan Muhammedî nûr, Peygamberden Peygambere geçerek Halîlullah Hazreti İbrâhim’e kadar geldi. Oradan ve İsmail Peygamber’den şu’belenerek, nesil nesil uzadı ve sonsuzluk Nebîsi Muhammed Mustafa’ya oymalık şerefinin sâhibi  Kureyş’in Haşimî koluna gelip dayandı.

                Tâ Hazreti Âdem’den (a.s.), insanlığın Efendisine baba olmak şerefini taşıyan Abdullah bin Abdulmuttalib’e kadar hâl böylece kıvrım kıvrım devam etti.

                Ve süzüle süzüle esas sâhibine ulaştı. Şânı pek yüce olan Allah, böylece Habîbi, son Peygamberinin nesebini câhiliyet kirlerinden korudu.

                Allah’ın arslanı ve evliyalar sultanı Hazreti Âli kerremAllahü vecheh ile, muazzez sahabilerden Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor.

                Kâinâtın Efendisi şöyle buyurdular.

                “Ben nikâhtan doğdum, zinâdan gelmedim. Âdem’den (a.s.) anam ve babama gelinceye kadar câhiliyyetin o kirli fiilinden bana zerre bulaşmadı.

                Ben devirden devre ve aileden aileye intikal (ile istıfâ) eden Âdem oğulları soylarının en temizlerinden naklonuldum. Nihâyet şu içinde bulunduğum (Hâşimî) câmia (sın) dan neş’et ettim.

                Tecrid-i Sarih’te, Ebu Hüreyre Hadisinin izahında şöyle denilmektedir.

                Âdem oğullarının teşkil ettikleri soylar batından batına, aileden aileye  temiz bir intikal ile ıstıfa edeceği  ve Rasûlüllah’ın Zât-ı Şerîfi de aralarına hiç bir sifah karışmıyarak temiz babaların sulbünden, helâl anaların pâkize rahmine intikal ettiği ve en sonu bütün kabîlelerin  hürmet ettiği en temiz Hâşimî soyundan neş’et ettiği bildirilmiş oluyor. Ma’lûm olan bir hakikattir ki, nûr-u Muhammedî’nin  intikal keyfiyeti, tarihen mazbut olarak İsmail Aleyhisselâm evlâdının sulbünden başlar. Sonra, Kinane’den, sonra kureyş’ten, sonra Hâşim oğullarından intikal ederek gelir.

                “Karnen fe karnen” lafzındaki (F) edatı fazilete tertibe delâlet etmekle Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in nesep silsilesine ait faziletin bir tertip dahilinde uzaktan yakına doğru geldilkçe terakkî ederek arttığını ifade eder...

                Sözlerimizi; Peygamberler Peygamberi İns-ü Cinnin Peygamberi, bizim Peygamberimiz’in (s.a.v.) şan ve şereffini pırıldatan ve yüksek faziletlerinden bahseden mübârek sözleri ile noktalayalım.

                “Benim bütün nesep kollarımda zinadan eser yoktur.

                Allah (c.c.) beni dâimâ pâk babalın sulbünden pâk annelerin rahmine geçirerek vücûda getirdi. Nesep kollarımda ne zaman iki şube peydahlansa, ben o şubelerden hayırlısına geçerdim.

                Allah (c.c.) İbrahim oğullarından İsmail’i, İsmail oğullarından da Beni Hâşim’i, Benî Hâşim’den de Beni seçmiştir (ve Peygamber olarak göndermiştir).

                Ben, kıyâmet gününde Âdem oğlunun seyyidiyim. Ben kabri ilk yarılıp açılacak olan kimseyim. Ben, ilk şefâat ediciyim ve şefâatı  kabul olunacak ilk kimseyim. Bunu öğünmek için söylemiyorum...

                Sözün özü: Âdem aleyhisselâm’ın teslim aldığı İlahî meşale, sâhibine, Peygamber Peygamber işte böyle gelmiş ve esas sâhibinde karar kılmıştır.

                Sensin âlemlere nur, varlığa can Efendim,

                Seni övmüş yaratmış, Ulu Yezdan Efendim.

                                Öyle bir güzelsin ki, sana Mustafa denir,

                                Onsekiz bin âleme Sensin sultân Efendim....

                Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin elfe elfin....