Milâdî 3 Ocak 630, İslâm tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olan Feth-i Mübîn’in Mekke-i Mükerreme’nin fethi’nin, Allah’n Evi Kâ’be-i Muazzama’nın müşriklerin putlarından temizlendiği büyük günün sene-i devriyesidir.      

                Peygamber Efendimiz (s.a.v), hicretin altıncı yılı Zilkâde ayında (Hicrî 6, M.628) bir rü’yâ görür.

                Rü'yâsında, “Kendisinin ve Eshâbının Mescid-i Haram'a emniyet içinde girdiği, huzur içerisinde Beytullah’ı tavâf edip saçlarını kestirererk ihramdan çıktıkları” gösterilir.            

                Peygamber Efendimiz (s.a.v.) rü’yâsını Eshâbına heber verir ve Umre yapmak üzere Mekke-i Mükerreme’ye gitmek istediğini söyler. Eshâb-ı Kirâm (aleyhimür-rıdvân) Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) verdiği bu habere çok sevinirler.  Rasûlüllah (s.a.v.) çoğunluğu Muhâcirlerden (Mekke’den Medine’ye göç etmiş olan ilk Müslümanlardan) oluşan Eshâbından 1400 kişi ile birlikte Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıkar.  

                Muhârebe yapmak niyetinde olmadıkları için yanlarına harp silahlarını almamışlar, sâdece yolcu silahı olan birer kılınç almışlardı.

                Rasûlüllah’ın (s.a.v.) Medîne’den kalabalık bir cemâat ile birlikte yola çıktığını öğrenen Mekke’li müşrikler, Rasûl-i Ekrem’i (s.a.v.) Mekke’ye sokmamak için karar alıp, şehrin kenarında tertibat kurarlar, Mekke’nin dışında karşılamak için de silahlı birlikler  yola çıkarırlar.

                Mekke’li müşriklerin bu tertibâtını öğrenen Rasûlüllah (s.a.v.) vâdilerden sapıp, (Mekke'ye takriben 24 kilometre mesâfede bulunan) Hudeybiye’ye gelir.               

       Burada beklenmedik bir durum yaşanır. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) binmiş olduğu deve daha ileri gitmeyerek burada yere çöküverir. Bütün uğraşmalara rağmen, yerinden bir türlü kaldıramazlar.

                Gitmek istemiyen bir hâli vardır. Bütün Müslümanlar bu durum karşısında hayretler içinde kalırlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v), bu hâl karşısında: "Fil vak'asında fili çökerten Cenâb-ı Hakk şimdi de deveyi çökertti. Anlaşılıyor ki Kureyş bize bu Umre ziyâreti için müsâade etmeyecek."  buyurur.

                Devenin çökmüş olması, bu defa ziyâret için “Mekke'ye girilmesine İlâhî müsâadenin olmayacağına işâret” sayılıyordu.

                 Peygamber Efendimiz (s.a.v.); Maksadının Umre yapıp dönmek olduğunu bildirmek için, Hazreti Osman’ı (r.a.) elçi olarak Mekke’ye gönderdi.Hazreti Osman (r.a) bir tanıdığının himâyesinde Mekke'ye girdi.

                Mekke’li müşriklere: “Rasûlüllah’ın Umre yapıp, Beytullah’ı ziyâret edip dönmek üzere geldiğini, başka bir niyetinin olmadığını ve silahsız olduklarını” geniş geniş izah etti.  

                Mekkeli’ler  O'na; "Sen istersen Beyt’i tavâf edebilirsin. Muhammed’in (s.a.v) ve Eshâbının gelmesine izin vermeyiz." dediler.

                Hazreti Osman (r.a.): "Peygamber (s.a.v.) tavâf etmedikçe, ben tavâf edemem. Biz Ka’beyi toplu tavâf etmeğe geldik. Kurbanlarımız da yanımızda. Tavaf edip kurbanlarımızı kestikten sonra dönüp gideceğiz." dedi.    

                Ama nâfile, müşrikler: “Muhammed’in (s.a.v) ve Eshâbının gelmesine kesinlikle izin vermeyiz." dediler. Dolayısıyla, o sene Rasûlüllah (s.a.v.) ve Eshâbı, Umre yapamadan, Hudeybiye’den geri dönmek mecbûriyetinde kaldılar.

                Büyük bir sevinçle yola çıkıp, Hudeybiye’de müşrikler tarafından geri çevrilmek Eshâbı Kirâm’ı (aleyhimür-rıdvân) son derece üzmüştü.

                Bazı münâfıklar, “Muhammed (s.a.v.) bizi kandırdı” diyerek çirkin bir dedi kodu bile çıkarmışlardı.

                Bunun üzerine; Allah-ü Teâlâ Fetih Sûresinin 27. Âyet-i Kerîmesini inzâl buyurarak Rasûlüllah’ın gördüğü rü’yânın doğru olduğunu, rü’yâsının muhakkak çıkacağını bildirdi.

                Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurdu.

                “Yemîn olsun ki Allah, Peygamberine (s.a.v.) o rü’yâyı doğru gösterdi. Yemin olsun ki, inşâAllah Mescid-i Haram’a mutlaka emniyet içinde, başlarınızı kazıtarak, kısaltarak, korkusuzca gireceksiniz. Fakat, Allah sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de Mekke’nin fethinden önce yakın bir fetih yaptı”.

                NOT: Âyet-i Kerîme’deki; “Mekke’nin fethinden önce yakın bir fetih yaptı” ifâdesi ile, Hayber’in fethini nasip buyurduğu bildiriliyor.

                Ve, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) rü’yâsı ertesi sene tahakkuk etti ve Fetih Sûresinin; “Muhakkak ki Biz Sana Feth-i Mübîni, apaçık bir zaferi açtık” meâlindeki birinci âyeti kerîmesi ile beyân buyurulduğu üzere o yıl da Mekke-i Mükerreme’nin Fethi nasip buyuruldu.

                Âyet-i Kerîme’de beyan buyurulduğu üzere; Rasûl-ü Ekrem  (s.a.v.) ve Eshâbı Mescid-i Haram'a emniyet içinde girdiler..

                Mekke-i Mükerreme’nin Fethi münâsebetiyle yaratılmışların en hayırlısı ve en büyüğü Muhammed aleyhisselâm’ın o büyük günde gösterdiği eşsiz büyüklüğe atıf yaparak, fetih sonrası Ka’be-I Muazzama’da Mekke’lilere yaptığı ilk konuşmasını “Fetih Hutbesi”ni teberrüken (bereketlenmek için) Mü’min gönüllere hatırlamak ve hatırlatmakta büyük fayda var .

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Beytullah’ın kapısını açıp, eşiğinde durdu ve iki eliyle kapının söve (çerçeve) lerini tuttu.

                Üç kere;  “Allâhü Ekber, Allâhü Ekber, Allâhü Ekber” diye  tekbir getirdikten sonra, Allâhü Teâlâ'ya hamdü senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdular: 

                Ey Kureyş cemaatı! Allah bir’dir. O'ndan başka İlah yoktur. O'nun şerîki ve nazîri yoktur. Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.

                O Yüce Allah, va’dini (kulu Muhammed’e  verdiği sözü) yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Aleyhimize toplananları, yalnız başına hezîmete (bozguna) uğrattı.

                Ey Kureyş cemâati! Allâhü Teâlâ Hazretleri câhiliyet gururlarını, geçmişler ile övünmeyi size yasaklamış ve haram kılmıştır.

                Câhiliyet dönemine âit bütün gururlar, bütün kan ve mal davâları ayaklarımın altındadır. Onları mahvediyor, kaldırıyorum.

                Bütün insanlar Âdem'dendir. Âdem de topraktandır. Nitekim Yüce  Allah buyuruyor ki;

                Ey Nâs! Biz sizi, bir erkekle bir kadından (Âdem ile Havva’dan) yarattık. Sizi muhtelif milletlere, kabîlelere ayırdık. Tâ ki tanışasınız diye.

                Allâh'ın nazarında en ekreminiz, Allah katında en şerefliniz, Allah'dan en çok korkanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilen, her şeyden haberdar olandır.

                Muhakkak Cenâb-ı Allah ve Rasûlü, sekir veren, insanı sarhoş  eden şeyleri haram kılmıştır. buyurdu.

                Sonra, bu tarihî konuşmasına  kısa bir ara vererek; mübârek nazarlarını; inananlar için tarifi imkansız sevinç, coşku; inanmayanlar için ise; büyük bir korku ve endişenin hâkim olduğu  topluluk üzerine  çevirdi.

                Mekke’lilerden kimler var? kimler yok? Dikkatlice etrafa baktı.

                Islâm'ı mahvetmek için Allah Rasûlü (s.a.v.) ve inananlara her türlü zulüm ve kötülüğü yapmış ve yaptırmış olan Kureyş ileri gelenlerinin de hepsinin orada bulunduğunu görünce, onlara: "Ey Kureyş cemaati! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz?  Bugün hakkınızda Benim ne yapacağımı sanırsınız? Benden ne beklersiniz?" diye sordu.

                Bütün Kureyş reisleri, korkularından önlerine bakıyorlardı. Hep bir ağızdan ve ürkek seslerle:

                “Ey Muhammed! Biz, Senin hayır ve iyilik yapacağını sanır, Senden hayır bekleriz.

                Sen kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin. Kerem sâhibi bir kardeş oğlusun. Gücün yetti, iyi davran." diyorlardı. 

                Rahmet Peygamber, Rasûlü Ekrem (s.a.v.);"Ey Mekkeliler!

                Bugün, Benim hâlimle, sizin hâliniz, kardeşim Yûsuf’un (a.s.) kardeşlerine dediği gibi olacaktır.

                Yûsuf (a.s.)'ın kardeşlerine dediği gibi, Ben de; “Size, bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok.  

                Allah sizi  afvetsin, O merhametlilerin en en merhametlisidir. diyorum.   (Sûre-i Yûsuf, âyet 92)

                Hepinizi affettim. Bu gün, size karşı bir tekdir (başa kakma, azarlama) ve cezâ yoktur.

                Sizi üzecek hiç bir şey söylenmeyecek ve yapılmayacaktır.

                Herkes, işi gücü ile meşgul olsun."  buyurdu ve Kureyşliler hakkında umûmî bir af  îlan etti.

                 Allah’ın Rasûlü, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Büyük Fetih hutbesiyle; Allâh'ın birliğini, Hak Dînin esaslarını, insanlar arasında eşitlik ve mü'minler arasında kardeşlik olduğunu Allah’ın  ev’inde, Allah adına îlan buyurdu.

                Bu büyük fetih gününde, büyüklüğün bu derecesi ancak O’na mahsustu. 

                O Müstesnâ bir örnek sergileyerek, kıyâmete kadar gelecek insanlara, bilhassa; eline güç geçince, hak, hukuk ve adâleti unutarak ceberûtlaşan (aşırı büyüklük taslayan, pek ziyâde kibirlenen, haddi aşan) iktidar sâhiplerine bir adâlet ve insanlık dersi veriyordu.

                Başta, Sevgili amcası Hazreti Hamza'nın (r.a.) ölüsüne bile hakâret eden Ebû Süfyan’ın hanımı Hind olmak üzere; Kendisine ve Sahâbelerine tüyler ürpertici vahşî işkenceler yapmış, Müslümanları kızgın kumların üzerine yatırarak, göğüslerini dağlamış, en kıymetli Sahâbelerinin kanına girmiş, ciğerini kemirmiş olan bütün düşmanları hakkında umûmî  af  îlan ediyor, her türlü imkan ve fırsat elinde olduğu halde; Ebû Cehil'in oğlu Ikrime'yi, Saffan'ı, şehidlerin efendisi ünvanının sâhibi Hazreti Hamza'nın kâtili Vâşi'yi bile, Allah için affediyor, onları serbest bırakıyordu.

                Işte, âlemlere Rahmet, Peygamberimiz, İslâm Peygamberi Hazreti Muhammed (s.a.v.).    

                Allahümme salli alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed....