Allah izin verirse, inanaıyla, inanmayanı ile insanlık âlemi olarak 31 Aralık Çarşamba günü, 2014 yılına vedâ ederek yeni bir yıla başlayacağız.

Yaşadığımız dünya hayatı açısından sevinci ile hüznü ile, acı – tatlı pek çok hâtıralarla geçen 2014 yılı, mülkün sâhibi ve yegâne mâliki olan Yüce Allah tarafından “Yarın” olarak ifade buyurulan ebedî hayat açısından ise; inananlar açısında bile büyük ölçüde zarar ve ziyan içinde! geçtiğine inandığımız bir yıl olarak tarih sayfasındaki yerini alacaktır.

İnsanlığı kurtaracak yegâne Din olan İslâm Dînî'ne inananlar için yılbaşı; ömür takviminden bir yaprağın koparılarak yeni bir yıla daha başlamaktan ve bir takım muâmelelerin dünya insanları ile beraber yapılmasından öte hiç bir özellik ve mânâ taşımamaktadır.

Akl-ı selim sâhiplerinin kabul edeceği üzere; ömür takviminden bir yaprağın daha koparılarak yeni bir yıl’a  başlamaktan öte bir mânâ ifâde etmeyen ve maalesef insanlığın büyük çoğunluğu tarafından Allah’a karşı âdeta bir toplu isyan hereketi ve günah işleme yarışına girilerek! karşılanan yılbaşında, inananlara yakışan; ömür takviminden bir yaprağın daha koparılarak mukadder son’a bir adım daha yaklaştığı gerçeği inancı ile ciddî bir nefs muhasebesi yapmak; çoluk – çocuk, bütün âile fertleriyle birlikte Yüce Yaratıcı’ya el ve gönüllerini açarak;  “Yâ Rabbî, geçen seneyi bizden râzı olarak ayır. Hasbelbeşer (insanlık îcâbı olarak şaşarak) işlediğimiz günahlarımızı bağışla, sâdır olan ısyânlarımızı hasenâta tebdil eyle. 

Bilerek, bilmeyerek işlediğimiz hatâ ve kusurlarımızı  engin Rahmetinle sevâba çeviriver.

Yeni yılda beni, anamı, babamı, çoluk çocuğumu ve Din kardeşlerimi sıhhat, âfiyet üzere hidâyeti İlahiyende dâim kıl, insanlık âlemine hidâyet, sulh-u salâh ve saâdetler ver. Dünya üzerinde, özellikle  Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı bölgelerdeki  işlenen cinayet ve zulumlerin son bulmasını nasip buyur yâ Rabbi" diye duâ ve niyazlarda bulunmalı, tevbe istiğfarlar ederek Allah’a yalvarmalı, istek ve hâcetlerini O’na arzederek yeni yılı böyle karşılamalarıdır.

Unutulmamalıdır ki; milletleri ayakta tutan, birlik, berâberlik ve ictmaî dayanışma içerisinde yaşamalarını ve millî kimliğiyle tarih sahnesinde yer almalarını sağlayan, onların millî ve manevî değerlerine, kendilerine mahsus ma'sum kültürlerini yaşama ve yaşatmalarına bağlılıklarıdır.

Millî ve manevî (toplumun inançları ve yapısına uygun kültür ve edep) değerlerine sâhip çıkmayan ve başka milletleri körü körüne taklit edip, millî benlik ve şahsiyetlerini kaybeden millet ve toplulukların, dünya coğrafyasından silinip yok oldukları, o milleti millet yapan değerlerin gelecek nesillere aktarılabildiği nisbette de varlıklarını sürdürdükleri tarihî bir gerçektir.

Yine tarihî bir gerçektir ki, millî ve manevî değerlerine gereği gibi sâhip çıkarak, birlik ve beraberliğini koruyabilen bir millet dıştan yıkılmamış ve yıkılamaz. Ancak, içte meydana gelen bozulmalar ve başkalarına maşalık yapan dahilî ihânetler sebebiyle yıkılmalar olmuştur.

Bunun için, bir milleti içten yıkmak isteyen müfsitler, inanç, ahlâk ve millî değerleri yok etmeyi  dâima ilk hedef olarak seçmişler, orada muvaffak olunca, menfûr (iğrenç) emellerini gerçekleştirebilmişlerdir.

Müslüman Türk toplumu olarak, iftihar ettiğimiz  şanlı ecdâdımız ve tarihimizin şan ve şerefle dolu sayfalarındaki başarı ve güzellikleri yeniden kazanmak ve devam ettirmek için, Anavatan’da da, içinde yaşadığımız bu memlekette de neslimizi mutlaka  ve mutlaka millî ve manevî değerler çerçevesinde eğitmek ve yetiştirmek mecbûriyetinde olduğumuzu, bu mühim vazifemizi ihmal ettiğimiz takdirde ise,  neslimizin Dinî ve ahlakî değerlerden uzaklaşacakları, örf ve âdetlerimize uymayan davranışları, Müslüman olmayanların örf ve âdetlerini taklit edip benimseyecekleri, zararlı akım ve alışkanlıkların tuzağına kolayca düşebilecekleri gerçeğini aslâ unutmamalıyız.

Bu itibarla; geleceğimizin te’minâtı olan gençlerimizi, millî, manevî ve kültürel değerlere uygun yetiştirmek, anne- baba, eğitimci, Din adamı, yazar ve toplum olarak hepimizin görevidir.

Yüce Allah (c.c.) ins-ü cinne hidâyet rehberi olarak gönderdiği Yüce Kitabı Kur’ân-ı Kerim’de En’am Suresinin 153’üncü âyet-i kerimesinde; “İşte bu (İslâm) Dîni, benim dosdoğru yolumdur.  O’na uyun.  Başka yollara uymayın.  (Hak yol’dan  sapmayın).Yoksa o yollar, sizi parça parça edip, doğru yoldan ayırır. İşte bunları, sakınasınız diye Allah size emreder." buyurarak inananların ancak Dinî ve ahlakî prensiplere sâhip çıkarak, hakikî kimlik ve şahsiyetlerini koruyabileceğini ifâde ve beyan buyurmaktadır.

“İnsanlığa güzel ahlâkı yaşayarak öğretmek ve tamamlamak üzere gönderilen” Allah’ın son Peygamberi Muhammed aleyhisselâm; Müslümanlar arasında ahlakî çöküntüye sebep olacağı, birlik ve beraberliği bozacağı, inananları Hak yoldan uzaklaştıracağı ve âhiret zararına uğratacağı endişesiyle, başka milletlerin örf ve âdetlerini taklîd etmekten, onları benimsemekten şiddetle sakınılmasını emreden ikazlarında; “Kim bir kavme benzemeye azmeder, (onlar gibi yaşamaya başlarsa)  o ondandır. Bir kişi diğer bir kişinin ameline, yoluna ve âdetine  râzı olursa, muhakkak ki o ondandır”.  buyurmuştur.

Bu vesileyle, yeri ve zamanı olduğu için hatırlatmakta fayda gördüğümüz mühim bir husûsa dikkatlerinizi çekerek sözlerimizi noktalamak isteriz.

Üzülerek ifade edelim ki, gerek Anavatan’da, gerekse burada ve başka yerlerde, son yıllarda Müslüman Türk toplumumu arasında iyice yaygınlaşanan, daha da üzücü ve düşündürücü olan bilhassa  bazı dindar çevreler arasında bile  yaygınlaştığına şâhid olduğumuz yılbaşı kutlaması adı altında düzenlenen eğlence ve toplantılar; Müslüman Türk milleti olarak, bizim açımızdan Dînî, millî, kültürel ve geleneksel hiç bir değere sahip değildir.

Binâenaleyh, millî ve manevî değerlerimize tamâmen ters olan bu tür eğlencelerde, aklı ve sağlığı tehdît eden içki içmeyi, âile bütçesini sarsan, dostlukları yok eden kumar’ı ve israf boyutundaki harcamaları, millî ve Dinî değerlerimizle bağdaştırmak aslâ mümkün olmadığı gibi, bu tür eğlence ve âdetlerin, kültürel tahribâta yol açtığı, bizleri, özellikle de, bu memlekette doğup büyüyen  neslimizi millî kimliğimizden uzaklaştırmakta olduğu da acı bir gerçektir.

Bunun için, inananlar olarak hangi asırda ve nerede yaşıyor olursak olalım, kültürel mîrasımızdan, Dinî anlayış ve heyecânımızdan kaynaklanan değerlerimizi yaşatmaya gayret edelim ve bu değerlerimizi neslimize de aktarmaya çalışarak, Dinî ve millî değerlerimizle çelişen başka kültürlerin örf ve adetlerini körü körüne taklit ve özenti hastalığından da mutlaka kaçınalım.

Bizim için ömür takviminden bir yaprağın koparılarak yeni bir yıla daha başlamaktan öte, hiç bir özellik ve mânası olmayan milâdî yeni yıl’ı eğlence adı altında günahlar işleyerek, çeşitli isyanlarla karşılamak sûretiyle Yüce Rabbimizi gadaplandıracak yanlış hareteketler yapmak yerine; geçmişte yaptıklarımızı gözden geçirerek, gelecek yeni yılda hayatımıza, maddesiyle, mânâsıyla daha iyi nasıl yön verebileceğimizi düşünerek karşılamalıyız.

Zîra; Allah Rasülü Efendimiz (s.a.v.) bir mübârek sözlerinde; Ey insanlar! “Hesaba çekilmden evvel kendi kendinizi hesaba çekin” buyurmuştur.

Ne mutlu hesâba çekilmeden evvel nefsini hesâba çekebilenlere!

Allah’ın son Hak Dîni, mükemmel Dinimiz İslâm,Yüce Kitâbımız  Kur’ân ve Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) sünnetlerine sarılarak Sırât-ı Müstakîm (Allah’a giden doğru yol) üzere yaşamaya gayret etmeliyiz.    İşte, yegâne kurtuluş budur.

Ne mutlu böyle yaşayıp, böyle ölebilenlere. Sözlerimizi; Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir duâsı ile noktalayalım.

Ey Benim Allahım, Bize hakkı hak, (doğruyu  doğru  olarak) göster ve bizi hakka, doğruya tâbi kıl, hakka uyanlardan, doğrulardan ve doğru iş yapanlardan eyle. Bize bâtılı bâtıl olarak, (yanlışı yanlış olarak) göster ve yanlışlardan  uzak durmayı nasip buyur... Âmin