Karadeniz Teknik Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr.Hikmet  Öksüz sözde Rum soykırımı olarak ortaya atılan iddialar üzerine araştırma yapmak üzere yaklaşık 45 gün boyunca Washington’daki çeşitli arşivlerde çalışma yürüttü. Çalışmalarını tamamlayan Prof. Öksüz’le, Türkiye dönüşü öncesinde geldiği New York’ta buluştuk.

Türk- Yunan ilişkileri ve Yunanistan’ın ortaya attığı ve parlamentolarında kabul ettikleri sözde soykırım tezlerinin tarihsel ve siyasal arka planını konuştuğumuz söyleşide Prof. Öksüz, Türkiye’nin, tarih boyunca Yunanistan’ın yaşadığı hiç bir buhrandan yararlanma yoluna gitmediğini ancak Yunanistan’ın diplomasi yoluyla topraklarını bu güne dek 5 kez genişlettiğinin altını çizdi. 24 Şubat 1995 tarihinde parlamentosunda alınan karara göre 19 Mayıs 1919 tarihinin Pontus Bölgesi Rumları için soykırım tarihi olarak belirlendiğini hatırlatan öğretim üyesi, yaptığı araştırmalara dayanarak, Yunanistan’ın kendi belgeleri dahil arşiv belgelerindeki rakamların bu iddiaları çürüttüğünü söyledi. Prof. Öksüz, siyasal bir propaganda sürecindeki Pontusçu faaliyetlere karşı, sözde Ermeni soykırımı tezleri konusunda yaşananlardan da ders çıkararak sürecin önünü almak gerektiğini belirtti.

Prof. Dr. Hikmet Öksüz, “Türkiye’nin bağımsızlığından ödün verdiği her siyasal dönemde karşı tezlerin güçlendiğini gözden kaçırmamalıyız.” dedi.

TURKISHNY: Atatürk dönemi sonrası Türk-Yunan ilişkilerine göz attığınızda hangi noktalar tarihsel olarak öne çıkıyor?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Yunanistan’ın işgal edildiği 2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye Yunanistan’a destek vermiş, halk perişanlık içindeyken Yunanistan’a gıda yardımında da bulunmuştu. Ardından 1946-49 yılları arasında Yunanistan bir iç savaş yaşadı. Soğuk Savaş döneminde Balkanlar tamamen komünist çember içine girmişken diğer komünist Balkan ülkeleriyle beraber Sovyetler Birliği Yunanistan’ı da komünistleştirmek istiyordu. Bu süreçte Yunanistan bir iç buhran yaşarken, Türkiye Yunanistan’ın yaşamakta olduğu bu iç buhrandan yararlanmak yoluna gitmedi ve komşusunun zor anını istismar etmedi. Türkiye o günlerde, Yunanistan’ın meşru hükümetine dolaylı da olsa destek oldu. Oysa 90’lı yıllara baktığımızda emekli Yunan subaylar tarafından PKK terör örgütünün Türkiye’ye karşı yürüttüğü silahlı eylemleri için Bekaa vadisinde eğitildiği ortaya çıkmıştı.  PKK’ya ayrıca Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden istihbarat desteği de sağlamıştı. Bununla birlikte PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın Suriye’yi terk ettikten sonra iki kez Yunanistan’a giriş çıkış yaptığı, daha sonra Kenya’da yine Yunanistan Büyükelçiliğinde bulunduğu bilinen gerçekler. Ancak bu süreçte Türkiye, elinde bulunan tüm kozlara karşın,  Yunanistan’ı tüm dünyaya teröre destek veren ülke olarak lanse etmedi. Aynı koz Yunanistan’ın elinde olsaydı Yunanistan Türkiye’yi yıllarca tüm dünya önünde sıkıştırır ve terör destekçisi bir ülke olarak lanse ederdi.

TURKISHNY: Türkiye Yunanistan’ı PKK’ye verdiği destek dolayısıyla ‘suç üstü’ yakalamışken medya da iktidar da konunun üzerinde durmayarak neden sessiz kaldılar?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: O dönemde Türkiye’nin iç siyasetinde dalgalanmalar ve istikrarsızlık egemendi.  Koalisyon hükümetleri ve sık tekrarlanan erken seçimler dış politikada devamsızlığa yol açmıştı. Ayrıca Öcalan’ın yakalanmasında bu sürece büyük devletlerin ve ABD’nin de dahil olması söz konusu. Anlaşılan NATO ittifakı içinde yer alan iki ülkenin bu şekilde karşı karşıya gelmesi pek arzulanmadı ve bu süreç dışardan yönetildi. Ayrıca tam o sırada Türkiye’nin AB silişkilerinde Yunanistan vetosu tehtidi de Türkiye’nin ses çıkarmamasının bazı nedenleri olarak bunları görülebilir.

TURKISHNY: Türkiye- AB ilişkileri bağlamında, Yunanistan’ın Türkiye’ye olan bu tutumu bugünlerde nasıl seyrediyor?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: 90’lı yıllardan bu yana, Türkiye’nin AB ilişkileri sürecinde Yunanistan veto kartını kullanıyordu, bu kart sayesinde Türkiye’ye kendi politikalarını dayatıyordu . Kıbrıs Rum Kesimi, Kıbrıs adı altında AB’ye üye olduktan sonra Yunanistan, Türkiye’ye yönelik baskısını Güney Kıbrıs üzerinden gerçekleştirmeyi sürdürüyor.

TURKISHNY: Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB’ye üye olması da kendi içinde hukuksal çelişkiler barındırmıyor muydu?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Kıbrıs, Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla 1960 yılında kuruldu  ve bu cumhuriyetin Türkiye, İngiltere ve Yunanistan olmak üzere 3 garantör ülkesi vardı. Dolayısıyla 1960 Garanti Anlaşması’nın, taraflardan birinin üye olmadığı bir uluslararası kuruluşa Kıbrıs’ın da üye olamayacağına dair yer alan ibaresi Kıbrıs’ın AB üyeliğini bloke etmesi için yeterli bir unsurdu. 1990 yılında Kıbrıs Rum Kesimi bütün Kıbrıs adası adına o zamanki adıyla Avrupa Topluluğu’na başvurmuş ve reddedilmişti. 1992 Maastricht ve 1993 Kopenhag kriterleri doğrultusunda Avrupa yeni bir sürece girdi. Topluluk AB adını aldı ve yeni bir genişleme dalgası başladı. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen Kıbrıs’a AB’nin yanıtı bu kez de sorunlarını çözerek birliğe başvurması yönünde oldu. Böyle bir durumda Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik rezervini yumuşatması gerekiyordu ve tam o sırada Türkiye’nin Gümrük Birliğine dahil olma çabası vardı. 1995 yılında imzaladığımız anlaşmayla dahil olduğumuz Gümrük Birliği öncesi Karayalçın- Çiller ikilisi Kıbrıs’ın AB’ye üyeliğine yönelik yasal haklarını kullanmak istemedi ve bunu kullanmayacağını Batı’ya ima etti. Türkiye, Kıbrıs Rum Kesiminin yasalara ve hukuka aykırı şekilde üye yapılmasına ses çıkarmadı. Sonuçta, zayıf noktaları ve boşlukları çok iyi değerlendiren Batı diplomasisi bu süreçten de yararlanmayı bilerek Kıbrıs Rum Kesimi’ni AB’ye Kıbrıs adı adıyla üye yaptı.

TURKISHNY: Sonuçta Kıbrıs sorununda da AB aracılığıyla, Yunanistan’ın eli bir kez daha güçlenmiş olmadı mı?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Türkiyenin AB üyesi olması için Kıbrıs’a yönelik yaptırımların kaldırılması isteniyor. Ayrıca Türkiye’nin, 2009 yılı sonuna kadar havaalanlarını ve limanları açma taahhüdü de var.  Böylece Türkiye AB ilişkilerinin denkleminde Yunanistan’ın yerini 800-900 bin nüfuslu Kıbrıs Rum Kesimi almaya başladı. Yunanistan kurulduğundan bu yana bize karşı Batı diplomasisini arkasına aldı. Bu sayede Yunanistan Savaşla değil ancak diplomasi yoluyla kuruluşundan bu yana topraklarını 5 defa büyüttü. Dolayısıyla Batı diplomasisinin ağı içinde çok dikkatli davranmamız gerekiyor. Bu zor günlerde bir kez daha önemi anlaşılan Lozan Anlaşması’nın kazanımlarını korumak kollamak ve güçlendirmek zorundayız.

TURKISHNY: Yunanistan bunlardan başka bir de “Rum Soykırımı” gibi bazı tezler öne sürüyor. Pontusçu tezlerin temeli neye dayanıyor? Bu konunun tarihsel geri planında ne yatıyor?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Bu mesele aslında 20. yüzyılın başlarında siyasi bir eylem planı olarak ortaya kondu. Tarihte, merkezi Amasya olmak üzere kurulmuş bir Pontus Devleti var ancak bu devletin Yunanlıkla ilgisi yok. Pontus Devleti’ni kurucuları Perslere bağlı valilerdi. Bu coğrafyaya Yunanistan’dan gelen kolonizatörler “deniz” anlamına gelen “pontus” ismini vermişler. Kolonizatörlerin verdiği bu isim literatüre de böyle geçtiği bu için devlet ilk bakışta Yunan devleti olarak algılanıyor. 1204 yılından Fatih’in Trabzonu fethettiği 1461 tarihine kadar burada yaşayan bir hanedanlık var. Hiç bir zaman imparatorluk olmamış, İstanbul’dan buraya göç eden bir ailenin kurduğu hanedanlıktan söz ediyoruz. Ancak ne yazık ki biz Pontus Devleti’ni tarih kitaplarımıza dahi “Trabzon Pontus Rum İmparatorluğu” şeklinde geçirmişiz ve zihinlerimize bu yanlış formasyonu yerleştirmişiz. Bu fenomen ve yanlış nitelemeler zinciri bir algı olarak günümüze dek geliyor.

TURKISHNY: Pontus meselesinin ‘siyasal bir eylem planı’ olarak ortaya çıktığını iddia ediyorsunuz. Bu siyasal eylem planı nasıl gelişiyor?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Bu eylem planı, 1900’lerin başında siyasal olarak şekillendiriliyor. Bilindiği gibi, Islahat sonrası Osmanlı coğrafyasında yabancı okullar ve azınlık okullarının sayısı hızla artıyor Bu okullardan biri de Amerikalıların Merzifon’da açtıkları Merzifon Amerikan Koleji’dir. Bu okul özellikle Samsun ve çevresi olmak üzere daha çok Doğu Karadenizde yaşayan Rumlar için açılmıştı. Osmanlı dağılma sürecine girdiğinde bu okullarda örgütlenerek  yetişen öğrencilerin Pontusçu ve Ermeni faaliyetleri içinde yer aldıklarını görmek mümkün.

Burada yetişen gençler genel olarak ekonomik gelir düzeyi yüksek ve dış ticarette ağırlığı olan ailelerin çocuklarından oluştuğunu belirtmek gerekir. Bu gençlerin pekçoğu Avrupa’da eğitim aldığı süreçte orada yükselen milliyetçi akımların da etkisiyle kendi toplumunu sistem içinde sıçrama yaptırmaya çalışıyorlar.

Böylece Ermeni ve Rum milliyetçiliği bu kesimler kanalıyla Osmanlı içinde kurumsallaşmaya başlıyor. Altyapısı tamamlanan ayrılıkçı milliyetçi düşünsel akımların Osmanlı’nın savaşlardan yenik çıktığı her dönemde isyanlar şeklinde açığa çıktığını görüyoruz. 1. Dünya Savaşı bu milliyetçi kesimler için uygun zemini sağlayınca, bu kesimler ‘fırsat bu fırsattır’ diyerek isyanlara başladılar. Kafkas cephesi çökünce Doğu Karadeniz Bölgesi Rus işgaline açık hale geldi ve 1916 yılında Trabzon bölgesi işgal edildi. Rus işgaliyle birlikte, Ttürkler kitlesel olarak batıya göçerek Trabzon ve yöresini terk ettiler. Türklerin yöreyi boşaltmasıyla Trabzon Metropoliti Hrisantos’un önderliğinde bir hareket başladı. Tarihte Ortodokslukta din adamlarının etkili olduğunu görürüz. Bu anlamda o yörede devlet kurma fırsatını yakaladıklarını zattenderek 1916-1918 arasındaki işgal döneminde oradaki tapu kayıtlarını değiştirmek, imha etmek veya üzerlerine geçirmek şeklinde faaliyetler yürüttüklerini görüyoruz.

TURKISHNY: 1917 Ekim Devrimi’nin ardından Rus işgali sona eriyor. Ruslar’ın buradan çekilmesinden sonra neler yaşanıyor?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Ekim Devrimi’nin ardından Rus askerleri yöreden çekilince, işgalden kaçan Türkler geri dönmeye başlıyor. Ancak yeni ortamda Rumlar ile Türkler arasında etki-tepki süreci yaşanmaya başlıyor. 1. Dünya Savaşı sonrasında, 1919 yılında galip devletler biraraya gelerek I. Dünya Savaşı'nı sona erdiren antlaşmaların hazırlandığı Paris Barış Konferansı’nı toplanı. Bu konferansa Yunanistan’dan Başbakan Venizelos ve Trabzon’dan da Doğu Karadeniz Rumları adına kongreyi yönlendirmek için Hrisantos gidiyor. Doğu Karadeniz’de bir Pontus Rum Devleti kurmak için oradaki nüfus yapısını çarpıtmaya çalışıyorlar. Öte yandan Doğu Karadeniz’de 27 bin miilitandan oluşan 40 büyük silahlı Rum çetesi kuruluyor ve bunlar eylemlere başlayarak ortalığı kana buluyorlar. Amaç, Samsun’dan Sinop’a kadar olan hatta yaşayan müslümanların nüfusunu azaltmak, dolayısıyla Wilson’un çoğunluk ilkesinden yararlanarak burada çoğunluğun Rum olduğunu göstererek burada bir Rum devleti kurmaya çalışmak. Durum böyle olunca Türklerin de silahlandığını ve çetelere karşılık verdiğini görüyoruz. Böylece bölge bir kargaşa içine giriyor.

Bilindiği gibi bu süre tam da Kurtuluş Savaşı’nın başladığı döneme denk geliyor. Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a çıktığında bölgedeki asayişsizlik hakkında İstanbul’u bilgilendiriyor ve bölgedeki asayişsizliğin sebebinin Türkler değil, Rumların Pontusçuluk iddiaları olduğunu bildiriyor.

TURKISHNY: Kurtuluş Savaşı boyunca ve sonrasında neler yaşanıyor?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Kurtuluş Savaşı sırasında 1919-22 döneminde Rum çetelerin faaliyetleri sürüyor. Sonuçta Kurtuluş Savaşı’nda başarıya ulaşıyoruz. O dönemde çeteler bastırılıyor ve Lozan’a gidiyoruz. Lozan’da sınırlarımız belirlenirken gündeme gelen önemli bir konu olarak azınlıkların durumuna ilişkin sorunun ‘mübadele’ yoluyla çözülmesi İsveçli doktor Mansen’in önerisi üzerine kararlaştırılıyor. Buna göre 30 Ocak 1923’te bir mübadele sözleşmesi yapılıyor. Mübadele sözleşmesi sonucunda bu iş 1924’te büyük ölçüde gerçekleştiriliyor ve Pontusçuluk dediğimiz olay, insan unsurundan mahrum kaldığı için doğal olarak sona eriyor.

TURKISHNY: Sona erdiğini söylediğiniz Pontusçuluk yenşden nasıl ortaya çıkıyor?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: 1965 yılında, Ermenilerin sözde soykırımın 50. yıldönümüyle birlikte dünya kamuoyunda yeni bir propagandaya girişildiğini görüyoruz. 70 ve 80’li yıllarda diplomatlarımızı hedef alan suikastler biçiminde bir terör dalgası başlıyor ve şiddet üzerinden yağtıkları propagandayı siyasal düzleme kaydırarak dünyadaki parlamentolardan Ermenilerin soykırıma uğradığı biçiminde asılsız yasalar kabul ettirdiler. Tam bu paralelde Yeni Dünya Düzeni süreciyle beraber Yunanistan da Pontus soykırımı lafı etmeye başladılar. Bunların üzerine Kanada’dan Avustralya’ya kadar dünyanın pekçok ülkesinde Pontus dernekleri kurmaya başladılar.

TURKISHNY: Bu Pontusçu derneklerin temel savları neler?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Bugün dünyada toplam 186 Pontusçu dernek var. Ermenilerin örnek modeliyle yola çıkarak 1914-1922 yılları arasında, yani 1. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşımızın sona erdiği zaman aralığında Karadeniz Bölgesi’nde 350 bin Rum’un öldürüldüğü iddia ediliyor.

TURKISHNY: Bu konuda araştırmaları olan bir biliminsanı olarak iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Hem belgelerdeki rakamlar hem de Yunanistan’ın kendi belgeleri bu iddiaları çürütüyor. Arşivlerdeki resmi kayıtları incelediğimizde Trabzon vilayetinde Rum nüfusunun 350 bine dahi hiçbir zaman ulaşmadığını görüyoruz. Kayıtlar bölgedeki toplam Rum nüfusun 220 bin olduğunu söylüyor. Ancak gerçekte bu 220 bin kişilik toplam Rum nüfusunun bir bölümü Ruslar Anadolu’dan çekilirken onlarla beraber Rusyaya çekiliyor. Diğerleri de Lozan’daki mübadele sözleşmesine göre Yunanistan’a gönderiliyor. Yunanistan 1928 yılında nüfus sayımı yapılıyor ve bu sayımda hem toplam nüfus hem de kimin nereden geldiği ortaya konuyor. Bu sayıma göre 189 bin 200 kişi Pontus olarak niteledikleri Doğu Karadeniz’den göç edenler. Osmanlı kayıtları, göçten önce bu havaride toplam Rum nüfusun 220 bin dolayında olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla Yunanistan’a göç eden 189 binlik nüfusu çıkardığımızda geriye 30 bine yakın bir sayı çıkıyor. Bugün Pontusçu faaliyetler yürütenlerin soykırım tezlerinde iddia edilen rakamın 350 bin olduğunu hatırlayalım. Ayrıca bu 30 bin dolayındaki nüfusun içinde Rusya’ya göç edenler olduğunu da biliyoruz. Doğu Karadeniz’de toplam 27 bin militandan oluşan Rum çetelerini de göz önüne aldığımızda Pontusçuluk iddiasındaki Rumların tezlerinin asılsızlığı ortaya çıkıyor.

TURKISHNY: Konunun siyasal ve tarihsel arkaplanı belgeleriyle ortadayken Pontusçular hangi yasal dayanakla hareket ediyorlar?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Yunanistan 24 Şubat 1995 tarihinde parlamentosunda bir karar alıyor. Bu karara göre 19 Mayıs 1919 tarihi Pontus Bölgesi Rumları için soykırım tarihi olarak belirleniyor. 16 Eylül 1922 tarihi ise Batı Anadolu Helenlerinin soykırıma uğradığı tarih olarak iddia ediliyor.

TURKISHNY: Bu tarihler ne anlama geliyor?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Hepimizin bildiği gibi 19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkıp bağımsızlık mücadelesini başlattığı gün. 16 Eylül 1922 tarihi, son Yunan askerinin Kapıdağ Yarımadası’ndan gemilerle Anadolu’yu terk ettiği tarih olarak çıkıyor karşımıza. Yunanistan’ın Anadolu’da uğradığı yenilgiyi bu şekilde örtmek ve tarihi çarpıtarak dünyanın gündeminde de Ermeni tezlerinin mesafe almaya başlamasının verdiği fırsatçılıkla atılmış adımlar olarak değerlendirmek gerekiyor.

TURKISHNY: Pontus İmparatorluğu’nun merkezi olarak ilan edilen Trabzon’da da bazı çalışmalar yürütüldüğü konusun da zaman zaman basında haberler yer alıyor. Bu faaliyetler nelerdir ve bu faaliyetlerle ne amaçlanıyor?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Trabzon’da Sümela Manastırı olarak bilinen tarihi ve turistik doğal müzede her yıl 16 Ağustos’ta Selanik’ten ve Doğu Karadeniz’den göç etmiş Rum asıllı Rus vatandaşlarının bir kısmı bölgeye nostaljık geziler yapıyorlar. Bu nostaljik gezilerde giderek fiili durum da yaratmaya başladıklarını gözlemliyoruz. Her yıl burada dinsel ayinler gerçekleştirmeye başlayan bu topluluk orayı dünya Ortodoxluğunun önemli merkezlerinden biri olarak kabul ettirmeye çelışıyorlar. Oysa tarihi bilgiler bize gösteriyor ki bu manastır hiçbir zaman Ortodoksluğun merkezi olarak görülmemiş. Ancak bu topluluk Sümela Manastırı’nı simge olarak seçip Pontusçu zihniyete de kurumsal alt yapı sağlamak amacıyla hareket ediyorlar. Bu fiili durum bugün Türkiye’nin iç hukukunu zorlar hale geldi. Çünkü din adamları ancak dini mabedlerde dini kıyafetler giyebilir ve burada ibadet edebilirler. Müze statüsünde olan, açık alanlarda ibadet yapmak ve dini kıyafetler giymek yasak. Ancak buna karşın Sümela’daki fiili durum sürüyor.

TURKISHNY: Pontus Soykırımı Tezleri bugün  ne boyutta etkili?  Ermeni Soykırımı iddialarının uluslararası alanda Türkiye’yi sıkıştırmaya yönelik bir kart olarak kullanıldığını düşündüğümüzde bu iki iddianın geldiği aşamayı nasıl değerlendirmek gerekir?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Pontusçu soykırım tezlerinin inandırıcı hiçbir yanı yok, tarihsel açıdan çok karmaşık bir yönü de yok. Ayrıca uluslararası toplum bugün bu tezlere pek prim vermiyor. Sonuçta zaman ilerledikçe, gündelik yaşayan insanlar dönüp geriye bakmıyor. Herkes tarihçi olmak zorunda değil. Bu nedenle propaganda kitleleri etkilemek, ianandırmak ve karşıtlık oluşturmak için bazen tarihi gerçeklerden daha etkili hale gelebiliyor. Bilimsel veriler gerçeği çok açık ortaya koyuyor. Türkiye’nin çekinecek bir yanı olmadığı gibi üstelik 1. Dünya Savaşı’nı yürütürken uğradığımız ihaneti Batılı belgeler de gösteriyor.

TURKISHNY: Ermeni meselesinin bugün geldiği aşamaya baktığımızda, bu deneyimin ışığında Pontusçu faaliyetlerin önü şimdiden alınamaz mı?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Ermeni soykırımı iddialarının gelişim seyrine baktığımızda uzun yıllar boyunca, terör eylemlerini de içeren kitap, broşür, video, sesli tarih çalışmaları, konferanslar, paneller, lobicilik vb tüm olanaklarla  bir iddia doğrulanmaya ve kabul ettirilmeye çalışılırken biz buna karşı yeterli belgesel ve bilimsel çalışmayı yapamadık. Sonradan eksikliğimizi gördük ve sözde soykırım tezlerine karşı ciddi adımlar atabiliyoruz. Pontusçuluk ve bunların ortaya attığı tezlerin de benzer propagandalarla kitleselleşmelerine seyirci kalmadan, bu konularda da harekete geçmemiz ve konunun bizi zorlayacak oyutlara ulaşmasını beklemememiz gerekiyor.

TURKISHNY: İstanbul’da bulunan Fener Rum Patrikhanesi de uluslararası ilişkilerde bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle ABD ve AB bu konuda Türkiye’ye baskı yapmayı sürdürüyor. Bu konunun çözümünü nasıl görüyorsunuz?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Alsında Patrikhane konusu Lozan’da çözülmüş bir konu. İsmet Paşa, venizelos ve diğer taraflar arasındaki yazışmalarda varılan anlaşmaya göre istanbul’da bırakılan Fener Rum Patrikhanesi  mübadele kapsamının dışında bırakılan, İstanbul ve Adalarda yaşayan Rum ortodoks dinine mensup olan azınlık yurttaşların ruhani lideridir. Dolayısıyla bu patrikhanenin ekümenik özelliği yoktur. Mesele bu şekilde Lozan’da kapanmıştı. Ancak 2. Dünya Savaşı sonrası bu iş biraz da ABD’nin işe girmesiyle farklı bir kulvara girmeye başladı. Dünyada 300 milyon dolayında Ortodoks yaşıyor ve doğu Avrupa ile Balkanlar gibi Ortodoks nüfusun ağır bastığı coğrafyayı kontrol altına alan Sovyetlere karşı Ortodoks dünyanın kontrolünü İstanbul’da bulunan Partikhane aracılığıyla, komünist dünyayı etkileyebilecek bir araç olarak kullanmayı düşündüler. Öyleki ABD, Amerika’daki ortodoks patriği Atenagoras’ı Türkiye’ye Fener Rum Patriği olarak gönderdi. Ekünemikliğin Lozan sonrasında yeniden alevlenmesiş buradan başlar.

TURKISHNY: Patrikhanede görev alacak papazlar Türkiye yabancı bir ülkeden nasıl atanabildi?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Türkiye 2. Dünya Savaşı sonunda Amerikan yardımlarına muhtaç olduğu için ve NATO’ya girme arayışında olan Türkiye, kendi kanunlarına aykırı olmasına karşın sesini çıkarmayarak ABD’nin buraya patrik atamasına izin verdi. Oysa patrik olabilmek için mutlaka TC vatandaşı olmak gerekiyordu.

TURKISHNY: Bugün Sovyet coğrafyasının dağıldığını düşündüğümüzde Patrikhane sorununun anlamını yeniden nasıl değerlendirmeliyiz?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Sovyetlerin dağılmasıyla bağımsızlaşan ülkelerde din olgusu yeniden öne çıkmaya başladı ve ortodokslar züzerinde kimin etkili olacağı sorunu baş gösterdi. Moskova patrikliği istanbulu tanımıyor, istanbul da moskova’ya prim vermiyor. bu rekabette rusyanın doğu avrupadaki kontrolünü azaltmak ve batının etkinliğini artırma çabasıyla düşünmek gerekiyor. ab nezdinde de patrikhane fiili ekümeniklik kazanıyor. tamamen siyasi konular belirleyici oluyor. AB bu yönde Fener Patrikhanesine prim vermeye başlıyor. protokollerde ona devlet başkanı muamelesi gösterilerek hukukumuz zorlanıyor.

TURKISHNY: Fener Partiğinin bizim yasalarımıza göre statüsü nedir?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Fener Rum Ortodoks Kilisesi’nin patriği, Fatih Kaymakamlığına bağlı bir kamu görevlisidir. İstanbul’da yaşayan 3-4 bin kişilik ortodoks cemaatinin lideridir. Nasıl Fatih Kaymakamlığına bağlı müftüyle arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Önemli bir nokta da şu, Lozan’da varılan anlaşma uyarınca Patrik, Batı Trakya’daki müslümanların müftüsünün de dengidir. Fakat bu durum kabullenmiyor. Ortodokslukta din ve devlet birbirinden ayrışmamıştır. Buna göre din adamları yalnızca ruhani değil ayrıca siyasi bir kimliktedirler. Türkiye’ye herhangi bir Yunanistan devlet görevlisi gelsin, ilk ziyaret ettiği yer Fener Rum Patriğidir. En son Papandreou seçimlerin ardından Türkiye’ye yaptığı ilk ziyaretinde soluğu hemen Patrikhane’de almıştır.

TURKISHNY: Fener Rum Patrikhanesi’ne kıyasla, Batı Trakya’daki müftülüğün durumu nedir?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Türkiye Partikhanenin seçimine müdahale etmez, Ortodoks kilisesinin ruhani meclisi kimi seçerse onu göreve atar. Oysa Yunanistan’da hükümet, camilerde halkın oyu ile seçilen müftülerin atamasını yapmayarak kendisi bir başkasını müftü olarak atar. Dolayısıyla Yunanistan’da, biri hükümetin atadığı, diğeri ise halkın seçtiği olmak üzere iki müfrü vardır. Bugün orada, halkın seçtiği müftüyü Yunanistan hükümeti, hükümetin seçtiği müftüyü ise halk benimsemiyor.

TURKISHNY: Patrikhane’nin İstanbul’dan çıkarılarak bir başka  ülkeye taşınması konusu da çözüm olarak tartışılmıştı. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: Bu konu da daha önce Lozan’da gündeme gelmişti ancak İngiltere de, gözlemci statüsündeki ABD de müdahale ederek Patrikhane’nin İstanbul’dan çıkarılmasını engellemişti. Böylece Lozan’da bu düşünce bir kenara bırakıldı.  Bugün bu konu zaman zaman gündeme getirilip tartışıldıysa da Türkiye’de bu görüş çözüm olarak ortaya konmuş değil. Ayrıca Yunanistan da Patrikhane’nin İstanbul’dan çıkarılmasını istemez. Çünkü Yunanistan Patrikhane üzerinden de tarihsel bir hak iddia ediyor.

TURKISHNY: Türk dış politikasının pasif kaldığı her dönemde Türkiye aleyhine siyasal amaçlı pekçok tez ortaya atılıyor. Türkiye sizce bu tür sorunların üstesinden nasıl gelebilir?

PROF. DR. HİKMET ÖKSÜZ: ‘Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir’ diyen Mustafa Kemal’in bölge merkezli barışçıl politikalarıyla Batı ile ilişkilerimizi kurmaya başladık. Batı’da en ileri aşamasına ulaşmış evrensel değerleri benimserken bunun yanına bağımsızlığı koyduk. Bu bağımsızlığı da Batı’ya yine Batı’ya karşı mücadele ederek elde ettik. Türkiye’nin bağımsızlığından ödün verdiği her siyasal dönemde karşı tezlerin güçlendiğini gözden kaçırmamalıyız. Dolayısıyla bedel ödeyerek elde ettiğimiz bağımsızlığımızı korumak kollamak ve ileriye taşımak zorundayız.

Söyleşi: Oktay Güney – Turkishny.com / Özel