New York’a yerleşmiş Türkler arasında en sevilen, sayılan ve tanınan isimlerden biri Dr. Zeki Uygur. Beyin ve damar cerrahı olarak yıllarca New York’ta görev yapan Uygur hastalarını ücretsiz muayene etmesiyle biliniyor. Dr. Zeki Uygur’la her gün düzenli olarak uğradığı 20th Street’teki Cahit Akbulut’un ofisinde anılarla dolu, son derece keyifli ve samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.

TURKISHNY: New York Polis Departmanı’nda yolsuzlukların üzerine gittiği için vurulan memur Frank Serpico’ya 1971 yılında ilk mudahalede bulunmussunuz. Daha sonra sinemaya uyarlanan, yaşamını kaleme aldığı kitabında size de yer veriyor. Serpico’yle ilişkiniz daha sonra da sürdü mü?

ZEKİ UYGUR: Serpico hayatta saygı duyduğum sayılı kişilerden biri. Kendisi mesleğini dürüst ve iyi niyetli bir şekilde yaparken, gördüğü yolsuzlukların üzerine gidiyor, onları araştırmaya başlıyor. O yıllarda polis departmanındaki kirli işler medyanın da epey ilgisini çekmişti ve Serpico’nun adı öne çıkmıştı. Ve iş bir noktaya geldiğinde onu durdurmak istediler. Sepico vurulup hastaneye getirildiğinde ona ilk müdahalede bulunan kişilerden biriydim. Serpico, ameliyata gerek duymadan iyileşti ve ardından benimle olan dostluğunu da sürdürdü. Özellikle buradaki Türk işletmelerinin ne zaman korunmaya, yardıma ihtiyacı olsa Serpico bizler için elinden geleni yapmıştır.

TURKISHNY: Amerika’daki türk toplumu arasında çok iyi tanınan, sevilen ve saygı duyulan bir isimsiniz. Hastalarınızı ücret talep etmeden muayene ediyor oluşunuzun Doktor Zeki Uygur denince pekçok kişinin ilk aklına gelen özelliğiniz? İnsanlar sizin yaklaşımınızı diğer doktorlarda pek göremiyorlar mı?

ZEKİ UYGUR: Size bir anımı anlatarak sorunuza yanıt vereyim. 1970’li yılların başında Kırım Cemiyeti başkanlarından, çok sevdiğim arkadaşım, Kırımlı Yunus Sezgin’in önerisiyle 5 doktor arkadaş, pazar günleri cemiyet yararına Kırımlı Türkleri ücretsiz muayene etmeye karar verdik. Her hafta birimiz pazar günümüzü bu işe ayırarak gelenleri dinlemeye, gerekirse ilgili doktorlara yönlendirmeye başladık. Muayenelerden 15 dolar ücret alıyor, bu ücretin de tamamını Kırım cemiyetine bağışlıyorduk. Bu iş 5-6 hafta boyunca sorunsuz devam etti. Sonunda doktor arkadaşlardan biri birgün beni arayarak muayenelerden 25 dolar almamızı, 15 dolarını cemiyete, 10 dolarını ise kendimize ayırmamızı önerdi. Bu arkadaşımızı ikna etme gayretim de oldu. Bu işe bağış olarak başladığımızı, alacağımız 10 dolarlarla zengin olmayacağımızı söyledim. Ancak bu konu sirayet eder gibi çabucak dağıldı ve biz bu işi ancak 10 ay yürütebildik. İşin bu tarafı da hekimlerin belli bir kısmının tavrını ortaya koyması açısından bir tecrübe oldu.

TURKISHNY: Sizin bir yönünüz de ressamlığınız. Bugünlerde Türk Kültür Cemiyeti’nde çizimlerimin yer aldığı bir serginiz var. Üstelik eserleriniz bundan daha önce de sergilenmişti. Resim aşkınız nasıl başladı? Bunca işinizin, yoğunluğunuzun arasında resme ve çizime nasıl zaman ayırabildiniz?

ZEKİ UYGUR: Aslında ben İkinci Dünya Savaşı döneminde, ortaokulun bir kısmını Bursa’da okudum. Bursa’da öğrenciyken Bursa Halkevi’nin 30 öğrencili resim atelyesi vardı. Ben bu atelyenin çocuk yaştaki, en genç öğrencisiydim ve resim aşkım burada başladı. Bunca yıl içinde aralıklarla da olsa resim yapmayı sürdürdüm. Beyin cerrahı olduktan sonra yaptığım çalışmalarımın hemen tamamı tren yolculuklarım sırasında yapıldı. Her gün işine benimle aynı trende gidenler, beni trende tanıyanlar, beni doktor değil ressam sanırlar.

TURKISHNY: Çok uzun yıllardır ABD’de görev yapan bir türk doktorsunuz. Özellikle New York’taki türklerin buraya geliş yerleşme ve örgütlenme süreçlerini izleme olanağınız oldu mu? Bugünkü durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

ZEKİ UYGUR: 40 yıldır Türk toplumunun ne içindeyim ne dışındayım ancak şunu söyleyebilirim ki, buraya ilk geldiğimde belki 10 kişiydik, şimdi belki 40-50 bin olduk. Fakat bizim Türk toplumu olarak arzu ettiğimiz şeyleri gerçekleştirme konusunda hala bir takım anlaşmazlıklarımız var. Örneğin federasyon dediğimiz ciddi bir yapı içinde sertiklere varan mücadeleler yaşanabiliyor. Eğer biz 40 yıl önce dayanışma ve birlik ruhunu bozmadan ilerleyebilseydik bugün herşey buradaki Türkler adına çok daha istendiği ölçülerde olabilirdi. Özellikle federasyon çatısı altında daha dayanışmacı ve anlayışlı olmak gerektiğini düşünüyorum. Bu tür sorunların giderilmesi zor görünüyor ancak bu sorunların ortadan kalkmasını dilerim. Sorunların ortadan kalkması için en temelde yaklaşımların değişmesi gerektiğine inanıyorum.

TURKISHNY: Uzun yıllar doktor olarak içinde bulunduğunuz ABD sağlık sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeni Amerikan yönetiminin planladığı sağlık reformu işleri yoluna koyabilir mi?

ZEKİ UYGUR: ABD’de sağlık sektörü batık durumda ve bunun düzeleceği de yok. On bin tane yeni plan program da gelse sağlık hizmetlerinin halkın yararına, beklenen noktalara geleceğine dair bir ümidim yok. Çünkü ABD’de sağlık sektörü reformlarla düzelebilecek düzeyde değil.

TURKISHNY: Sağlık hakkının özel doktor, özel hastane ve sigorta şirketleri döngüsüne terkedildiği bir ortamda, bunca maddi çıkar ortamı arasında, kendi ilkelerinizi koruyarak hizmet edebilmiş olmayı neye borçlusunuz?

ZEKİ UYGUR: Benim kendimi bu sağlık sistemi içinde biryerlere koymak gibi bir kaygım asla olmadı. Her zaman neyin doğru olduğunu düşünmüş ve hissetmişsem o doğrultuda gitmeye çalıştım. Konuya her zaman sade bakmaya özen gösterdim ve çoğu zaman doğrulara kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak ulaşmaya çalıştım. Örneğin gençliğimde annemi babamı doktora götürdüğümde yarım saat, bir saat beklediysem doktora içimizden verip veriştirmişizdir. Bu nedenle ben de olabildiğince hastalarımı bekletmemeye özen göstermişimdir. Sekreterimi her zaman bu konuda tembih etmişimdir. Eğer ben klinikte hastamla ilgileniyorken sırada bekleyen 3 hasta daha varsa bilirim ki o üçünden birisi içinden bana verip veriştiriyordur...

TURKISHNY: Ücret almama konusu?

ZEKİ UYGUR: Genç bir doktorken muayene ücretlerini aşağı yukarı biliyor olarak cebime gerekli miktarda parayı koyup doktora götürdüm ve muayeneden sonra doktorun sekreteri olan kız doktor beyin ücretini söyledi. Baktım istedikleri ücret yanımdaki paranın iki misli. Ben yanımda onların istediği kadar para olmadığını söyledim. Üzerimdeki parayı sekretere bırakıp, geri kalanını da hemen bir yerlerden getireceğimi, olmazsa kalanını yarın getireceğimi söyledim. Sekreter kız önerimi kabul etmedi ve annemi ertesi gün yeniden getirmemi söyledi. Genç bir doktor olarak bu yanıt beni epey yaraladı o anda. Böyle bir deneyim başınızdan geçince aynı durumda aynı tavrı sergilemek istemiyorsunuz gelen hastaya. Kısacası benim başımdan geçen ailemle ilgili bu tür acı olaylardan her zaman ders çıkarmışımdır. Karşılaşmaktan hoşlanmadığım durumlarla kimseyi karşı karşıya bırakmama gayretinde oldum.

TURKISHNY: Bir de işin diğer tarafından bakalım. Arada mutlaka iyi niyetinizden yararlanmak isteyen insanlar da çıkmıştır karşınıza.

ZEKİ UYGUR: Elbette. Doktor olduğum için benim yatları katları olan bir insan olduğumu zannedip para istemeye gelenler dahi oldu. Oysa gerçekten kimseye borç verecek durumda olmadım hiçbir zaman. Birgün tanıdığım bir patrondan bir ödemem için borç para almıştım. Patronun yanındaki çalışanını da tanırdım. Bu kişi birgün hasta getirme bahanesiyle yanıma geldi, hasta çıktıktan sonra döndü benden borç para istedi. ‘Sana şaka gibi gelecek ama gidip patronuna sor, ben geçen hafta kendisinden bir miktar borç aldım’ dedim. Bu tür şeyler de olmuyor değil.

TURKISHNY: 2005 yılında emekli olduğunuz halde hergün bu ofise gelip işlerinize ve görüşmelerinize zaman ayırıyorsunuz. Tatil yapmayı düşünmüyor musunuz?

ZEKİ UYGUR: Ben mesleğimden emekli olmayı düşünmüyorum. Hastanede, yaştan dolayı beni emekli ettilerse de ben emekli olmayı aklımın ucundan bile geçirmek istemiyorum. Gerçekten emekli olsam ilk hadise evde kopar. Çünkü o gün mutfağa girip yemek yapmaya kalkar, işleri allak bullak ederim. Ayrıca artık bilinen bir gerçek var ki uzun aktif hayatlarının ardından bir anda emekliye ayrılanların pek çoğu kısa zamanda rahmete kavuşuyorlar. O bakımdan böyle birşeyi aklımdan geçirmiyorum.

TURKISHNY: Oldukça dinç ve sağlıklı görünüyorsunuz. Size uzun ömürler dileriz.

ZEKİ UYGUR: Yaşlanarak elden ayaktan düşerek değil bir anda ölmeyi tercih ederim. Örneğin, sokakta ayağın kaymış, küt diye düşmüş ölmüşşün! Bunlar hep güzel şeyler. Diğer taraftan büyük Amerikan tıbbının katkısına girmek için felç ol, hastaneye git, iki hafta hastanede yatırsınlar, sonra da ev bakımına alsınlar, ev bakımında da iş yok, hatta daha büyük bir pazarlama tuzağı... Hem sonra 8- 10 ay çoluk çocuk gelsin, onların suratlarına bak, burunlarına bak gül... Bu yaşam değil. O nedenle birşey olacaksa birden bire olsun bitsin diye duacıyım. Sevdiğim dostlarıma da aynısını tavsiye ediyorum.

Genel olarak sağlıklı olduğumu söyleyebilirim. Ancak 1999 yılında oldukça ağır bir kalp ameliyatı geçirdim. Üstelik de o zaman boyun damarlarımda da bir problem olduğu anlaşıldı ve iki ameliyat bir arada gerçekleşti. Ölümden döndüğümü söyleyebilirim.

TURKISHNY: Eminim bu büyük olaydan bile olumlu çıkarımlar yapmışşınızdır.

ZEKİ UYGUR: O dönemde yaşadıklarım insanlarla olan duygularıma yeni bir kağı açtı. İstanbul’dan Kuyumcu Agop, beraber balığa gittiğimiz Süryani arkadaşım, Brooklyn’den Kasap Kürt Halil... Bu arkadaşlarım dört beş gün hastanede iskemle üstünde yatıp beni yalnız bırakmamışlar. Eşimin anlatımına göre, ameliyattan sonraki üçüncü gün neredeyse gittik gidiyormuşuz. Bu arada Agop gelmiş, eşime yemek getirmiş, kahve getirmiş ve bir de zarf bırakmış... Eşim korkusundan zarfı açamamış. Ben iyi olup da eve geldikten sonra eşim zarfı bana verdi, ben okudum mektubu. Mektupta “Bacım!” diyor, “Agama birşey olur ise hep yanarız. Ama senin yanmana tahammül edemeyiz... Elini ayağını öpeyim, şu boş gördüğün çeke beş sıfırlıya kadar ne istersen yaz.” diyerek bir çek iliştirmiş. Bana saygısını sevgisini bir tarafa koyalım, işte bu insanlıktır. Etnik kökenine göre insanları ayırmamamız gerektiğine dair, kardeşliğimize dair en güzel örnektir benim yaşadığım. Bu bakımdan doluyumdur ben. Toplumda da hep bunu söylerim. “Kimse kimseye gelip hava basmasın!”

TURKISHNY: Bülent Ecevit bir şiirinde, ‘insan kardeş olduğunu sıla derdine düşünce anlarmış’ diyor. Ancak bubiraz da Anadolu’nun kendi özgün mayasıyla, beraber yaşama geleneğiyle ilgili olabilir mi?

ZEKİ UYGUR: Türkiye’ye döndüğüm yıllarda, 1965 yılında Yıldırım Aktuna telefon etti, Mardinli Süryani 2 aylık bir askeri beyin tümörü şüphesiyle bana gönderdi. Yaptığımız anjiyo sonunda gerçekten tümör olduğunu tespit ettik ve çocuğu tedavi ettik. Ameliyatın üçüncü günü çocuğun babası hastanede beni bekliyormuş. Odama çağırdım. Kapıyı arkasından kapatarak içeri girdi ve balıklama atladı ayağımı öpmek için. Oğlumuzu bize bağışladın diye minnet gösteriyor. Kendisini teskin ettim, herşeyin iyi olacağını söyledim. Bir de ricam olacak demez mi! Tamam, artık suyu çıkıyor diye düşündümn. ‘Bizim oğlan 2 aylık asker’ dedi. ‘Allahissen onu çürüg etme, gitsin askerliğini tamamlasın’ dedi. O dönem de askerlik 3 yıl. 2 ay hava değişimi verdik, çocuk gitti dinlendi geldi, kitabına uydurduk ve bu çocuk gitti askerliğini bitirdi. O Süryani bunları yaparken bu arada bizim tanıdıklardan mektup geliyor, bizim oğlumuzu idare et, çürük göster diye. Bu olanları yaşayınca insan ayırmamayı, insanın herşeyden önce kendisine değer vermeyi öğreniyor insan. Velhasıl, hikaye çok, bana insan lazım öncelikle.

TURKISHNY: Aileniz, özellikle de kardeşiniz Nejat Uygur, Sarıyer’de çok tanınıyor ve seviliyor. Yaşamınızda Sarıyer ne kadar yer kapladı?

ZEKİ UYGUR: Babam askerdi, annemse öğretmen. Bu sayede çocukken Anadolu’da pekçok yer gezdik, daha sonra İstanbul’a yerleştik. Aslında anne tarafım Van, Diyarbakır, Erzurum taraflarından. Büyük annem türkçeyi pek güzel konuşamazdı. Baba tarafım ise Afton, Kastamonu, İstanbul taraflarından. Babam 1925 senesinde Kilis hudut taburunda teğmen iken tanışıp evlenmişler. Babamdan önce anneme başka bir asker göstermişler, annem onu kısa boylu bulduğu için evlenmek istememiş. Bu kişi daha sonra genelkurmay başkanı olacak olan Memduh Paşa! Sonuçta Nejat ve ben Kilis’te doğmuşuz. İlkokulu Nejat’la beraber Siirt’te okuduk. Oradan Geyikli adında tam Bozcaada’nın karşısına denk düşen bir kasabaya geldik. Sarıyer’e gelişimiz, esasında çok sonradır. Ancak Nejat uzun yıllardır, hala orada. İstanbul hayatı deyince Nejat’ın hayatıdır esas İstanbul hayatı. Nejat’ın daha bir serseri tarafı vardı. Nejat’ın çocukluğu da gençliği de annem için epey zor geçmişti. Kapının önünden polis geçse, yine Nejat bir haylazlık mı yaptı diyerek, annemin yüreği ağzına gelirdi. Ben ona göre daha sakin biriydim.

TURKISHNY: O yıllardan gözünüzün önüne gelen en canlı anınız nedir?

ZEKİ UYGUR: Askeri Tıbbiye’ye girdiğim sene bir baktım herkes sigara içiyor. Bu arada bir ben içmiyorum. Böylece adım bir ara muhallebici çocuğuna çıktı. Arkadaşların ikramları, bir iki derken ben de sigara içmeye başladım. İşin cazip yanı da o dönemde 1 liraya bir karton sigara alabiliyorduk askeriyede. Bir haftasonu Sarıyer’deki evimize gittim. O zaman birinci katta oturuyorduk. Annemi kapıda görünce koştum yanına, şapur şupur öptü annem beni. O sırada birden irkilip beni itti ve dedi ki ‘Sen sigara içiyorsun.’ Ben de suçlu psikolojisiyle, ‘Hayır’ dedim, ‘içmiyorum’. O anda öyle bir tokat yedim ki birinci katın merdivenlerinden en aşağıya yuvarlandım. Ayağa kalkınca itiraza devam ettim, ‘Neden dövüyorsun beni dedim.’ Annem bana hayat boyu unutmayacağım bir cevap verdi, dedi ki: “Sigara içtiğin için değil, yalan söylediğin için.” Ondan sonra anladık ki sigaraya başlayıp bırakabilirsiniz ancak yalana bir başladınız mı sonu gelmez.

TURKISHNY: Geçmişte bir süreliğine Türkiye’ye çalışmak için dönmüşşünüz. Eskisi kadar Türkiye’ye gitme fırsatınız olmuyor sanırım. Uzun aralıklarla Türkiye’ye gidince nelerle karşılaşıyorsunuz?

ZEKİ UYGUR: Eşim uçağa binmekten çekindiği için İstanbul’a gidişimiz kısıtlı. Türkiye’ye son gidişimiz 1989 yılındaydı İstanbul’a gittiğimde semtime yakın olması nedeniyle genellikle Tarabya tarafında kalırdım. Son gittiğimde bir gün o civarda bir taksiye bindim. Baktım taksiciyi tanıyorum. Ancak beni hatırlamadı.

“Sarıyerli misin?” diye sordum,

“Evet efendim.”dedi.

En küçüğümüz Recai’den devam ettim sormaya:

“Recai Uygur’u tanır mısın?”

“Ortaya beraber gittik, tanırım.” dedi.

Nejat zaten “Pilot Nejat”, onu tanımayan yok. Ardından dedim ki:

“Bir de onların abileri Zeki var, onu tanır mısın?”

“Vallaha duyduk abi. O tekerlek Amerika’ya gidip gavur olmuş, ismini de değiştirmiş.” deyince,

“Ulan a... ederim senin, o benim!” dedim.

Oysa işin aslı şöyleymiş; Sarıyer’de, iskelenin yanındaki bir kahvede oturanların arasından bir tane akıllı bahsedermiş; “Tevfik Fikret diye mükemmel bir şairimiz vardı, bir oğlu oldu. O... ç... Amerika’ya gitti, ilkin ismini değiştirdi sonra da dinini değiştirdi...” Taksici ne tanısın Tevfik Fikret’i. Lafın arasında, Zeki ismi de geçince bizim taksici bunları birleştiriyor. Oysa böyle birşey yok. ‘Peki’, dedim, “o tekerlek lafı nereden çıktı?”

“Vallaha abi o tekerleği ben o anlamda kullanmadım...”

“Ulan hangi anlamda kullandın!..”

İşte Türk toplumunun ruh yapısını buradan yakalamak mümkün.

TURKISHNY: Tüm acı tatlı anılarınızın, uzun meslek yaşamınızın arasında geriye dönüp yaptıklarınızı yapamadıklarınızı değerlendirdiğiniz oldu mu?

ZEKİ UYGUR: Hayatı yaşarken geri dönüp bakmak, kendime hedefler koymak gibi düşüncelerim hiç olmadı. Herşeyi doğalında, kendi akışında yaşadım. Hala da bilmem neden bana yeknesak biriymişim gibi davranıldığını.

Oktay Güney - TURKISHNY.COM