Geçtiğimiz ay Moon and Stars Project organizasyonu ile New York'un önemli sahnesi Carniege Hall'de konser veren iki başarılı Opera sanatçısı, Mezzo soprano Fatima Ayazlar ve Tenor Emir Işık'la müziği, başarı öykülerini, farklı müzik çevrelerinde Türk sanatçılara bakışı ve son derece başarılı geçen New York konserlerini konuştuk.

TURKISHNY: Öncelikle Opera’ya başlama öykünüzü dinleyelim sizden, Amerika’ya sizi Amerika’ya getiren etken müzik mi?

FATİMA AYAZLAR: İstanbul Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim, Konsevatuarda Opera bölümünde master yaptım. İtalyan dili bölümünü Opera’ya katkısı olacağı için tercih etmiştim.

Üniversite sonrası master için İngiltere Kraliyet Akademisine kabul edilmiştim fakat burs olanaksızlıklarından dolayı gidemedim. Kraliyet Akademisi’nde eğitimi için bir çok kuruma burs başvurusu yapmıştım. İki buçuk yıl önce Connecticut Grand Opera’da yer almak için New York'a geldim. Connecticut Grand Opera'nın sahnelediği Madam Butterfly'da Suziki rolünü oynamak üzere bir kontrat yaptım. Bu arada Borusan Holding burs başvuruma olumlu yanıt verdi, fakat Kraliyet Akademisi kayıt dönemini kaçırmıştım, New York'ta çalışmalarım çok olumlu ilerliyordu ve burada mastır'a başlamaya karar verdim. Borusan Holding de burs hakkımı buraya aktardı. Master derecemi Brooklyn Kolej'de tamamladım, geçen yıl Aralık ayında düzenlenen mezuniyet resitali ile mezun oldum.

2008'de Oratorio Society of New York'un düzenlediği Solo Competition'da finalistlerinden biriydim.

Türkiye’de Cemal Reşit Rey Operası’nda çalıştım, Saraydan Kız Kaçırma operasında baş rollerden birini söyledim. O dönemde konservatuvarda daha çok yeniydim aynı zamanda İtalyan Dili ve Edebiyatı'nda da öğrenciydim. Daha sonra çok gel-git'lerim oldu, İtalya'da master için bulundum, daha sonra Köln'de bir hocayla çalıştım.

TURKISHNY: Sizin Opera’ya başlama hikayenizin ilginç olduğunu duyduk, siz nasıl başladınız?

EMİR IŞIK: Evet benim üniversite sonrasına kadar profesyonel anlamda müzikle ilişkim yoktu. Üniversiteyi ODTÜ işletme bölümünde okudum ve mezun olduktan sonra senelerce büyükçe şirketlerde pazarlama – reklam ağırlıklı olarak mesleğimi de çok severek çalıştım. Daha sonra bir gün şarkı söylemek üzere kurs almaya karar verdim ve bir takım dersler almaya başladım. Aslında mesleğimi çok severek yapmama rağmen derslerle birlikte müzik daha cazip gelmeye başladı. Mesleğimi sevmediğim için veya başka sebeplerden dolayı müzik hayatıma başlamış değilim aslında, hatta hayatımda çok kazandığım dönemde müziğe başladım. Halen de zaman zaman pazarlama alanında çalışmalar yapıyorum.

Müziği çok sevmemle bu alana yöneldim, fakat Türkiye’de bu alanda eğitim alma imkanı fazla yoktu. Bir müzik eğitim olmadığı için, yavaş yavaş bu konuda planlar yapmaya başladığım dönemde şimdiki eşim Meltem’in Amerika planları vardı, birlikte karar verdik ve Amerika’ya geldik. Ben bir sene konservatuvara hazırlık için Amerika'daki beş büyük okulun odüsyonuna girdim, 3 okula kabul edildim. Bunlardan biri de klasik müzik ve opera programı iyi olan Manhattan Müzik Akademisi’ydi ve bu okula başlayarak 2 yıl üniversite okudum , daha sonra aynı okulda 2 yıl yüksek lisansı tamamladım. Sonra da yavaş yavaş çeşitli platformlarda söylemeye başladım, Bariton olmanın zamanla bana tat vermediğini gördükçe kendi sesimi bulmaya çalıştım, 2006 itibariyle sesimi değiştirmeye çalıştım ve buna yoğunlaştım. Tenor olarak ilk profesyonel rolüm Almanya'da oldu.

Manhattan Muzik Akademisi’nde Dona Vaughn isminde diye bir öğretmenim vardı, kendisi aynı zamanda Metropolitan'da direktördü. Onun ilk derslerinden birinde herkes kendisinden bahsediyordu, “ben altı yaşında başladım” , diğeri: “ben babamın zoruyla on yasında başladım”, bir başkası: “ ben çok küçükken önce piyano çalıyordum” filan derken sıra bana geldi ama bende hiç öyle bir söylem yok, “tek hatırladığım ve bildiğim annemin çok iyi ıslık çaldığı” demiştim.

2 yıl kadar önce Türkiye’ye dönmeye karar verdik, tamamen müzik dışı sebeplerden dolayı. Müzik kariyerim ile ilgili bir sebebi yoktu ama Almanya'nın Türkiye'ye yakınlığı da etkili oldu.

TURKISHNY: İkinize de sormak istiyorum. Moon and Stars Project New York'ta Türk sanatının tanıtılması ile özellikle sinema festivaliyle tanınan bir kuruluş. İki Türk opera sanatçısının New York’ta çok önemli bir sahnede konser vermesi nasıl projelendirildi?

EMİR IŞIK: Moon and Stars 1999-2000 yıllarında kuruldu sanırım. Biz de 2000 yılında New York’a geldik, ve başından beri yaptıkları işleri takip etme imkanımız oldu. Biliyorsunuz gönüllü bir organizasyon ve tüm çalışanları gönüllü olarak kuruluşta yer alıyor. Kanaatimce New York ve çevresinde çok güzel projeler yaptılar, çok doğru dürüst yapan ve göğsümüzü kabartabilecek işlere imza atan bir kuruluş. Bu başarıyı gönüllü bir organizasyonun elde etmesi zordur. Hem film festivali, hem konserler hem de resim sergileri çok başarılı organizasyonlar bence. Biz bu projeyi geçen sene onlara önerdik , onlarda klasik müziğin satışının zorluğunu göze alarak, bize güvendiler ve desteklediler. Turizm ve Kültür Bakanlığının ve bir çok kuruluşunun onlarla da işbirliği var ve benim Türkiye'deki sponsorum Canan Pak Ailesi'nin de desteği ile projeyi gerçekleştirdik.

FATİMA AYAZLAR: Moon and Stars'ın klasik müzik dalında bir alanı desteklemesi çok önemli. Çünkü özellikle Türk kuruluş ve organizasyonları diğer ülkelere oranla popüler kültüre daha çok önem veriyorlar. Biz klasik alanda çalışan müzisyenler olarak biz bunun çok fazla eksikliğini hissediyoruz. O yüzden Moon and Stars'ın bu desteği çok önemliydi. 


TURKISHNY: Peki konseri birlikte gerçekleştirmeye nasıl karar verdiniz?

EMİR IŞIK: Aslında biz Fatima buraya geldiğinden beri yakın arkadaşız. Solo bir konserden ziyade beraber konser vermenin daha güzel olacağını düşündük. Bunun için zamanların oluşması zor ve önceliklerin bir araya gelmesi biraz zaman aldı, aslında bunun 8-10 aylık bir hikayesi var. Nasıl bir formatta olacağını beraber geliştirdik ve sonunda da bence güzel bir şey ortaya çıktı. Aslında bir tenor ile mezzo-sopranonun bir araya gelmesi zordur. Ses tipleri olarak çok az eser yazılmıştır.


TURKISHNY: Opera sanatçısı olmak belirli bir disiplin gerektiriyor, ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

FATİMA AYAZLAR: İnsanlar bizim mesleğimizi sadece sesimizle sürdürdüğümüzü düşünüyorlar bu yüzden sadece sesimize dikkat ettiğimizi sanıyorlar ama bu sesi elde etmek için bütün vücuda özen göstermek gerekiyor. Uyku, beslenme, spor, iç huzur çok önemli. Çünkü o tınıya ulaşmak için sadece ses tellerinden yararlanılmıyor. Aslında duygusal sporcular olduğumuzu söyleyebiliriz, bu tanımlama özetliyor sanırım.

Bazı sanatçılar iki günde bir prova yapar, ben hemen her gün en az bir saat prova yapıyorum. Vücudu belirli bir güçte tutmak önemli.

TURKISHNY: Farklı ülkelerde Türkiye'deki operaya ve Türk Opera sanatçılarına bakış nasıl? Amerika, İtalya, Almanya gibi pek çok ülkede okul ve sanat çevrelerinde pek çok kişiden farklı tepkiler almışsınızdır, yaklaşımları nasıl?

FATİMA AYAZLAR: Pek çok kişinin Türkiye'de opera olduğundan bile haberlerinin olmadığını gördüm. Son zamanlarda açılan olmadıysa şu anda Türkiye'de 6 tane opera binası var. Benim gözlemim, Türkiye'de yeterince besteci yetişmediği. Halbuki orkestralarımız içinde Avrupa düzeyinde, hatta bir çoğundan çok daha iyi düzeyde olanlar var. Ama yine de son yıllarda yetişen değerli besteciler var. Benim de yakın arkadaşım olan Mahir Çetiz mesela bunlardan biri, şu anda Columbia Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını yürütüyor.Amerikan orkestraları bu genç  Türk bestecisinin eserlerinin dünya promiyerlerini gerçekleştiriyor. Bu haberlerin Türkiye'den de takip edilmesi gerekiyor.

EMİR IŞIK: Çeşitli ülkelerde, çevrelerde tepkileri gözlemleme fırsatım oldu. Amerika'da opera sanatçısı olmak insanların hayranlıkla baktığı bir meslek dalı. Avrupa'da ise bu bilinen meslek durumunda, yani neredeyse bir memurluk gibi. Türkiye'de ise opera sanatçıları hep şu soruyla karşılaşıyor: “E o işte para yok ki!” bizim maalesef sanatın bir çok dalına bakışımız para ile endeksleniyor. Bununla çok savaşıyoruz. Bunlar bir tepki farkımıdır bilmiyorum ama şunu biliyorum ki Türkiye'de son zamanlarda çıkan çok iyi sesler var özellikle şan anlamında. Bunlar artık Avrupa'da, Amerika,da söylüyorlar. Örneğin, Burak Bilgili. Kendisi 30 yaşında sesiyle inanılmaz bir yetenek ve şu anda genç olarak dünyanın her yerinde ve çok önemli sahnelerde yer alan öncülerimizden biri kendisi.

TURKISHNY: Türkiye dışında klasik müzik anlamında tanınan Türk sanatçılar kimler, kimlerin adını söylüyorlar?

FATİMA AYAZLAR: İdil Biret ve Leyla Gencer çok tanınan isimler.

TURKISHNY: Leyla Gencer'in öğrencisi olduğunuzu biliyoruz. Bize biraz bu öğrenci- öğretmen ilişkinizden bahseder misiniz?

FATİMA AYAZLAR: İtalyan Dili ve Edebiyatında daha yeni öğrenci iken Yapı Kredi'nin sponsorluğunda gerçekleştirilen Leyla Gencer Şan Yarışması'nda jüri çevirmeni olarak çalışıyordum, dolayısıyla onların tüm toplantılarına katılıyordum ve ilk olarak tanıştım. Daha sonra ben de şarkı söylemeye başladığımda kendisini daha yakından tanıma fırsatım oldu. Leyla Gencer ile ilgili olarak bende bıraktığı izleri ve etkileri söyleyebilirim ancak. Onun gibi insanlar şarkıcılığın ötesinde çok titiz insanlardır,bizim için en büyük hayranlık uyandıran şey bu olmuştur. Herkesin söylediği eserleri herkesten daha iyi bilen birisiyle çalışmak çok etkileyiciydi. Gencer gibi Callas gibi şarkıcılar gerçek artist tanımına uyuyor. Gencer ile çalıştığım zamanlar bende çok derin izler bırakmıştır.

TURKISHNY: Konserde Klasik eserlerin yanısıra bir de Türk halk müziği eserine yer verdiniz, ve seyirciler tarafından çekti ve çok alkışlandı. New York repertuarına almaya nasıl karar verdiniz?

EMİR IŞIK: “Evlerinin önü mersin” bir Isparta Zeybeği. İlhan Baran bunu çok güzel aranje etmiş. Hatta biz bunun kendimiz için kaydını da yapmıştık ama, konserde de söylediğim gibi, ben bu şarkıyı ilk türkü olarak duydum, bu bizim çocukluğumuzda duyduğumuz sekliyle elbette. Benim de içimden burada bunu bu şekilde söylemek geldi ve o yüzden provalarda  ben bir de bunu akapella olarak söyledim ve çoğunluk bu haliyle daha samimi olduğunu düşündü, son dakika kararıyla bunu aranjmansız şekliyle sahneye taşımaya karar verdik.

TURKISHNY: Türkçe yazılmış opera eserleri çok az, olanlar da sahnelenme şansı bulamıyor. Kendi dilinizde opera söylemek daha bir başka ruh gibi. Bu kadar evrensel bir sanat dalında kendi dilinizde söylemek ne hissettiyor?

FATİMA AYAZLAR: Elbette insan kendi dilinde söylediği zaman başka söylüyor. Mesela Dimitri Hvorostovsky Rusça söylediğinde daha bir başka söylüyor. Diğer eserleri de guzel söylüyor ama kendi dilinde daha bir başka söylüyor çünkü o toprakların insanı! Keşke daha fazla eser bestelense de biz de bunları burada sahneleme şansı bulsak. Böylelikle insanlar da değişik tatlar duyarlar. Özellikle Amerikan izleyicisi buna çok açık ve meraklı bir izleyici.

EMİR IŞIK: Eser bestelemek, yazmak çok zor bir iş. Belki opera sanatçıları bana kızacak ama biz, yani ben bizleri sanatçıdan çok zanaatkar olarak görüyorum Bunun sebebi, gösterdiğiniz emeğin tarzından dolayı, eser yaratmaktan çok, bestecinin yarattığı eseri yorumluyoruz. Eser yazmak çok zor olduğu gibi bir eserin yaşaması da çok zor, o yüzden gelişim 20. yüzyılın başında özellikle Almanya'nın öncülüğünde, diğer lisanlarında az bilinmesi sebebiyle, her ülkede kendi lisanıyla opera oynanmış, Türkiye'de de öyle, pek çok eser Türkçe sahnelenmiş. Ama şu var ki opera eserlerinde bestecinin kulağındaki ve aklındaki öyle olmadığı için çeviri, başka lisanda oynamak çok zor. Çünkü opera sonuçta bir sesin güzelliği, kompozisyonu, bu yüzden bir harf bile çok önemli... Besteci bir ses için yüksek ses için bir A harfi yazmışsa ve ben o A harfini o seste tercüme edemiyorsam aynı tadı vermesi mümkün değil. O yüzden bu dönemden sonra bütün operalar kendi yazıldığı dilde sahneye koyulmuş. Dünyadaki opera pazarında 100 eser var, popüler olan ve seyirciyi çeken, yeni bir eserinde bunlar arasına girmesi çok zor.

FATİMA AYAZLAR: Opera klasik bir sanat, çağdaş eserlerinde kabul edilmesi için üzerinden zaman geçmesi gerekiyor. 200 sene önce insanlar Mozart dinlerken Beethoven çıkıp kendi eserlerini sunduğunda insanlar tepkiyle yaklaşmıştı, çok depresif bulmuşlardı. Şimdi severek dinlediğimiz Igor Stravinsky'nin “Bahar Ayini” ilk kez sahnelendiğinde seyirci bağırıp ıslıklamıştı. Opera eserlerinin çok fazla denenmesi lazım, bundan 50 - 100 yıl sonra sahnelenen, hala söyleniyor olan eserlerde klasik repertuvara katılmış olacak.

Metropolitan ve Paris Operası yeni eserler için çok destek veriyor. Mesela Paris Operası Yaşar Kemal'in İnce Memed eseri için sponsor oldu, bestecilerin yazması konusunda.

 


 

TURKISHNY: Carniege Hall'da konser vermek size neler hissettirdi?
FATİMA AYAZLAR:
Bu sahnede daha önce finalist olarak söylemiştim ama bu şekilde bir konser ilk kez... Bizim için çok güzel bir duygu, heyecan verici bir proje oldu. Operaya başladığımızdan beri duyduğumuz, konuştuğumuz bir salon... Benim o kuliste konsere hazırlanmam, o aynada ışıkların karşısında makyaj yapıyor olmam, operaya başladığım andan itibaren hayran olduğum bir çok sanatçının aynı ayna karşısında hazırlandığını, makyaj yaptığını düşünmem, o havayı solumam tabii ki de cok heyecan ve mutluluk verici! O yüzden, daha çok konser verelim, bu sahne bizim evimiz gibi olsun istiyorum.

EMİR IŞIK: Bu salon benim için çok özel bir yer, tarih olarak da burada daha önce yapılan konserler bakımından da önemli... Bir de New York'ta geçen 10 senenin ardından burada bir arkadaş çevreniz dostlarınız oluşuyor, birçoğu konsere geldi, bu hem rahatlık hem de ayrı bir heyecan yarattı bende. Ama arkadaşlarımıza söylemek güzel bir duyguydu. Belki bir çoğu bizi başka vesilelerle dinledi ama Carniege Hall'a onlar da severek geldi.

 


 
TURKISHNY: Operada oynamak istediğiniz, hayal ettiğiniz rol, söylemek istediğiniz sahne hangisi?
FATİMA AYAZLAR:
Ben her rolün ayrı güzelligi olduğunu düşünüyorum.  Ama tabii ki de çok sevdiğim roller ve sahnede birlikte söylemek istediğim solistler var . Ama benim özellikle hayal ettiğim sey hayranlık duydugum bazı orkestra şeflerinin batonu altında söylemek. James Levine, Daniel Barenboim, Pierre Boulez bunlardan yalnızca birkaçı. Sahne olarak hepimizin hayalini süsleyen La scala, Berlin Operası, Metropolitan Operası, Paris operası... Rol olarak oynamak istediklerimden bir tanesini okuldayken oynama şansım oldu, Jules Massenet'nin Werther Operası'ndaki Charlotte rolü derinden bağlandığım her cümlesini severek söylediğim bir roldü. Tekrar söylemeyi, oynamayı çok isterim. Hector Berlioz'un Les Troyens Operası'ndaki Didon var, Carmen tabii ki her mezzo sopranonun söylemek istediği bir eser, ayrıca Hector Berlioz'un La Damnation de Faust adlı operasındaki Marguerite rolünü de söylemeyi yine çok isterim.

EMİR IŞIK: Beni özellikle çok bilmediğim, zor gelen roller çeker. Bu birazda dönemsel oluyor. Çalışırken keşfediyorsunuz, keşfettikçe sevmeye başlıyorsunuz, sevdikçe rol de sizi sevmeye içine almaya başlıyor, besteciyi anlamaya başlıyorsunuz.  Fakat en etkileyen rol derseniz, benim hep söylediğim bir şey vardır, Tosca'dan Cavaradossi'nin aryalarını bir kere iyi söyleyeyim, ölsem de gam yemem derim. Sahne ise hiç önemli değil benim için.

TURKISHNY: Opera seyircisi olan ya da operaya ilgi duyan pek çok okuyucumuz var, mutlaka izlenmelerini önerdiğiniz eserler hangileri?
EMİR IŞIK: Opera eserlerini tanıyan ya da yeni başlayanlar için, yanı her seviyede izleyici için önerim mutlaka Sihirli Flüt'ü izlemeleri olur. Özellikle her çocuk, her genç mutlaka Sihirli Flüt'ü izlemeli derim. Metropolitan'ın sahnesinde izlemelerini tavsiye ederim, yönetimiyle, kostümüyle muhteşem bir Sihirli Flüt sahneye koymuşlar, bir fantezi dünyası...
Onun dışında Tosca çok önemli bence. Tosca'da Cavaradossi rolüyle Pavarotti'yi dinleme şansım oldu, kim ne derse desin bence o rolü en iyi söyleyen Pavarotti idi. Carmen müthiş bir eser, ne zaman izlesem sadece korosu dahi muhteşem haz verir, bir de iyi sahnelenmiş bir Figaro ile “Sevil Berberi” üzerine bir gece olmaz herhalde.
FATİMA AYAZLAR: Emir'in seçimlerini çok beğendim, bunlar dışında ben Don Carlos'yu çok severim, Werther'i çok severim. Ben daha kasvetli ve karanlık eserleri seviyorum galiba. 

TURKISHNY 

Konser Fotoğrafları: Basri Şahin (AA)