Azerbaycan Trend Ajansı,Türkiye'nin son yıllarda hayata geçirdiği AB reformlarıyla (demokratikleşme vs..) bölgenin süper gücü haline geldiğini yazdı. Ajansın haberi şöyle:

Son günlerde dünya basınında en çok yer alan konulardan biri, Ankara'nın iç ve dış politikasında önemli reformlar yapılması ve sorunların çözülmesi yönünde atılan adımlarla ilgili.

Reformlardan biri, Mayıs 2009'da Dışişleri Bakanlığı görevinin, Ali Babacan'dan, daha deneyimli, ideolojik açıdan Türkiye'deki Millî Görüş Hareketine bağlı olan ve eski Başbakan Necmettin Erbakan'ın yetiştirdiği Ahmet Davutoğlu'na devredilmesi oldu. Bugün Türkiye iktidarının yürüttüğü "komşu ülkelerle sıfır sorun" politikası, Davutoğlu'nun çizgisiyle hazırlanan bir politika. Dışişleri Bakanlığı görevinin Davutoğlu'na devredilmesinden sonra, ülkenin dış politikasında büyük bir canlanma başladı. Ankara, öncelikle komşu ülkelerle ve özellikle Arap ülkeleriyle ilişkilerini düzeltmeye başladı. Baltık ülkeleri, Orta Doğu ve Kafkasya'ya yönelik politikasına tekrar göz attı.

Türkiye ayrıca, AB üyeliği müzakerelerinde üstlendiği yükümlülükleri daha aktif bir şekilde yerine getirmeye başladı. Ankara'ya koşulan şartlardan biri de ülkede demokrasi alanında reformların gerçekleştirilmesiydi. Türkiye, AK Parti iktidarına kadar önemli demokratik reformlara tanık olmamıştı. Reformlara, gerçekten de Türkiye'nin ihtiyacı vardı. Fakat söz konusu reformların, ülkenin AB üyeliği için değil, bölgenin süper gücü hâline gelmesi ve AK Partinin, gerçekten de her zaman halkın yanında olduğunu göstermesi için yapıldığı şeklinde bir izlenim oluşuyor. Çünkü Türkiye, üstlendiği bütün yükümlülükleri yerine getirse de AB, bu ülkeye çifte standart uyguluyordu. Büyük bir potansiyele sahip olmasına rağmen, bazı Avrupa ülkeleri yetkilileri, Türkiye'nin AB'ye tam üye olmasını istemiyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, AB üyesi ülkelerin neredeyse hepsinin, Türkiye'nin üye kabul edilmesine karşı çıktığını bildirmişti.

Bu açıklamalara karşın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AB'yi, ülkesine yönelik sert tutumundan dolayı eleştirerek Türkiye'nin olmadığı AB'nin bir "Hristiyan kulübü" olduğunu söylemişti.

Tüm bunlara rağmen Türkiye, AB "üyesi olmak" için reformları sürdürdü.

Fakat Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Fransa'ya yaptığı ziyaret sırasında ilginç bir açıklamada bulunarak Türkiye'nin, gelecekte AB üyeliğinden vazgeçebileceğini ve Norveç'in izinden gidebileceğini bildirdi.

Söz konusu açıklamalar, Türkiye'nin, eninde sonunda AB'ye alternatif olarak yeni bir kurum oluşturabileceği konusunda başlangıç olarak değerlendirilebilir. Fakat AB'ye alternatif bir kurum oluşturması, Türkiye için pek faydalı değil.

Ankara, gerçekten de süper güç hâline gelmek ve böylece AB'nin çifte standardından kurtulmak niyetinde. Bunun için Türkiye'nin büyük bir potansiyeli var. Yürüttüğü dış politika, bunun, en kısa zamanda gerçekleşeceğini düşünmemizi sağlıyor.

Türkiye'nin bölgeye ve özellikle Orta Doğu'ya yönelik politikasında büyük değişiklik, 2008 yılında, bölgenin süper gücü olan İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği operasyonlardan sonra başladı. Türkiye'nin, "gerçek dost doğruyu söyler" prensibinden yola çıkarak Gazze olaylarına sert tepki göstermesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin soğumasına neden oldu.

Konya'da İsrail-ABD-Türkiye askerî tatbikatlarının, halkın arzusuyla Ankara tarafından ertelenmesi ise İsrail'in, bölgede kendisine coğrafi olarak ABD'den daha yakın olan Türkiye gibi bir "müttefikten" uzaklaşması ve yalnız kalmasıyla sonuçlandı.

İsrail-Türkiye ilişkilerinin gerginleşmesi, yıllar önce bozulan Türk-Arap ilişkilerinin düzelmesini sağladı.

Ankara, sadık müttefiki olduğu İsrail'in her zaman terörü destelemekle suçladığı Suriye ile ilişkilerini normalleştirdi ve iki ülke arasındaki vize uygulaması kaldırıldı. Suriye ise doğal olarak Türkiye ve neredeyse bütün bölge ülkeleri için tehlike oluşturan PKK sorununun çözülmesi konusunda yardımcı olacağını bildirdi.

Ankara-Bağdat ilişkilerine gelince ise bu, Ankara için hayati önem taşıyor. Çünkü ülkeler arasındaki ilişkilerin düzelmesi ve Türkiye'de yürütülen demokratik açılım politikası, PKK terörünün önlenmesi açısından çok önemli.

Ankara-Bağdat ilişkilerinin yeni bir aşamaya girmesiyle Türkiye, ABD askerlerinin Irak'ı terk etmesinden sonra meydana gelebilecek iç savaşı önlemiş oldu. Tabii ki olası savaşın önlenmesinde, Ankara'nın, Irak'taki tüm siyasi güçlerle ilişkilerinin iyi olması gerçeği inkâr edilemez.

Ayrıca şu bir gerçek ki Irak'taki Kürtler, Arap camiasından çok, Türkiye'ye meyilli. Eskiden sert tutum sergileyen Bölgesel Kürt Yönetimi'nin, daha sonra Türkiye konusunda farklı tutum sergilediğini görebiliriz. Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Barzani'nin yardımcılarından Fuat Hüseyin, Irak Şiilerinin İran'a, Sünnilerin Arap camiasına yöneldiğini, Kürtlerin ise Türkiye ile ittifak oluşturmak zorunda kaldığını bildirdi. İsminin açıklanmasını istemeyen bir diğer yetkili ise bağımsızlığın Irak Kürtlerinin hakkı olduğunu, fakat bunun gerçekleşmemesi hâlinde, tek çıkış yolu olarak Musul'un, Türk toprakları ile birleştirilebileceğini ve böylece Kürtlerin de Türkiye aracılığıyla AB'ye çıkışının sağlanabileceğini kaydetti.

Tabii ki bundan yararlanma imkânı olsa da Türkiye'nin, Irak'ın toprak bütünlüğünü tehlike altına alabilecek bir adım atması mümkün değil. Olası çıkış yolu, Bağdat'ın izin vermesi hâlinde, söz konusu bölgede serbest bölgenin oluşturulması. Serbest bölgenin oluşturulması ise ister istemez Türkiye'nin, Kerkük'teki kaynaklar da dâhil olmak üzere, Kuzey Irak'taki petrol ve doğalgaz kaynaklarına doğrudan sahip olmasını sağlayacak ki bu da Kerkük'ün dolaylı bir şekilde Türkiye'nin kontrolü altına geçmesi demektir.

Ankara'nın, dış politikada Batı ve İslam dünyası arasında dengeli politika yürütmesi ve bütün imkânlardan maksimum yararlanmak istemesi, Türkiye'nin er geç bölgenin süper gücü hâline gelebileceğini gösteriyor.