Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Bazı ülkelerde çocuklar, gözlerini refaha, huzura, en gelişmiş eğitim ve sağlık imkanlarına açarken, bir başka yerde çocuklar yokluğa, yoksulluğa, çaresizliğe, savaşa, çatışmaya, kitle imha silahlarına, fosfor bombalarına açabiliyorlar'' dedi.

Başbakan Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığınca Bilkent Otel'de düzenlenen 4. Din Şurası'nın açılışında yaptığı konuşmada, şuranın, Türkiye'ye, tüm insanlığa hayırlı olmasını temenni etti.

Erdoğan, şurada, Türk milletinin olduğu kadar tüm insanlığı ve tüm dünyayı yakından ilgilendiren sorun alanları üzerinde beyin fırtınası gerçekleştirerek, bilim ve fikir insanlarının güncel sorunlara cevap arayacaklarını kaydetti. Erdoğan, şöyle konuştu:

''Zira cevabını bekleyen çok sorular var, çok sorunlarımız var. Bu şura bu soru ve sorunların cevabını gerçekten burada verecek olursa, inanıyorum ki beklentileri olan, özellikle birince derecede milletimiz rahatlayacaktır, huzur bulacaktır. Bu organizasyonu gerçekleştiren ilgili bakanlık ve Diyanet İşleri Başkanlığımıza olmak üzere tüm kurumlarımıza, üniversitelerimize, bilim ve fikir insanlarımızı şükranlarımı sunuyorum.

İstiklal Marşımızın şairi Merhum Mehmet Akif, yaşadığı dönemde İslam dünyasını çok yakından gözlemlemiş, o dönemin sorunlarını, mesele edinmiş ve bunları halkın anlayacağı bir şekilde dile getirmiştir. Son yüzyılın fikir adamlarının sanatçılarının, ilim ve din erbabının batı ile İslam dünyası arasında oluşan ekonomik, sosyal, siyasi ve ilmi uçurumu tüm boyutlarıyla incelediklerini görüyoruz.

İstiklal şairimiz Mehmet Akif gibi birçok düşünce adamı, yaşadığı dönemde İslam dünyasının bu şekilde incelerken önerdikleri çözümler aradan geçen 100 yıl boyunca tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Ve son dönemde kurduğumuz özellikle üniversitelerle, bizler, bu alanı daha da genişletelim, daha da geliştirelim ve sorulara ve sorunlara cevap bulmada artık gençliğimizi dışarda bırakmak değil, bu bilim merkezlerinde, bilim yuvalarında toparlayalım istedik. Dünyaca tanınan bilim adamlarımız var. Bu salonda yer alan çok değerli bilim adamlarımız bile bu noktada haklı gururu taşıdığımızın bir göstergesidir. Ancak bundan 100 yıl önce Mehmet Akif ve dönemindeki alim ve düşünürlerin odaklandıkları meselelerin bugün çeşitlendiğine, çoğaldığına, farklılaştığına şahit oluyoruz. Ben o gün, batılılaşma, modernleşme, İslam dünyasının geri kalmış görünümü gibi problemler, gündemi işgal ederken, bugün onlara ek olarak postmodernizim, küreselleşme, medeniyetler çatışması gibi, yeni ve güncel meseleler, bizim ajandamıza girdi. Yine Akif'in ifade ettiği gibi 'alınız ilmini garbın, alınız sanatını/veriniz hem de mesainize hem de son süratini' şeklindeki yaklaşım, önemli bir gayrete vesile olsa da bugünün meselelerine tatminkar cevaplar üretme noktasında yeni girişimleri gerektiriyor.''

''KÖKLÜ PROBLEMLER''
Bilim insanları ve düşünürlerin, bu köklü problemler karşısında bakış açısını da kapsayacak şekilde genel bir durum değerlendirmesi yapmalarının, meseleleri derinlemesine irdelemelerinin gerekli olduğunu belirtmek istediğini ifade eden Erdoğan, geçen hafta IMF ve Dünya Bankası yıllık toplantılarının İstanbul'da yapıldığını hatırlattı.

Çok sayıda katılımcının, küresel ekonomiyi, ekonomik krizi ve dünyanın geleceğini konuştuğuna işaret eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Orada, yıllık toplantının açılışında da ifade ettim; bugün dünyanın bir bölümü varlık içinde, her türlü imkan ve fırsattan istifade ederek, hatta lüks ve israfı bir hayat tarzı haline getirirken, onlardan çok daha fazla insan, günde bir dilim ekmek bulmaktan zorlanıyor. Dünyanın bir bölümünde insanlar, süpermarketlerde alışveriş arabalarını tıka basa dolduruyor, sınırsız şekilde harcıyor, sınırsız şekilde tüketiyor. Dünyanın başka coğrafyalarında, 1-2 dolar karşısında 18 saat çalışmak zorunda olan insanlar var. Bunu görüyoruz. Bazı ülkelerde çocuklar, gözlerini refaha, huzura, en gelişmiş eğitim ve sağlık imkanlarına açarken, bir başka yerde çocuklar yokluğa, yoksulluğa, çaresizliğe, savaşa, çatışmaya, kitle imha silahlarına, fosfor bombalarına açabiliyorlar.

Küreselleşmenin, bu boyutunu görmezden gelmek, işte bugün içinden geçtiğimiz küresel finans krizine zemin hazırladı. Gelişmiş dünya, bu tabloyu, bu manzarayı, bu adaletsizliği görmemek, duymamak, hissetmemek noktasında ısrarcı olursa, geleceğin çok daha karanlık bir tablo olarak şekilleneceği de artık çok net görülebiliyor.

Artık dünyadan yükselen çığlığa, mazlumların sesine, mağdurların feryadına kulak vermek, onları duymak, dinlemek zorundayız. Hele hele bu biz Müslümanlar için çok daha farklı bir önem ifade etmektedir. Bu gidişe 'dur' diyecek, bu adaletsizliği adalete çevirecek, müşahhas karşılıklar, somut karşılıklar, uygulanabilir alternatifler üretmek zorundayız.

Irak işgal edildi. Bağdat ve Basra, tüm insanlığın televizyonları başında izlediği, canlı yayınlarla, bombardıman edildi. Aynı şekilde Gazze'de masum çocukların üzerine yağan fosfor bombalarını, tüm dünya, tüm insanlık rahat koltuklarında, emniyetli yuvalarında seyretti. Ama bunlar yapılırken uluslararası tartışma platformlarında zaman zaman ne yazık ki 'İslami terör' ifadelerini kullanmak suretiyle, Müslümanlara ve İslama fatura kesilmeye gayret edildi.

Bunlara karşı çok ciddi bir duruşun, omurgalı bir duruşun, haysiyetli, onurlu bir duruşun olmasını ne İslam dünyasında ne de farklı objektif bakabilecek mercilerde beklerdik ama göremedik, duymadık. Bunu başarmamız lazım. Bunu yapmamız lazım.

Bütün bu olaylar olurken, gazetelerin 3. sayfalarını dolduran ve kanlarımızı donduran insanlık dışı manzaralar sanki bir başka dünyada, bir başka boyutta, bir başka evrende yaşanıyormuş gibi, vicdanların yanına uğramadı uğramıyor.''

Böyle bir manzara karşısında, sessiz, tepkisiz, eylemsiz kalmanın elbette mümkün olmadığını vurgulayan Erdoğan, ''Modern dünyanın bu içler acısı ve umut vadetmeyen bir kısım olumsuzlukları karşısında yeni bir söylem ortaya koymak, bu güncel meselelere karşılık olacak cevaplar üretmek, siyasetçilerle devlet adamlarıyla birlikte hatta daha da çok bilim insanlarının, düşünürlerin ve elbette din adamlarının mesuliyetindedir'' dedi.

Şuranın, ana başlığının, ''sosyal problemler karışında din ve diyanet'' olarak konulmasının kendisine göre çok isabetli olduğunu belirten Erdoğan, şuranın, bu soru ve sorunların cevabını bulması ve vermesi gerektiğini dile getirdi.

DEMOKRATİK AÇILIM
Erdoğan, konuşmasında, ''demokratik açılım'' sürecine de değindi.

İki ay kadar önce başlattıkları, ''milli birlik süreci bağlamında, kardeşliği, ortak değerleri, ortak kültürü, ortak tarihi'' vurgulamak amacıyla sık sık bir örnek verdiğini anımsatan Erdoğan, şöyle konuştu:

''Oğlunu, her ne sebeple olursa olsun kaybeden annelerin, oğullarının cenazesi başında aynı Yasin'i okuduklarını, aynı Fatiha'yı okuduklarını, aynı duayı ettiklerini ve cemaatin aynı kıbleye yöneldiğini ifade ediyorum.

Benim bu örneğimi, çok tipik bir refleksle karşılayanlar, alışılmış tepki verenler oldu. 'Başbakan demokratik açılımı, din üzerinden mi gerçekleştirecek' şeklinde fikir yürütenler çıktı. Dinin istismarı ne kadar yanlışsa, dinin toplumsal problemleri çözmede oynayabileceği sosyal rolü görmezden gelmek de o denli yanlıştır.

Yapılan yanlışların, var olan yanlış tablonun, dinimizin özüyle çeliştiği de bir gerçektir ve benim vurgulamak istediğim, dikkati çekmek istediğim de işte budur. Bu noktada son derece acı bir gerçeği de burada ifade etmek durumundayım.

Yürütülen propagandaların da etkisiyle, Müslüman dünya ne yazık ki yoksullukla, mahrumiyetle, terörle, cehaletle anılır bir hale getirilmek isteniyor.

özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında başlayan yeni süreçte, İslam dünyasına biçilen bu yeni kıyafete karşı, Müslümanların da karşı bir propaganda üretmedikleri gerçeğiyle karşı karşıyayız. İslam dininin, yürütülen tüm bu propagandalardan, kendisine biçilen kaftanlardan, eğer kaftansa, özellikle kendi mensuplarının ona yaptığı fenalıklardan azade olduğunu biliyoruz, ancak bu dinin mensupları olarak kendi muhasebemizi yapmamız da kaçınılmazdır. Olgular dünyası ile değerler dünyası her zaman örtüşmez. Olan, her zaman ideal olan değildir. Bizim yaşadığımız gerçekliği, doğru kavramamız ne kadar önemliyse, ideal olana ulaşmak için çaba göstermemiz de o kadar önemlidir. Bazen, pratik durum ve gerçekler, zihnimizde olandan ilerdedir. Bu durumda, kendimizi gözden geçirmemiz ve geliştirmemiz gerekir. Bazense zihnimizde olan, teorik olan, var olan durumdan daha ileridir. Bu durumda da pratik durumun ciddi şekilde gelişmesi ve ilerlemesi gerekir.

İslam düşüncesiyle, İslam dünyasının fiili durumu bu açıdan değerlendirilebilir. Düşünce ve değer, pratik üzerinde, yaşam üzerinde ne derece etkili olabilirse istediğimiz şekilde netice alabilmemiz de o derece mümkündür.''

Başbakan Erdoğan, her alanda olduğu gibi dini ilimler alanında da eski bilinenleri gözden geçirme, güncelleme, bugünün dünyasına ve taleplerine göre çözümler üretme zamanı olduğunu söyledi.

Erdoğan, ''Yalnız altını çiziyorum; yanlış anlaşılmalara vesile olmasın, kastettiğim asla ve asla dinde reform değildir. Ancak bilim dilinde özellikle de ilahiyat biliminin dilinde bir reformun kaçınılmaz olduğu da bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Elbette din kamildir ancak bizim dinden anladıklarımız, dini anlayışımız ve düşüncemiz tekamül etmek, gelişmek durumundadır'' diye konuştu.

Ünlü İslam alimi Gazali'nin bir yandan son derece ağır bir ilim dilinde, ilim dalında yoğunlaşırken eş zamanlı olarak halkla irtibatını koruduğuna, halkın anlayacağı bir dil inşa ettiğine işaret eden Başbakan Erdoğan, Gazali'nin bugün bile başucu kitabı olan ''İhya-i Ulumi'd-Din'' adlı eseriyle halkla arasına bir köprü kurduğunu anlattı.

Başbakan Erdoğan, şöyle devam etti:

''Halktan, halkın ihtiyaçlarından, taleplerinden, güncel meselelerden kopuk bir bilim dili halk arasında boşluk doğuracaktır. Çünkü biz insanlara akıllarının anlayacağı dille hitap etmek durumundayız. Bu boşluk da bugün ibretle şahit olduğumuz gibi medya vaizleri tarafından doldurulacaktır eğer biz boş bırakırsak.

Bugün bizde olduğu kadar tüm dünyada da spor, siyaset ve din konusunda herkes kendini ehil olarak görüyor. Kahve köşelerinden televizyon ekranlarına kadar her ortamda insanlar bilseler de bilmeseler de bu alanlarda en az bir profesör kadar birikimli zannediyorlar ve bu cesaretle konuşuyorlar. Özellikle din alanında böyle bir fikir serdetme, görüş bildirme, akıl yürütme cesaretinin oluşması bir boşluğun doldurulduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Onun için ben gerek şuranın mensuplarından, burada olan veya olmayan değerli hocalarımdan 'lütfen bu alanda boşluk bırakmayın' diyorum. Boşluk bırakmayın eğer sizler boşluk bırakırsanız sizler ortaya net tavırları koymazsanız işte o zaman ne istikameti belli olan, ne de herhangi bir birikimi olan bu tipler gelip oraları dolduracaktır. Bu boşluğun hayatını ilme vakfetmiş çok değerli ilim erbabı tarafından doldurulması gerektiği aşikardır.''

MEDENİYETLER İTTİFAKI
Başbakan Erdoğan, Türkiye olarak kasıtlı bir şekilde sürdürülen ''Medeniyetler çatışması'' tezine karşı son derece başarılı bir şekilde ''Medeniyetler ittifakı'' tezini ortaya attıklarını anımsatarak, İspanya ile bu girişimi güçlendirerek sürdürdüklerini kaydetti.

Erdoğan, şu anda 100'ün üzerinde ülke ve uluslararası kuruluşun Medeniyetler İttifakı girişimine destek verdiğini, katılımın arttığını, yürütülen projelerin de artık etkisini bariz bir şekilde gösterdiğini söyledi.

Yüzyılın bu en önemli girişimine bilim insanlarının, sanatçıların, siyasetçilerin destek vermesi, katkıda bulunması için İspanya ile çalışmalarının olduğunu anlatan Başbakan Erdoğan, şu anda üniversitelerde bu yönde ortak çalışmaların yapıldığını ama bu girişimin daha geniş bir katılım ve daha yoğun bir akademik mesaiyle desteklenmesi gerektiğine inandığını dile getirdi.

Erdoğan, laiklik konusuna değinerek, şunları kaydetti:

''Laiklik evrensel bir kavram olmasına rağmen Türkiye'de farklı bir şekilde yorumlanabilmiştir. Laikliğin uygulanmasına ilişkin birçok tartışma bilimsellikten uzak bir şekilde, bilim adamlarını dışarıda tutarak siyasi bir yaklaşımla sürdürülmüştür.

Şunu burada tüm samimiyetimle ifade etmek durumundayım; herhangi bir dinin istismarını dinin kendisine saygısızlık olarak görürüm. Dinin istismarı bizzat dinin kendisini hedef alır. Ona zarar vermeye yöneliktir. Ancak dine samimi müntesipliğin istismar olarak nitelendirilmesi de din ve vicdan özgürlüğüne aykırı bir tutum olarak ele alınabilir.

Aynı şekilde laikliğin istismarı, bilimsellikten, toplumsal gerçeklerden ve evrensel uygulamalardan uzak bir şekilde yorumlanması ve uygulanması da doğru değildir. Türkiye on yıllar boyunca bu tartışmaları son derece sağlıksız bir zeminde yapmıştır ve buna çok ağır bedeller ödemiştir. Son dönemde bu noktada oluşmuş olgunluğun ülkemiz ve geleceğimiz adına umut verici olduğunu düşünüyorum. Asla karamsar bir tablo çizmek niyetinde değilim. Asla umutsuz değilim.''

''BU DİN AZİZ BİR DİNDİR''
İslam dünyasının ya da Müslümanların bugün dünyadaki mevcut tezahürü, görünümü, ahvali her ne olursa olsun İslamiyet'in aziz bir din olduğunu vurgulayan Başbakan Erdoğan, şöyle devam etti:

''İslam kelimesinin de ifade ettiği üzere bu din bir barış dinidir. Dışarıdan sistemli şekilde yürütülen saldırılar, içeride bu saldırılara zemin hazırlatan hatalar dinimizin özüne asla ve asla nüfuz edemeyecektir. İnsanlığın en umutsuz olduğu dönemlerde bile akıl, inanç, dua ve teslimiyet yeni çıkış yolları üretmiştir. Dinin alanını genişletmek ya da daraltmak gibi özden uzak girişimler yerine dinin özünü anlamaya ve idrak etmeye yönelmek yeni kapıların açılmasını muhakkak beraberinde getirecektir.''

Erdoğan, alimlerin, ilahiyatçıların, fikir insanlarının, kanaat önderlerinin bu çıkış yollarını bulmada, yeni kapılar açmada özveriyle çalıştıklarına ve başaracaklarına gönülden inandığını kaydetti. İslam dinin özüne de uygun olarak şura mekanizmasının işletildiğini, güncel meselelerin istişare edildiğini, çıkış yollarının arandığını belirten Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığının bu yöndeki gayretlerinden dolayı şükranlarını sundu.

AA

Fotoğraflar: AA