Muhafazakar Parti içindeki AB karşıtı çizginin desteklediği ve referandumda AB’den çıkılması yönünde oy kullanan kesimlerin savunduğu 'sert Brexit' söylemini zamanla yumuşatsa da, May’in gönlünün sert Brexit’ten yana olduğunu söylemek yanlış olmaz.

 

23 Haziran 2016 günü yapılan referandumla Birleşik Krallık (BK) halkı ülkesinin Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılması yönünde iradesini ortaya koydu. Her ne kadar AB’den ayrılma yönündeki oy oranı yüzde 52 civarında olsa da, referandum sonrası yaşanan siyasi gelişmeler BK’nin artık geri dönülmez bir yola girdiğini ve süregiden ayrılık görüşmelerinin zamanında neticelenmesi durumunda, ülkenin 2019 yılı Mart ayında resmen AB’den ayrılacağına işaret ediyor.

Referandum sonucunda Muhafazakar Parti Başkanı ve Başbakan David Cameron istifa etti ve yerini kendi kabinesindeki İçişleri Bakanı Theresa May’e bıraktı. Başbakan May referandum kampanyası sırasında sert ayrılıkçı bir söylem benimsemese de, ülkesinin AB içinde kalması gerektiği yönünde güçlü bir irade beyanında da bulunmadı. Hatta referandum sonuçlarına saygı gereği, ayrılık görüşmelerinin ivedilikle başlaması gerektiğini ileri sürdü ve ‘Brexit Brexittir’ diyerek ülkesinin menfaatlerini koruyan, ama mümkün olan en keskin ve net ayrılığın geçekleştirilmesi çabalarına hız verdi. Muhafazakar Parti içindeki AB karşıtı çizginin desteklediği ve referandumda AB’den çıkılması yönünde oy kullanan kesimlerin savunduğu 'sert Brexit' söylemini zamanla yumuşatsa da, May’in gönlünün sert Brexit’ten yana olduğunu söylemek yanlış olmaz. Buna göre BK, AB’den çıkışıyla beraber Ortak Pazar ve Gümrük Birliği’nden de çıkmalı ve üyelik sonrası BK-AB ilişkisini düzenleyecek olan anlaşma BK’nin ekonomi, dış politika, göçmenler, güvenlik ve adalet gibi alanlarda tam bağımsız aktör statüsünü tanımalı. BK egemen bir devlet olarak neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kendi karar vermeli ve egemenlik yetkilerini AB bürokrasisi ve diğer üye devletlerle paylaşmamalı.

Yumuşak geçiş mümkün mü?

Bunun karşısında yumuşak Brexit taraftarları, sert bir çıkışın BK için zararlı olacağını, ayrılış anlaşmasının imzalanmasından sonra belirli bir geçiş süreci tanınarak BK’nin kendi iç düzenlemelerini yapmasına izin verilmesi gerektiğini ve mümkünse tam üyelikten çıkmış olsa da BK’nin AB ile Gümrük Birliği ve Ortak Pazar ilişkisini devam ettirmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu minvalde Norveç modelini ileri süren yumuşak Brexit taraftarları bile var. AB üyesi olmasa da, üyeymişçesine AB’nin birçok politikasını uygulayan Norveç en çok zikredilen model. Yumuşak Brexit fikrinin savunucuları, BK’nın 1973’te AB’ye üye olduktan sonra elde ettiği kazanımları bir anda arkada bırakmaması ve bu süre zarfında kabul edilen birçok AB düzenlemesinin BK’nin iç hukukunun parçası yapılarak yola devam edilmesi gerektiğini söylüyorlar. Hem bu kazanımları koruyan hem de üyeliğin getirdiği külfetlerden kurtulmayı mümkün kılacak bir ayrılığın, ne kadar yumuşak da olsa, gerçek anlamda bir ayrılış olamayacağı ortada.

BK ile ayrılık görüşmelerini yürüten AB heyetinin başı Michel Barnier, arkasına 27 AB ülkesini de alarak, BK’nin üyelikten ayrılmayı istediği için bir bedel ödemesi gerektiğini, ayrıldığı halde üyelik menfaatlerinden yararlanmaması gerektiğini söylüyor. BK’nin AB bütçesine 2020 yılının sonunda kadar vadettiği katkıyı (yaklaşık yirmi milyar dolar) yapması ve topraklarında yaşayan AB üyesi ülke vatandaşlarının Brexit sonrasında mağdur edilmemeleri gerektiğini söyleyen AB, ayrılık müzakerelerinde daha sert bir tavır takınıyor. Başında Muhafazakâr Parti’nin ayrılık yanlısı kanadının önemli isimlerinden David Davis bulunduğu BK müzakere heyeti ise müzakerelerde daha esnek bir tutum takınıyor ve yumuşak/sabırlı İngiliz diplomasisiyle AB’den alınabilecek en fazla tavizi almaya çalışıyor.

İrlanda faktörü

Ayrılık görüşmeleri bağlamında, Theresa May’in ‘sert Brexit’ten uzaklaşıp ‘yumuşak Brexit’i benimseye başladığı görülüyor. Bunda etkili olan en önemli gelişme, hiç kuşkusuz 8 Haziran 2017 günü yapılan erken genel seçimlerde May’in partisi Muhafazakârların meclisteki çoğunluğu kaybedip hükümeti Kuzey İrlanda temelli Demokratik Birlik Partisi’yle (DBP) paylaşmak zorunda kalması. Kuzey İrlanda referandumda Brexit karşıtı bir tutum almıştı. DBP her ne kadar BK ile birlikteliği savunuyor olsa da, Kuzey İrlanda sorununun çözümünün, İrlanda Cumhuriyeti ile olan ilişkilerin, AB’nin sunduğu Ortak Pazar ve Gümrük Birliği çerçevesinde sürdürülmesine bağlı olduğuna inanıyor. Sert Brexit sonrasında Kuzey İrlanda ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki sınırların tekrardan inşa edilmesini istemiyor.

May’in yumuşak Brexit’e kaymasında, ana muhalefet İşçi Partisi’nin referandumda sert Brexit karşıtı tavır alması ve ayrılık görüşmelerinde yumuşak geçişi savunuyor olması da önemli bir etken. May, seçimlerin 2020’de normal zamanında yapılmasını beklemeden, geçtiğimiz Haziran ayında erken seçim kararı alarak seçimden daha güçlü bir şekilde çıkmayı ve bu şekilde ayrılık müzakerelerini daha güçlü bir şekilde sürdürmeyi planlamıştı. Ama seçimlerden meclisteki çoğunluğunu kaybederek çıkmış ve yumuşak Brexit taraftarı Demokratik Birlik Partisi’yle koalisyon yapmak zorunda kalmıştı.

Çıkış takviminde neler var?

Haziran 2016’daki referandumdan sonra, Başbakan May ülkesinin AB’den ayrılık müzakerelerini başlatmak yönündeki kararını, 29 Mart tarihinde AB Konseyi Başkanı Donald Tusk’a yazdığı mektupla iletti. Lizbon Anlaşmasının 50. maddesi uyarınca, ayrılık müzakerelerinin iki sene içinde sonlanması gerekiyor. Bu durumda BK, 29 Mart 2019 tarihinden sonra resmen AB üyesi olmayacak. Geri kalan 27 AB üyesi ve BK müzakerelerin uzatılması yönünde oy birliğiyle karar almazlarsa olacak olan bu. Ayrılık müzakereleri ise resmi olarak 19 Haziran 2017 de başladı. Takvime göre, AB ve BK müzakere heyetleri her ay bir hafta süreyle bir araya gelip ayrılığının şartları konusunda görüşüyorlar. İlk etapta tarafların üzerinde anlaşması gereken üç temel konu var. Bu üç konu üzerinde anlaşılmadan, AB müzakere heyeti AB Konseyi’ne müzakerelerin bir sonraki aşamaya geçmesini tavsiye etmeyecek. İlk etapta anlaşılması gereken üç temel konu, AB üyesi ülke vatandaşlarının BK içinde ve BK vatandaşlarının AB üyesi ülkelerdeki statülerinin geleceği, BK’nin ayrılık bedeli olarak AB’ye ödemesi gereken paranın miktarı ve BK ile İrlanda Cumhuriyeti arasındaki sınır düzenlemelerinin nasıl olacağı. Son konu Kuzey İrlanda sorununun çözüm süreciyle yakından alakalı olduğu için, Muhafazakar Parti’nin koalisyon hükümetinin küçük ortağı olan Demokratik Birlik Partisi’nin yumuşak Brexit tutumunu benimsemesi adeta mecbur kılıyor.

İkinci konu olan ayrılık bedelinin ödenmesi, şu ana kadarki görüşmelerde en fazla sıkıntı yaratan durum. BK olabildiğince az bir para ödemek isterken AB miktarı elinden geldiğince yukarı çekmeye çalışıyor. AB, BK’nin AB’den ayrılmasının bir bedeli olduğunu hatırlatmak istiyor. Birinci konu da oldukça teferruatlı ve birçok kişinin hukuki statüsünü yakından etkiliyor.

Görüşmelerin seyri açısından olumlu olarak değerlendirilebilecek bir gelişme, 22 Eylül günü Başbakan May’in Floransa’da yaptığı bir konuşmada yumuşak Brexit’e daha fazla kapı açtığının ve AB’nin müzakere kriterlerini daha fazla anlamaya başladığının sinyallerini vermesi oldu. BK, 2019’da resmi olarak AB’den ayrılacak olsa da, bir iki senelik bir geçiş dönemi içinde, sanki AB üyesiymişçesine, daha önceden vermiş olduğu mali yükümlülüklerini yerine getirmeyi ve ülkesinde yaşayan AB üyesi ülke vatandaşlarının statülerini daha fazla koruma altına almayı kabul etmişe benziyor.

Yumuşamanın sebepleri

BK’nin müzakere pozisyonunda gözlemekte olduğumuz yumuşamayı mümkün kılan bazı gelişmeler var. May’in Haziran seçimlerinde almış olduğu görece yenilgiden bahsetmiştik. BK toplumunun geçen Haziran’dan bu yana Brexite verdiği desteğin düşmeye başladığı ortada. Poundun dolar ve avro karşısında yüzde 10 civarında değer kayetmesi, olası bir sert Brexit’in İskoç ve İrlanda ayrılıkçılığını tetikleyebileceği riskinin belirmesi de not edilmeli. İkinci olarak, geçen Haziran’dan bu yana AB’nin kendini toparlama sürecine girdiği görülüyor. Fransa’da Macron’un başkan seçilmesi, diğer AB ülkelerinde merkez partilerin toparlanmaya başlamaları, aşırılık yanlısı popülist hareketlerin ivme kaybetmesi ve en son Almanya seçimlerinde Merkel’in Hristiyan Demokrat Birliği’nin galip gelmesi önemli. Her ne kadar ‘Almanya için Alternatif Partisi’ AfD yüzde on 13 civarında oy alıp federal parlamentoya girmiş olsa da, meclise girmeye hak kazanan diğer partilerin hepsi AB entegrasyonunun hızlandırılmasından ve Almanya’nın liberal demokratik değerlerin hem AB içinde hem de küresel düzeyde savunuculuğunu yapmasından yana.

AB’nin toparlanma sürecine girdiği bir dönemde, ABD’nin küresel liderlik pozisyonunda yaşanan erozyonun devam etmesi, ABD ile var olan özel ilişkilerin cazibesini sorgulatıyor. ABD ile sürdürülecek özel ilişkilerin, AB üyeliğinden çıkışın (bu çıkış ne kadar yumuşak olursa olsun) ortaya çıkaracağı maliyetleri ne derece karşılayacağı ise tam bir muamma. Unutmamak gerekir ki Trump’ın ABD’si bile AB içinde kalıp AB’nin politikalarını transatlantik bir çerçevede şekillendirebilecek bir BK’yi tercih ediyor. AB dışında kalacak bir BK’nin ne kendi başına küresel bir aktör olabilmesi ne ABD karşısında pazarlık gücü yüksek bir ortağa dönüşmesi ne de AB entegrasyon sürecinin seyrini kendi çıkarına olacak şekilde etkilemeye devam etmesi mümkün olabilir. ‘BK, AB’de kalmaya devam etmeli mi?’ sorusu şu an sorulsa büyük ihtimalle ‘evet devam etmeli’ cevabı çıkacağını, bazı kamuoyu araştırmaları da gösteriyor. Böyle bir konjonktürde, ayrılık müzakerelerinin, AB’nin çıkarlarını daha fazla dikkate alarak ilerleyeceğini öngörmek yanlış olmaz. Anlaşmasız bir şekilde BK’nin AB’den çıkması BK için daha olumsuz sonuçlar ortaya çıkaracaktır.

Brexit Sürecinde Zorlu Pazarlık ile ilgili görsel sonucu

AA