Türkiye'nin, Batı Avrupa grubunda İzlanda ve Avusturya'ya karşı yarıştığı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmesi, son günlerin en önemli ve belki tek sevindirici gündem maddesi oldu. Türkiye’nin uluslararası etkin bir duruş kazanması ve bölgesel bir güç olmasının sonucu olarak değerlendirilmesi gerekiyor.

Amerika merkezli Dış İlişkiler Konseyi'nin Ortadoğu Çalışmaları Enstitüsü üyesi olan ve Türkiye hakkında bir kitabı bulunan Steven Cook, "Son beş-altı yıl içerisinde Türkiye; ekonomik, siyasi ve diplomatik olarak kendine geldi. Türkiye'nin geçici üyeliğe seçilmesi son yıllarda uluslararası bir duruş kazanmak ve bölgesel bir oyuncu olmak için gösterilen çabalarla aynı çizgidedir" diyor.

"Yönetmeden Hükmeden Ordular: Türkiye - Mısır - Cezayir" ile bu ülkelerdeki orduların ülke yönetimine etkisini inceleyen Cook’un öngörüsüne göre, Türkiye’nin bu yeni statüsü, diplomatik olarak hükümeti ve psikolojik olarak da halkı ayağa kaldırabilecek. Ayrıca çok farklı bir yaklaşım ifade ediyor Cook; BM'de sahip oldukları koltuğun Türklere, "Türkiye gerçekten de uluslararası sistemde bir oyuncudur; bu durum ABD'nin veya Avrupa Birliği'nin bir uzantısı değildir" mesajını vereceğini ifade ederek. İran'ın nükleer programı, Arap-İsrail çatışması ve Irak gibi birçok sorunda arabuluculuk rolünü sürdüreceğini söyleyen Cook, Türkiye'nin hali hazırda İsrail ve Suriye arasında arabuluculuk yaptığını, Avrupa ve Kafkaslarda aktif olduğunu da belirtiyor ki, bunlar farklı yazılarımızda vurguladığımız, önemini ifade ettiğimiz konulardı. Toplumsal arabuluculuk, uluslararası arabuluculuk, bölgesel aktif rol, Kafkasya’da Türkiye’nin rolü vs.

Türkiye, Cook’un ifade ettiği gibi, uluslararası sistemde bir oyuncu olabilecek mi?

ABD veya AB uzantısı ülke olması dışında bir performans ortaya koyabilecek mi?

Bunu şüphesiz sonraki adımlar gösterecektir. Son küresel kriz sonrası, çok denklemli korunaklarla, güçlü Türkiye rolü bu çerçevede ortaya çıkabilecek mi?

Dış politika atakları, iç politikada rahatlamayı sağlayabilecek mi? En azından moral değerler açısından Türkiye’nin buna fazlasıyla ihtiyacı var iken.

Türkiye’nin önerdiği Kafkasya İşbirliği Platformu’nun gerçekleşebilecek mi?

Bu yeni gelişmeler, Türkiye-Ermenistan ilişkileri sürecinde olumlu katkılar yapabilecek mi?

Ardından Avrupa Birliği sürecinde olumlu ard niyetsiz somut adımlar görülebilecek mi? Neredeyse Türk kamuoyu yeter artık, girmeyelim –“kendi başımıza”– olalım, nereye başvursak lüzumlu lüzumsuz ev ödevleri veriliyor, sorunlarımız ve bölgesel önemimiz anlaşılamıyor derken..bekleyip gelişmeleri görmek gerekiyor.

Türkiye’nin, bu kadar sorunla boğuşurken, kendini ifade edebilmesi açısından önemlidir. Sistemlerin içinde bulunmadan, dışarıdan müdahil olmak ne derece etkili olabilir? Türkiye şimdi, içinde bulunduğu etkili bir rolle, geniş bir alanda yönlendirici etkisi ile rol oynayabilecektir.

Güvenlik Konseyi geçici üyeliğini Türkiye, iyi değerlendirebilmeli ve BM'de yapacağı faaliyetleri açısından fırsatları kullanabilmeli. Bu çalışma süreci içinde Türkiye, üyelikle BM'nin ilgilendiği tüm konuları daha yakından takip edebilme imkanına sahip olacak ve Konsey üyelerini doğrudan bilgilendirecek. Birçok uluslararası sorununun BM gündemine geleceği ve burada karara bağlanacağı düşünüldüğünde, Türkiye’nin üyelik rolünün önemli olacağı görülüyor. Sadece Uluslararası konular değil, kendi sorunlu konuları açısından da Türkiye, kendisini daha iyi ifade edebilecek pozisyonda olabilecektir. Özellikle Kıbrıs konusu gündeme geldiği zaman daha iyi bilgilendirme yapılabileceği düşünülebilir.

Bilindiği gibi BM Güvenlik Konseyi, veto hakkı olan beş daimi üye (ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa) ile 10 geçici üyeden oluşmaktadır. Konseyin karar verebilmesi için 5 daimi üyenin yanı sıra en az 4 geçici üyenin de oy vermesi gerekiyor. Daimi üyelerden birisi veto hakkını kullanırsa karar alınamamaktadır. Bu denklem içerisinde devletlerarası ilişki açısından iyi bir tecrübe ve diplomasi süreci yaşanması gerekiyor. Elbette Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün Birleşmiş Milletler nezdinde yaptığı görüşmeler ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın destek arayışları çerçevesinde New York’ta yürüttüğü yoğun görüşme trafiği bu sonucun alınmasında etkili oldu. Cumhurbaşkanı Gül’ün, Türkiye'nin, bölgede ve dünyada barış, istikrar ve huzur için sorunların çözümünde rol oynayan bir güç olmaya, medeniyetler, kültürler ve dinler arasında diyalog ve uyum sağlama çabalarına katkıda bulunmaya devam edeceğini vurgulaması, “İnsanlığın, demokrasi, insan hakları, saydamlık, kadın-erkek eşitliği gibi ortak değerlerinin güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması; açlık, yoksulluk, salgın hastalıklar, iklim değişikliği gibi ortak sorunlarının çözüme kavuşturulması için uluslar arası toplumla elbirliği içinde çaba harcamaya kararlı olan Türkiye, terörizm ve şiddet, kitle imha silahlarının yayılması, ırkçılık, hoşgörüsüzlük, yabancı düşmanlığı ile her türlü etnik-dini ayrımcılık ve aşırılıkla mücadele alanlarında da titizlikle gayretlerini sürdürecektir" demesi, üstlenilecek görevde rotayı da ortaya koymaktadır.

Bu çerçevde Genel Kurul’da yapılan konuşmalar ve görüşmeler, 2009-2010 Güvenlik Konseyi üyeliğimiz için bu sonucun alınmasına katkıda bulundu. 47 yıl aradan sonra tekrar Türkiye, Güvenlik Konseyi’ne geçici üye olarak seçildi. Son 10 ay içinde 130 ülkenin dışişleri bakanı ile ve BM Genel Kurul Başkanı Srgjan Kerim ile de görüşen Babacan’ın New York Türk Evi’nde verdiği resepsiyona 118 ülkenin büyükelçisinin katılması ve 192 ülkenin temsil edildiği BM’den resepsiyona gösterilen yoğun ilgi, bu sonucun alınmasında olumlu gayretler oldu. Bulunduğu coğrafyada güvenlik, barış ve istikrar için çaba gösterdiğini söyleyen Babacan, ''Türkiye'nin oynadığı bu yapıcı rol gittikçe daha artan oranda dünyanın dört köşesinde hissediliyor, fark ediliyor'' demesi de ileride bu yapıcı rolün işaretlerini vermesi açısından dikkat çekiyor.

Sonuçta :

Diplomasi ve diyalog… sihirli kelimeler olarak bir kez daha varlığını verime dönüştürdü.

****

Türkiye’nin NATO’ya giriş diplomasisi…

BM Güvenlik Konseyi üyeliğine kabulü vesilesi ile Türkiye’nin NATO’ya giriş diplomasisinden kısa bir bilgi ve fotoğraf bilgisi de vermek istiyorum.

1945’lere kadar milletlerarası ilişkilerin yoğunlaştığı başlıca alan Avrupa idi. Avrupa politikası demek= Dünya politikası demekti. “Alan genişlemesi” bu yıllardan itibaren oldu. Bu aynı zamanda 2.Dünya savaşının sonuçlarından birisi olarak da ortaya çıktı. Savaştan sonra –halen de devam eden etkileriyle- iki büyük güç ortaya çıkmıştı: ABD ve Sovyet Rusya.

Milletlerarası politikanın değişen yapısı, bu iki gücün etkili olduğu, farklı dünya görüşlerinin çatıştığı, sömürgelerin bağımsızlık kazandığı ve sömürgeciliğin tavsiye edildiği, milletlerarası arenaya “3.Dünya veya bağlantısızlar blokunun girmesi gibi sonuçları da beraberinde getirmiştir. Örnek vermek gerekirse, Afrika’da bağımsız devlet sayısı 6 iken, bugün 50’i aşmıştır. Asya, Afrika ve Latin Amerika, bu döneme kadar, milletlerarası politikanın bağımsız alanları değildi. Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan ve Japonya’nın Asya’nın dünya ölçeğinde ekonomik güç haline gelişi ve dünya ölçeğinde rollerinin artması da diğer gelişmeler. Bugünün dünyasında bu yüzyılın oluşturulmuş asli konsey ve kurumları aracılığı ile ekonomik sorunlar, siyasal kuvvet dengesi, güvenlik, barış, kalkınma, daha iyi yaşam seviyesi gibi çok geniş yelpazede konularla ilgilenerek, milletlerarası platformlarda çözüm arayışına gayret gösteriliyor.

Yeni dünyayı şekillendiren bu süreçte Türkiye ne zaman ve ne koşullarda yer aldı? Buna dair birkaç tarihçi bilgisi de aktarmak istiyorum. 1949’da NATO veya North Atlantic Treaty Organization İttifakı’nın kurulması ve Türkiye ve Yunanistan’ın 1952’de üye olması süreci. Türkiye’nin Nato’ya katılmasında ABD’nin itirazı olmamasına rağmen, NATO’nun Hollanda, Danimarka, Belçika gibi küçük üyeleri ve İngiltere muhalefet etmişti. Küçük devletler için sebep Türkiye tehdidine maruz kalan bir ülke olan Türkiye’nin üyeliği ile, Sovyet tepkisi ile karşı karşıya kalma endişesiydi. Bu durum Türkiye’nin NATO’ya katılmasında geciktirici unsur olmuştu. İngiltere için ise, Süveyş’ten çekilmek istemeyen İngiltere’nin Türkiye’nin güvenlik endişeleri ile kendi Süveyş menfaatlerini birleştirip, Mısır’ında içinde bulunduğu bir Ortadoğu’da bir savunma sistemi kurmak istemesi idi. Bu yüzden İngiltere, “Ortadoğu Savunma Sistemi”ne katılma koşulu ile Türkiye’nin NATO’ya üyeliğini destekleme kararı vermiştir. 25 haziran 1950’de patlak veren Kore savaşı ve Türkiye’nin katılan devletlerden olarak savaş gücünü göstermiş olması, Türkiye’nin NATO üyeliğine itirazları ortadan kaldırmış ve süreç hızlanmıştır. Sonunda 18 Şubat’ta yapılan görüşmeler sonrası,19 Şubat 1952’de 5886 sayılı kanun ile TBMM bu konuda karar aldı.

The New Allies..

Ulaşdığım bazı fotoğrafları sizlerle paylaşmak istiyorum. Türk Büyükelçiliğinin izniyle çoğaltılmış bir fotoğrafta, 18 Şubat 1952’de Washington DC.’de Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya katılım giriş protokolü tesliminde Türkiye Büyükelçisi Feridun Cemal Erkin, ABD Deputy Secrtary of State James E.Webb, Yunanistan ABD Büyükelçisi Athanase G. Politis yer alıyor. 2. fotoğrafta, 17 Aralık 1952’de Paris’teki NATO toplantısında, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü ve Dışişlerinden Nuri Birgi görülüyor. 3.fotoğrafta ise, 23-25 Nisan 1953’de Paris’te Palais de Chaillot’da NATO toplantısı’nda Türk delegasyonu masası görülüyor. Yine aynı toplantıda, Yunanistan Dışişleri ve savunma Bakanları ile Türkiye Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, ABD Dışişleri Bakanı John Foster ile görüşme halindeyken, “The New Allies” başlığıyla resim verilmiş.

Öncekiler ve şimdiki üyeliklerimiz, temsil gücümüz, uluslar arası arenada Türkiye’ye güç kazanımını sağlama yolunda akılcı siyasetle paralel duruşu gerektirmektedir. Türkiye’nin Türk detantı dediğim, uluslararası huzur ve diplomaside sorunları azaltma, milletlerarası diyalog sürecini başarıyla gerçekleştiren bir ülke olması, iç dinamiklerdeki gelişmelere de bağlı olacaktır. Yeni “New Allies” ve bunların etkili noktalarında olma Türkiye’nin geç kaldığı bir alandı, akılcı politikalarla telafi edilmesi sadece Türkiye’nin değil pek çok milletin de hayrına olacaktır. Değiştirilmeyi bekleyen değil, değiştirebilen güç olabilir.

Dr. Göknur Akçadağ
akcadag@turkishny.com