Doğu ve Batı ile İşbirliği

Enerji anlaşmalarının çokça yazılıp çizilen ve sürekli tekrar edilen nedeni-nasılı, koşulları değil, anlaşmalar sonrası Türkiye’nin nasıl değerlendirildiği de bir o kadar önem taşıyor. Bu yansımalar, sonraki adımlar ve olası gelişmeler konusunda fikir veriyor. Bu anlamda bazı makalelerde, son gelişmelerin etkisi altında olarak Türkiye, tarihi misyonu ile değerlendirilerek, bölgedeki eski rolünü üstlenme gayreti içinde olduğu da vurgulanıyor. Kuzeyden gelen hatlarla, doğudan gelenlerin uyumunu süreç gösterecektir.  Bu hatların odağındaki Türkiye, bölgenin en önemli enerji kavşağı haline gelerek, AB giriş sürecinde olumsuzluklara karşı enerji konusundaki manevralarıyla kendisini güçlü kılmayı  ümit ederken, diğer yandan Avrupa, enerji konusunda Rusya'ya bağımlılığı ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Reuters’ın haberinde; “Türkiye'nin Emelleri Artıyor” denilerek yapılan değerlendirmede, analistler imzalanan boru hattı anlaşmalarının anlamlandırılması açısından, AB üyelik adayı Türkiye'nin bölgeyle ilgili siyasi emellerinin giderek arttığına işaret ettiğini düşünüyorlar. Eurasia Group'un Avrupa ve Avrasya analisti Wolfango Piccoli, "Nabucco'nun imzalanmasının hemen ardından başlatılan Güney Akım Projesi görüşmeleri, Türkiye'nin bir enerji merkezi haline gelebilmek ve bölgede önemli bir stratejik aktör olabilmek için tüm cephelerde çaba göstermeye istekli olduğunu gösteriyor"  diyerek, bu amacı vurguluyor. "Güney Akım, Nabucco'ya engel olmayacaktır. Tüketicilerin talebi göz önüne alındığında her iki proje de gerçekleştirilebilir." demesine karşın, bazı görüşler GAP’nin Nabucco'nun yapımına engel olma adına Rusya için bir başarı sayılabileceğini öne sürüyor. Diğer yandan Türkiye, Nabucco'ya taraf olsa da, başlıca ticaret ortağı ve doğalgaz tedarikçisi olan Moskova'ya karşı dışlayıcı olmamaya çalışıyor. Bu durumu Rus Kommersant gazetesi, Moskova Ankara'nın desteğini sağlamak için, bilhassa Samsun-Ceyhan Projesi'ni desteklemek suretiyle ödün vermek durumunda kalması şeklinde yorumluyor.

Rusya cephesi ve Rusya ve Türkiye’nin Nabucco’ya birlikte katılma anlaşması olabilir mi? beklentisi.

Rus basını Türkiye’nin tavrını destekler açıklamaları içeriyor. Rus haber ajansı Regnum, 2008 yılı itibarıyla Rusya ile Türkiye arasındaki ticaret hacminin 40 milyar dolara ulaştığını, bu nedenle iki ülke arasındaki ilişkilerin çok boyutlu stratejik ortaklık şeklinde tarif edilmeyi hak ettiğini vurguluyor. Rusya, Türkiye için başlıca hidrokarbon ithalatçılarından biri konumunun, Türkiye’nin iç tüketimde kullandığı petrolün yüzde 25'ini Rusya'dan karşılamakta olduğunun, bazı istatistiklere göre de, Türkiye'nin Rusya’da 30 milyar dolar yatırım kapasitesi ile dünyadaki yatırımının dörtte birine eşit bir oranının bu ülkede yer almasının altı çiziliyor. Anlaşma hükümlerinin somutlaşmasıyla, Rusya ve Türkiye'nin enerji sistemlerinin birleştirilmesi gibi bir konudan bahsetmek mümkün olacağı, özellikle Türkiye'nin boru hattının İsrail'e de yönelişini öngören 2. Mavi Akım teklifini kabul etme ihtimali dikkate alınırsa söz konusu gelişmelerin, Türkiye'nin bütün Orta Doğu çapında sahip olduğu jeopolitik önemi gözle görülür bir şekilde artıracağını da yazıyor. Moskova ve Ankara Nabucco'ya birlikte katılmak konusunda anlaşırsa buna su götürmez jeopolitik çığır açma olarak değerlendirilebileceği de Rus basınında ifade ediliyor.

Rus ekonomi uzmanı Yevgeni Utkin, Nobucco ile Türkiye'nin kilit konuma yükseleceğini,Türkiye’nin yılda bir milyar dolar kazanç sağlayabileceğini, bunun Avrupalıların Türkiye'ye ödemeleri gereken bedel olacağını ifade ediyor. Türkiye için işin ekonomik çıkarın yanı sıra stratejik çıkarın da, AB'ye üye olmayı isteyen Türkiye için hayati önem taşıyacağını, “Biz Avrupalıyız çünkü Avrupa'ya gazı biz gönderiyoruz" diyebileceklerini vurguluyor.

Yeni gelişmeler çerçevesinde, Moskova-Ankara-Bakü üçgeninin jeopolitik görünümü değişecektir. Bu gelişmelerin siyasi perspektife yansıması nasıl olacaktır, sorusuna da Rus basınından çarpıcı tespitler bulmak mümkün. Karabağ sorununun çözümüne yeni gözlüklerle bakılması gerekeceğini anlayabileceğimiz yorumlar mevcut Azeri ve Rus basınında.  Siyaset bilimci Z. Alizade'ye göre, gelişmeler Karabağ sorununun çözümüne yansıyacaktır, fakat Moskova ve Ankara'nın  Kafkasya'da ortak noktalardan hareket edebileceğini söyleyerek, Bakü'nün beğenmeyebileceği büyük bir oyunun başladığını düşünüyor. Alizade, Bakü'nün hoşnutsuzluğunu Moskova'nın Karabağ bölgesine "kendi barış gücünü" sokma hayaline bağlıyor.

Azerbaycan’a baktığımızda; Bakü Haber, “Türkiye Azerbaycan’ı, Rusya ise Ermenistan’ı ikna edecek” başlığıyla son gelişmeleri değerlendiriyor. Bakü’de Üç Nokta gazetesi, “Rusya-Türkiye yakınlaşması Erivan’ı endişelendiriyor” başlıklı haberde, Rusya ile Türkiye'nin ortak çıkarlarının oluşması halinde Erivan'ın kaybedeceğini düşünen Ermeni siyaset bilimcilerin Rusya'nın Ermenistan politikasını eleştirdiğinden bahsediliyor. Novosti Armenia Ajansı'na demeç veren Ermenistan Atlantik Birliği Başkanı Tevan Pogosyan’ın, Erivan'ın tek dostunun, Erivan'ın kendisi olduğunu söylemesi, buna örnek olarak gösteriliyor. Pogosyan,"Rusya ve Azerbaycan arasında imzalanan doğalgaz anlaşmasını da değerlendirmek lazım. Söz konusu anlaşma sayesinde Rusya, büyük bir kazanç sağladı. Bakü ise Avrupa ile Rusya arasındaki dengeyi korumak için jest yaptı. Azerbaycan'ın daha fazla imkânı olursa, onu da Rusya ile paylaşır. Moskova, Bakü ile işbirliğinden yana”  diyerek, ülkesinin gelecek stratejisi ile ilgili kapsamlı düşünmek gerektiğini ifade ediyor.

Rus-Türkiye yakınlaşmasının, Azerbaycan ile Ermenistan arasında diyalogun tesisi ve Ermenistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için gerekli koşulların yaratılması, Karabağ sorununa her iki tarafı da memnun edecek bir çözüm bulunmasına, bölgedeki sorunların çözülmesi ve istikrarın artırılmasına etkisinin olması beklenebilir. Türkiye, Rusya’nın bölgedeki gücünü dışlayarak çözümün mümkün olmadığı süreçte, Rusya ile birlikte rol oynayarak bölgedeki siyasi gücünü artırma yolunu kullanabilecektir. Azerbaycan ve Ermenistan’ı yönlendirebilme konusunda bu gelişmelerin nasıl rol oynayacağı konusunda beklentiler bazı aksi görüşler olmakla birlikte genellikle olumlu yönde.

 “Büyük Düşünen İmparatorluk Mirasçıları” tanımlaması, köklü bir bölge devleti olan İran’ın, basınına bu cümle ile yansımış.

Çarlar ülkesinin en nüfuzlu adamı Putin’in, Rusya'yı ihtişamlı dönemine geri götürmeyi hedeflediği ve Türkiye de bir o kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun konumuna ulaşabilme sevdasını taşıdığı, büyük düşündüğünü ifade ediliyor. Türkiye'nin bu konuma ulaşabilmesinin anahtarı olarak “enerji” faktörü gösteriliyor. Ortadoğu cephesinden bakıldığında, İran gazetesi, Putin'in Türkiye ziyareti, sorunları çözmek veya iki ülke arasında sıradan anlaşmaları imzalamak için yapılan sıradan bir ziyaret olduğu söylenemez diyerek, açık hedefler taşıyan sembolik bir ziyaret olarak görüyor ve Kafkas savaşından tam bir yıl sonra yapılmasını anlamlı buluyor. Geçen bu bir yıl içinde Türkiye “Kafkaslar'ın barış ve istikrar durağına dönüştü” diyerek, komşularla barış ve istikrar, diyalog sürecine vurgu yapılıyor.

The Middle East:Türkiye neyin peşinde?

Yeni keşfedilmiş bir bölge gücü mü, eski gücünü hatırlayarak yeni stratejiler mi?

Bir başka dikkat çekici yorum ve başlık İngiltere'de yayımlanan “The Middle East” dergisinin Ağustos–Eylül 2009 sayısından geldi: Mustafa Karkuti’nin “Türkiye neyin peşinde?” makalesinde, Birinci Dünya Savaşı'nı takiben Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden bugüne Türkiye, sadece Ortadoğu'da değil, hem Kafkaslar'da hem de Balkanlar'da, yeni keşfedilmiş, bir bölge gücü olma potansiyelini ilk kez fark etmek üzere. Türkiye'nin yeni dış siyasetini daha ilginç duruma getirense ABD'den açık destek alıyor olması. Bunun nedenini yazar, Başkan Barack Obama’nın, zinde ve yaratıcı bir ortak olarak gördüğü Türkiye'ye giderek daha fazla güvenirken, Türkiye’yi yeni bir bölge gücü olarak belirginleşmesi bir ülke şeklinde görüyor. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, Osmanlı döneminde Türkiye ile bağları olan ülkelere atıfla "70 milyon Türk'ü temsil etmenin ötesinde, Türklerin yaşadığı veya geçmişte topraklarımızla bağı olan topraklara borcumuz var. Bu borcu en iyi şekilde ödemek zorundayız." Sözüne atıfla bulunularak, Türkiye'nin bölgeye yönelik dış politika eksenine vurgu yapılıyor.

Makale, ABD'nin 2003 yılında Irak'ı işgaliyle başlayan dönüm noktasının Türkiye'yi farklı konuma taşıdığını, ABD’nin Şam–Ankara ittifakını teşvik eden işaretlerine dikkat çekiyor. “Geliştirilen stratejik bir ortaklıkta, her iki ülke de din etkisindeki siyasetçilerin Bağdat veya Gazze'yi idare etmesini istemiyor veya Kürtlere ait bir Kerkük ve bağımsız bir Kürdistan görmek istemiyor. İran'ın aksine, gerçek anlamda bir Amerikan karşıtı geçmişi olmayan Suriye, kendisini, Türkiye ile olan bağları aracılığıyla bölgenin sorunlarının çözümünün bir parçası olarak ortaya koymaya çalışıyor. Bir Suriye–Türkiye ittifakı, bölgede bir Şii gücü oluşturma arzusunda olanlara karşı ideal bir blok”. Böylesi bir ittifakın ABD ve AB’nin çıkarlarına olacağı ve bunu sağlayan Türkiye'nin, AB nezdindeki kredisini artırarak bölgedeki gücü sayesinde AB’e girişini de sağlayabileceği Türkiye’nin çok cepheli girişimleriyle, neyin peşinde olduğuna izah getiriliyor.

Avrupa’ya mesaj :‘biz sizin enerji güvenliğiniz için önemli bir faktörüz”

Güneydoğu Avrupa Topluluğu uzmanlarından Dr. Franz-Lothar Altmann, “AB sadece boru hatları bakımında çeşitlilik istemiyor aynı zamanda üretici bakımından da çeşitlilik istiyor. Yani şu anda Rusya’ya olan mevcut bağımlılığımız Güney Akım ile hafiflemez, aksine artar. Oysa ki Nabucco tam da ülke çeşitliği yoluyla Rusya’ya olan bu bağımlılığı hafifletmeyi öngörüyor.” her ülkenin kendi çıkarlarını korumak ve kendine güçlü bir pazarlık zemini inşa etmek istemesini kabullenmek lazım. Türkiye’nin Avrupa’ya karşı güçlü bir kozu var şimdi. Şimdi ‘biz Rusya’yla da görüşüyoruz, size muhtaç değiliz’ diyerek bunu yapıyor. Bu son dönemde Ankara’nın uyguladığı bir taktikti, Nabucco’yla Avrupa üzerine baskı kurulmak istendi. Yani Avrupa’ya ‘biz sizin enerji güvenliğiniz için önemli bir faktörüz’ deniyordu. Şimdi buna bir de bu Güney Akım kozu eklendi. Ama şu da görülmeli ki Güney Akım’da sadece Türkiye değil, İtalyanlar da yer alıyor. Yani AB de bu konuda bir bütün halinde hareket etmiyor. AB ile müzakere sürecindeki Türkiye'nin özgüveni güçlenecektir.”

Amerika’nın bu duruma nasıl baktığı konusunda basında yer alan görüşleri değerlendirdiğimizde;

Amerika Dışişleri Bakanı’nın Avrasya Enerji Temsilcisi Büyükelçi Richard Morningstar’ın Voice Of America’ya verdiği mülakata göre, Türkiye-Amerika Enerji Çalışma Grubu toplantılarında alternatif enerji konusunda ilerde Amerika Enerji Bakanlığı olarak çok aktif ve Türkiye dahil bütün bölge ülkelerine, bu alanda ilerleme sağlamaları için yardım etmek istediklerini, Avrupa’nın enerji güvenliği açısından güzergahların çeşitlendirilmesi önem taşıdığını ifade ediyor. “Türkiye ve Rusya arasında bu konuda olabilecek hiçbir görüşmeye girmeyi düşünmüyoruz. Güney Akımı boru hattına karşı olmadığımızı açıkladık. Güney Akımı projesine katılıp ya da ilgi duyup, Nabucco’ya destek veren birçok ülke de var. Bu iki boru hattının rekabet etmesi gerekmez. Biz Güney Akımı projesinin uygulanabilirliğini sorguluyoruz. Karadeniz’in altından uzun bir boru hattı geçirmenin son derece masraflı olacağına inanıyoruz. Üstelik Nabucco’da olduğu gibi bu projeye de doğal gaz sağlayacak ülkeler konusunda soru işaretleri var. Türkiye’nin Güney Akımı’na katılması, Ankara ve Moskova’yı ilgilendirir” demekte.

İlişkilerimiz iyileşmeden İran’ın Nabucco’ya katılımına destek vermeyeceğiz..
 
Bir başka soru işaretine de açıklık getiriyor. Daha önce İran’ın boru hattı projelerine katılmasına karşı olduğunuzu söylemiş olduğunu hatırlatarak,  İran bölgenin en büyük doğal gaz üreticilerinden biri. Bu sert tutumu neye bağlayabiliriz? sorusuna,
”İran’la doğrudan ilişki kurma konusunda girişimlerimiz oldu. Üstelik sadece Amerika değil, İran’daki gelişmelerden kaygı duyan diğer ülkeler de benzer girişimlerde bulundu. Umarız İran’la ilişkilerimiz normalleşir ve aramızdaki nükleer anlaşmazlık çözülür. Ama şu ana kadar girişimlerimize yanıt alamadık.. İlişkilerimiz iyileşmeden İran’ın katılımına destek vermeyeceğiz.“ diyerek İran’ın enerji tedarikçisi olmasının yeni projelere katılma durumuna açıklık getiriyor. İran’ın Nabucco’ya katılmasını mümkün görmeyen Morningstar, Başbakan Erdoğan da İran’dan söz etmiş olmasını gelecekte mümkün olabilir bir olasılık olarak değerlendirdiğini, İran konusunda ülkelerin görüş ayrılığına düşmesini beklemediğini, İran’ın, ancak ilişkilerin normalleşmesi ve mevcut sorunların çözülmesi durumunda katılması gerektiğini düşündüğünü, açıklıyor. Ayrıca, “şu günler İran’ı Nabucco ya da diğer projelere davet etmek için en kötü zaman. Bu karşılıksız taviz vermekten başka bir şey olmaz” sözleriyle zamanlamaya dikkat çekiyor.

EUObserver: “Türkiye, AB enerji güvenliği konusunda ikili oynuyor”

Anlaşmaların AB için büyük önem taşıyan Nabucco projesine büyük darbe vuracağı, Ankara’nın kısa dönemli ekonomik çıkarların peşinden koşarken, stratejik açıdan hatalı adımlar attığı yönündeki yorumlardan birisi olarak; EUObserver’da, “Türkiye, enerjideki Rusya’ya olan bağımlığını azaltmayı amaçlayan AB’nin desteğindeki projenin olanaklarına zarar verebilecek bir adım atarak, Rusya’nın Güney Akım gaz boru hattına Karadeniz’in bölgesine erişimine izin verdi. Türkiye, AB enerji güvenliği konusunda ikili oynuyor” şeklinde bir değerlendirme görüyoruz. EUObserver’e açıklamalarda bulunan Hudson Enstitütüsü’nün enerji uzmanı Zeyno Baran, “Eğer Güney Akım inşa edilirse Nabucco’nun olmayacağını, en az Hazar gazı için olmayacağını savunuyorum, Nabucco, sadece Avrupa’nın ihtiyaçlarının çeşitlendirilmesi açısından değil aynı zamanda Orta Asya ve Kafkas ülkelerinin Rusya’nın nüfuzundan kurtulması açısından önemlidir. Şimdi bununla Türkiye, ister istemez, bu ülkelerin umurunda olmadığı, sadece bir gaz merkezi olmakla ilgilendiği sinyalini gönderdi.
Avrupalılar, Türkiye’de olup bitenleri gerçekten anlamalıdır, Avrupa ve ABD’ye karşı olarak Rusya’ya ne kadar yakınlaştığını görmelidir.” açıklaması ile gelişmelere farklı bakış açısını ortaya koyuyor.

Bu bakış açısında AB’e alınmaması için türlü zorluklarla karşı karşıya bırakılan Türkiye’nin, farklı açılımlarla güç kazanma yönünde adımlarına da dikkat çekilirken,  diğer yandan Oxford Üniversitesi İslam Araştırmaları Enstitüsü'nden Tarık Ramazan’ın The Guardian gazetesinde yayınlanan makalesinde, Türkiye’nin AB’e giriş sürecindeki zorlukları değerlendiriliyor:

 “Türkiye Avrupa’nın parçasıdır. O’nu AB’nin dışında tutan korkudur.” derken, korkunun ecele faydası olup olmayacağını, enerji anlaşmaları ve Türkiye’nin konumunun güçlenmesinin neleri değiştirebileceği görülecektir.

Bu durumda, Tarık Ramazan’ın da yazdığı gibi, Avrupa'daki genel görüşünü dillendiren Nicolas Sarkozy’nin “Türkiye, ne coğrafik olarak ne de kültürel olarak Avrupalıdır” demesine karşı, bu gelişmelerin Türkiye’yi farklı konuma taşıyacağı düşünülebilir.  Bu yeni gelişmeler, dar bir Avrupa coğrafyası isterken Kıbrıs’a uzanan anlayışı, Türkiye’nin bir kısmı zaten kıta Avrupa’sında demenin duymazdan gelindiği katı yaklaşıma, Türkiye’yi içine alan genişlemiş Avrupa’yı ancak yeni stratejilerle benimsetmek yolunda ilerletebilir. Bu ilerleyişte, Avrupalıların korkusuna değinmiş, T.Ramazan ve “Avrupalılar korkuyorlar”, derken,  AB içinde dış tehditlere karşı "beraber göğüs gerelim" eğilimi ve ortak bir stratejik veya dış politika eğilim eksikliği ile paralel  bir gidişat sergilendiğini ifade ediyor. Böylesi yapay ayrımlar, milletlerin, ortak belleklerin ve kültürlerin uzun süredir karışıp harmanlandığı Avrupa toplumunun gerçeklerini görmezden gelerek, tarihi de yok saymaktadır.

“Seçeneklerinin açık kalmasını istedikleri için Rusya’nın etki alanındaki ülkelerin hiçbirini suçlayamayız.”

“Hayati çıkarlar söz konusu olduğunda dostluk değil sadece ortaklık var”

İngiltere'de yayımlanan Financial Times gazetesinin Ed Crooks’un makalesi, “Daha geçen ay Avrupa Birliği, Türkiye'nin en sonunda -Asya'dan Avrupa'ya Türkiye üzerinden gaz taşıyacak olan ve genellikle Güney Akım'a rakip olarak gösterilen 3300 kilometrelik- Nabucco için imza atmasının sevincini yaşıyordu. Fakat şimdi Putin'in başarısı, tam olarak boru hattı "reel politiği"nin mükemmel bir örneğini oluşturuyor. Türkiye ve Rusya arasında varılan anlaşma bu sevinçle dalga geçmek içinmiş gibi görünebilir.  “Hayati çıkarlar söz konusu olduğunda dostluk değil sadece ortaklık var” diyerek çarpıcı cümlelerle durumu değerlendiriyor.

Bu durumu Türkiye üzerinden yorumlarken, kendisine ait neredeyse hiçbir petrol veya gaz kaynağı bulunmayan bir ülke olarak Türkiye’nin, kendini, beklenmedik şekilde, AB ile dünyanın en önemli enerji zengini ülkeleri arasında güçlü bir stratejik konumda buluverdiğini, etrafında Irak, İran, Hazar ülkeleri, Rusya ve -biraz daha uzakta- Mısır bulunan Türkiye’nin, Avrupa'ya gaz akışını kontrol etmek üzerine benzersiz şekilde konumlanmış bulunduğuna dikkat çekiyor. “Türkiye ile bölgedeki diğer ülkelerin konumları, Rusya'nın etkisinin yayılmasının bir kanıtı olarak görülse de, seçeneklerinin açık kalmasını istedikleri için hiçbirini suçlayamayız” yorumunu yapıyor.

Deutschlandradio’dan Karl Hoffmann’ın makalesinde,  planlanan boru hattıyla  İtalya’nın, AB ülkeleri tarafından teşvik edilen ve doğalgazı Irak'tan Avrupa'ya bağlayacak Nabucco projesine bir alternatif hazırlamış olduğunun üstünde duruluyor, “Avrupa için en verimli enerji sevkiyatı hangisi yarışı son raunda girdi” diyerek, Rus doğalgaz sahalarından İtalya'ya uzanacak doğalgaz boru hattı için Berlusconi'nin "Ben her zaman inançla bu proje uğruna mücadele verdim çünkü Avrupa'nın Rusya'ya, Rusya'nın da Avrupa'ya ihtiyacı var. İki tarafın da menfaatine çalışıyorum." sözlerini sarf ederken aslında özellikle İtalya'nın menfaatlerini kastetmiş olduğunu, “Güney Akım hırs dolu bir proje” ifadesini kullanarak, eleştiriliyor.

Doğu-Batı ile işbirliği: tek taraflı sadakat yerine birçok cephede dengeler kurmak…

Viyana’dan Neue Zürcher Zeitung'da yer alan Thomas Fuster’in yazısında da Türkiye’nin Batı ve Doğu’yla işbirliği yaptığı, Batı ve Doğunun kesin bir biçimde karşı karşıya konulmasının Türkiye'nin dış politikasında artık yeri bulunmadığı vurgulanıyor. Çok boyutlu stratejinin özellikle enerji politikasında kendini gösterdiğini söylüyor. Türkiye, Temmuz ayında Nabucco Boru Hattı Projesi'ne destek garantisi vererek AB'nin başarı kazanmasını sağladı. Bunu dengeleyecek bir biçimde Perşembe günü Moskova da sevindirildi. Ankara'nın kendisini giderek daha güçlü bir biçimde bölge gücü olarak algılaması, tek taraflı sadakat yerine birçok cephede dengeler kurmayı gerektiriyor.

Bütün bu farklı cepheleri göz önünde bulundurarak, kısa ve uzun vadede; enerji politikalarının siyasi girişimlere paralel geliştiği ve güç dengesini belirleyici olduğu, yapılan anlaşmaların da bu anlamda siyaseten de uluslararası önem taşıdığını, Türkiye’nin bir denge siyaseti içinde ABD, Rusya ve AB arasında kendi çıkarlarını da gözeterek girişimlerde bulunduğunu söylemek mümkündür.  Diğer yandan Türkiye’nin kendince tutarlı denge politikalarına bölgeyle ilgili planlamaları açısından ABD’den gelecek tepkilerin neler olacağını sadece basındaki görüşlerle kavramak mümkün görünmüyor. ABD ve Rusya, bölgede etkili oldukları devletler aracılığıyla çıkarlarını koruma yolunda adımlar atarken, Türkiye AB’e girişi konusunda olumsuzluklara  enerji politikaları ile cevap vermektedir.

Geçtiğimiz günlerde, Russia in Global Affairs' dergisi Genel Yayın Yönetmeni Fyudor Lukyanov 'Gazeta' gazetesine Rusya-Türkiye ilişkileri  değerlendirirken, Türkiye’nin etkin dış politikasına değinerek, enerji güzergahları üzerinde rekabetin sertleştiğine dikkat çekiyor ve büyük güçlerin Türkiye’'ye yaklaşmalarına neden olduğunu savunuyordu.  “Türkiye'nin Avrupa perspektifi kapanırsa, iç ve dış politikasının hangi yönde değişeceğini önceden tahmin etmek zorlaşacak." diyen Lukyanov,
boru hatlarındaki yüksek ve yoğun tempolu rekabetin kontrol edilemeyen bir gerginliğe neden olabileceği uyarısında bulunuyor ve “faydalı perspektiflerin aşırı fazlalığı, bazen onun olmamasından da daha tehlikeli olabiliyor." gibi bir ifade ile mevcut durumu ve tartışmalı oluşuna dikkat çekiyor.
Fakat asıl ilginç olan ve bir tarihçi olarak benim de fikren katıldığım cümlesi şudur:

“Unutmamak gerekiyor ki, iki ülke arasındaki rekabetin tarihi henüz işbirliği tarihinden daha zengin."

Dr. Göknur Akçadağ
akcadag@turkishny.com