İlkokulda öğretilen bir söz vardı, “Tarih, yazının icadıyla başlar” diye... Yazıdan önceki insanlık tarihini, “tarih”ten saymayan klişe... Peki bu klişeye göre New York’ta tarih ne zaman başlar? Çünkü yazı çoktan bulunmuş, insanlık büyük medeniyetleri geride bırakmış ve hatta Christopher Colombus Amerika’yı keşif yolculuğuna bile çıkmışken New York’ta tarih daha başlamamıştı.
Büyük medeniyetlere, savaşlara ve dinlerin doğuşuna ev sahipliği yapmakla övünme şansı olmayan ve en fazla 500 yıl geriye gidebilen modernitenin öncüsü New York, bu tarihi açığını profesyonel müzecilikle kapatma yoluna gitmiş ve büyük bir başarı da elde etmiş.
The Metropolitan Müzesi ve The Museum of Modern Art (MoMA) müzelerini gezdiğinizde, kendi coğrafyasının tarihi değerleriyle barışık olmayan ve hatta reddeden toplumların içinde bulunduğu durumla, dünyanın her hangi bir köşesinde bulup bin bir türlü yollarla getirdiği tarihi eserlere gerçek bir hazineyi saklama bilinciyle sahip çıkan toplumlar arasındaki gelişmişlik farkını da rahatlıkla anlama şansına sahip olursunuz.
Metropolitan Müzesi’nde, İslam ve Ortadoğu bölümünde Koç Holding’in de 10 yıllığına sponsor olduğu Osmanlı Galerisi var. Büyük bir özenle korunuyor. İnsan, kendi ülkesinden getirilen tarihi eserlere başka bir ülkede bu denli önem verildiğini görünce, mahzenlerde kaderine teslim edilen tarihi eserlerin de bu müzeye verilmesini içinden geçirmiyor değil. Elbette Türkiye’de müzecilik alanında başarılı örnekleri de gözardı etmemek lazım.
Müzecilik demek, finansman demek; çünkü oldukça maliyetli bir iş. Tamamen nitelikli insan emeğine ve üstün teknik donanıma ihtiyaç duyulan bir alan. Metropolitan’ın her yıl milyonlarca ziyaretçi tarafından ziyaret edildiği dikkate alındığında maliyetinin kat kat fazlasını kazanarak, kendi bütçesini sağladığı rahatlıkla hesaplanabilir.
Müzeciliğin, insanlık tarihini korumasının yanı sıra, turizm ve istihdama yararları gibi ülke ekonomisine katkıları saymakla bitmez. En önemlisi de tüm dünyada ciddi bir prestij sağlayarak saygınlık kazandırması galiba… Bu yüzden olsa gerek tarihi eser kaçakçıları en çok kazananlar arasında. En zenginler listesindekilerin milyonlarca dolarlık tablolara sahip olması da…
Metropolitan’da tarihe yaptığınız yolculuktan, MoMA’da modern sanatlarla yakın tarihimize dönüyorsunuz. Son yüzyılın insanlığı hangi noktaya getirdiği, usta ressamların çizimleriyle adeta beyninize ve yüreğinize kazınıyor.
MoMA’da ünlü Meksikalı ressam Diego Rivera’nın, Meksika Devrimi’nin lideri Zapata’nın ölümünü anlatan resmi kadar Meksika tarihini bu kadar net ve berrak anlatan bir sanat eseri kolay kolay yaratılamaz.
MoMA’da dünyaca ünlü pek çok ressamın eserleri sergileniyor. Gelmiş geçmiş en ünlü ressamlardan Pablo Picasso’nun en değerli resimleri de MoMA’da.
Yaşamı ve doğayı alt üst eden kapitalizmin insanların birer nesne olarak kullanması, diktatörlükler, savaşlar, ölümler, toplumsal çöküşler, toplumdan ve doğadan uzaklaşan insanın kendine yabancılaşması, özgüvenini ve özgürlüğünü kaybetmesi, doğaya olan özlem ve gelecek için güzel bir rüya, hepsi MoMA’da başında birer görevlinin bulunduğu tablolarda yansıtılıyor.
MoMA’da ünlü ressamlar arasında öyle bir isim daha var ki, yaşamı dramla dolu. Frida Kahlo… Meksikalı ünlü ressam ve aynı zamanda Diego Rivera’nın eşi… Çalkantılı evlilikleri birkaç kez son bulmuş ve her seferinde yeniden evlenerek, tüm sadakatsizliklerine rağmen kopamayacaklarına kanaat getirmişler.
MoMA’da gezerken Salma Hayek’in oynadığı “Frida” filminden bir sahne gözümün önünde canlandı. Lenin sonrası Sovyetler Birliği’nin başına geçen Stalin’in sürgündeki can düşmanı Troçki’yi Devlet Başkanı’ndan aldığı özel izinle Meksika’ya kendi evinde misafir eden Diego’nun, Troçki ile Frida’nın ilişkisi karşısında düştüğü durum…
Gençliğinde yaşadığı talihsiz kaza ve akabindeki sağlık sorunları yüzünden hayatının büyük bir bölümünü yatağında geçirmek zorunda kalan Frida’nın, tavandaki aynaya bakarak çizdiği ve bugün MoMA’da sergilenen kendi portreleri, bize aslında kendi dışındaki her şeyle hesaplaşan insanın en çok da kendisini tanımaya ihtiyaç duyduğunu ve kendisiyle yüzleşebilmesinin erdemini anlatıyor.





