Avrupa nedir, neresidir, Avrupa Birliği’nin Avrupa içindeki yeri, anlamı nedir soruları, elli beş yıldır Avrupa Birliği’ne dahil olmayı dış politika hedefi yapan Türkiye için günümüzde yeniden irdelenmesi, açıklık kazandırılması ve yanıt bulunması gereken konular olarak ortaya çıkmaktadır.

Avrupa’nın coğrafi sınırları üzerinde, ilk öğretim ders kitaplarından itibaren yer aldığı şekliyle, özetle Atlantik’ten Ural’lara uzanan bir kara parçası olduğu konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. Avrupa’nın, dönemler içinde farklılıklar gösterebilen, siyasi sınırlarına gelince, İkinci Dünya Savaşından sonrası itibarıyla, Türkiye’nin de kurucu üyeleri arasında yer aldığı Avrupa Konseyi ile şekillenmeye başlamış ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, 47 ülkeyi kapsayan bugünkü en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Diğer bir ifadeyle Avrupa’nın siyasi sınırları; Rusya, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı da kapsayacak şekilde doğuya genişlemiştir.

Bu geniş coğrafyada ortak değerler oluşturmak yönünde 1949 yılında Fransa’nın Almanya sınırında stratejik ve tarihi çekişmelere sahne olan Strasburg kentinde kurulan Avrupa Konseyi öncü ve önemli bir işlev üstlenmiştir. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında kalıcı ve bağlayıcı ilkeler yerleştirmiştir. Bütün üyelerinin benimsemek zorunda olduğu İnsan Hakları Sözleşmesi ve kararları tüm üyeler için bağlayıcı olan ve iç hukuk mercilerinin üstünde yer alan İnsan Hakları Mahkemesi ortak değerlerin tüm üyelerce eşit şekilde denetlenmesinin ve uygulanmasının yolunu açmıştır. Avrupa Konseyi, Avrupa kimliği ve ortak değerler konusunda da tüm üyelerini ve halklarını temsil edebilmeyi ön gören liberal, çoğulcu bir yaklaşıma sahip olmuş, kültür farklılıklarının Avrupa’nın zenginliği olduğunu kuvvetle vurgulaya gelmiştir.

Bu eşitlikçi yaklaşım ve her ülkenin denetim gücüne sahip olduğu sistem, reel politikanın doğası gereği, güçlü tarafları farklı bir düzen arayışına yönlendirmiştir. Tabiatıyla, bu arayışın makul ve aksi iddia edilemeyecek bir gerekçesi ortaya konmuştur. Avrupa Konseyi’nin eksik olan, hiç bulunmayan bir alanı, ekonomik kalkınmayı geliştirecek ekonomik işbirliği ve ekonomik birlik oluşturulması yapılanmasıdır. Dolayısı ile, Avrupa’da farklılaşmanın ve gruplaşmanın adımı Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurulması ile atılmıştır. Bu topluluk zaman içinde Avrupa Birliği’ne dönüşürken, Avrupa Konseyi’nin ilgi ve yetki alanına giren konularda da, bir Adalet Divanı da dahil olmak üzere, kendi mekanizmalarını kurmuş, Avrupa’nın Birliği’ni, bütünlüğünü ve ortak değerlerini yönlendirir konuma gelmiştir. Sembolik bir örnek vermek üzere altı çizilecek bir üstlenme bizzat bayrakta yaşanmıştır. On iki yıldızlı AB bayrağı 1999 yılına kadar Avrupa Konseyi’nin kullandığı bayraktı. Avrupa Konseyi kuruluşunun ellinci yıldönümünde bayrağını değiştirmeyi kabul etme durumunda bırakılmıştır.

Yukarıdaki gelişmelerin ışığında, üyelerinin tamamı aynı zamanda Avrupa Konseyi üyesi olan Avrupa Birliği’ni bir başka bakış açısından, ayrılıkçı bir gruplaşma olarak tanımlamak söz konusudur. Ayrılıkçılığın dikkat çeken bir yönü, ortak değerlerin ve Avrupa kimliğinin, bu dar gruplaşma tarafından “Avrupa değerleri” tanımlamasıyla kendilerince belirlenmesi olmaktadır. Bu sübjektif yaklaşımın bir sonucunu, AB ülkelerinde günümüzde giderek belirginleşmeye başlayan, ırkçı ve dinci ayırımcılıkta ve yükselen aşırıcılıkta görmek mümkündür. Bugünkü görünümüyle AB projesi, üyelerinin ekonomik gelişmesine ve zenginleşmesine, farklı oranlarda da olsa, gerçek bir katkı sağlamış ve bu yönüyle bir cazibe odağı olmuştur. Diğer taraftan, ideal uygarlık ölçülerinden giderek uzaklaşmış ve çağdaş uygarlık düzeyi için bir örnek oluşturma vasfından çok şey kaybetmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki temel hedeflerinden önde geleni, Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün kendi ifadesi ile “muasır medeniyet seviyesine” (çağdaş uygarlık düzeyine) ulaşmak olmuştur. Bugüne değin çağdaş uygarlık düzeyi esas itibarıyla, ileri teknoloji ve moral değerlerde öncülük rolü itibarıyla Batı uygarlığı ile özdeşleşmiş bir konumda görülmekteydi. Günümüzde bu algılamayı sorgulayabilecek gelişmelere şahit olunmaktadır. Türkiye bakımından Atatürk’ün gösterdiği hedef değişmemiştir. Ancak küresel gelişmeler sonucu, yeni yönlere bakma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu küresel gelişmelerin başında, Türkiye’nin yeni jeopolitiği gelmektedir. Türkiye artık Soğuk Savaş dönemindeki Batı’nın uç noktası, en doğusu olmaktan çıkıp, küresel gelişmelere ve dengelere hızla damgasını vurmaya başlayan Doğu’nun da en batısı olma konumunu değerlendirmek durumuna gelmektedir. Bu yaklaşımı Batı’dan kopma veya uzaklaşma veya bir alternatif arama arayışı olarak yorumlamak yanlış ve yanıltıcıdır. Türkiye artık hem Doğulu hem Batılıdır. Oluşmakta olan Avrasya’nın merkez bölgesinde yer almaktadır. Avrupa ile Asya’yı bağlayan, ulaşım olanağı sağlayan iki ülkeden birisidir. Bu konumunun getirebileceği avantajları olduğu kadar olabilecek sakıncaları da dikkatle yeniden değerlendirmek durumundadır.

Bu gelişmeyi Türkiye açısından Batı’yı en yakınında temsil eden Avrupa Birliği’nin de duyarlılıkla izlemesi kaçınılmazdır. AB’nin ayrılıkçı yaklaşımı Türkiye bakımından tescillidir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin hakketmediği ve Birliğin kendi kurallarına göre dahi ehil olmadığı halde üyeliğe alınması Türkiye’nin önünün kesilmesi çabasının göstergesi olmuştur. Bulgaristan ve Romanya’yı alelacele içine alıp Birliğin doğu sınırlarını Yunanistan’ı da içeren bu hat üzerinde çizip, Türkiye’yi ayrılmaz parçası olduğu Balkanların da dışına itme çabası da halen güncelliğini korumaktadır. Irkçı ve dinci ayırımcılığın bir tezahürü de Birliğin Azerbaycan ve Ermenistan’a karşı farklı yaklaşımlarında ortaya çıkmaktadır. Sokaktaki insanın anlayacağı bir örnek, AB’nin en üst dereceli temsilcisinin bölgeyi resmi ziyaretinde, Ermenistan’ı Avrupa ailesinin bir ferdi olarak nitelemesi, Azerbaycan’ı ise bir dost olarak görmesi ile kayda geçmiştir.

Avrupa kıtasının ve Avrupa kimliğinin kapsayıcı kuruluşu olan Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden olan Türkiye’nin Avrupalı kimliği ile ilgili onaya veya icazete ihtiyacı bulunmamaktadır. Tarihi ve coğrafi konumu ve kültürel değerleri bunun için yeterlidir. Diğer taraftan, Türkiye’yi eşsiz, kendine özgü kılan özelliği, aynı zamanda Asyalı olması, Birliği Orta Asya ve ötesine taşıyabilecek olanaklara sahip bulunmasıdır. Önümüzdeki dönem Türkiye’nin bu değişken koşullarda nasıl bir denge içinde hareket edeceğini kuşkusuz ülkenin çıkarları yönlendirecektir. Bu çıkarların karşılıklı kazanca dönüşmesinde ise Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı bugüne kadar gözetmediği önemli sorumlulukları bulunmaktadır.