“Yorgunum, halsizim, bitkinim!” diyorsanız... Her sabaha yorgun uyanıyor, gün boyu isteksiz ve keyifsiz kalıyorsanız... “Enerjim azaldı” veya “Sanki pilim bitti” gibi cümleler kuruyorsanız... Hele bir de “Canım evden çıkmak istemiyor” demeye de başladıysanız aman dikkat! Depresyon tuzağına siz de düşmüş olabilirsiniz.

Ve bir uyarı daha: Hipotiroidi virajına da girmiş olabilirsiniz.
Nedeni şu: Hipotiroidi, özellikle “gizli hipotiroidi” olarak da bilinen “subklinik hipotiroidi” uzun süre başka herhangi bir belirti vermeden sadece depresyonu akla getiren yukarıdaki yakınmalarla seyir edebiliyor. Bu nedenle hemen her depresyon hastasında, tiroit bezinin durumunu da gözden geçirmek gerekiyor.

TİROİT TEMBELLEŞİNCE NE OLUYOR?

Tiroit bezinin tembelleşmesi (hipotiroidi), metabolizmamızın ihtiyacı olan T3 ve T4 hormonlarını yeteri kadar üretememesi anlamına geliyor. T3 ve T4 üretimindeki azalmanın şiddeti ise oluşabilecek şikayetlerin yoğunluğunu belirliyor.
Tiroit bezi metabolik sistemin orkestra şefi... O, beden orkestrasının hızına karar veren ana merkez. Hormon üretimi azaldıkça orkestranın hızının düşmesi (metabolizmanın yavaşlaması), vücudun daha çabuk yorulması (enerji üretiminin azalması), daha kolay üşümesi (ısı üretiminin düşmesi), daha unutkan olması (bellek fonksiyonlarının yavaşlaması), dikkat dağınıklığı ve ruhsal çökkünlük, hatta depresyon benzeri işaretlerin devreye girmesi demek...
Aynı şekilde kalp hızının yavaşlaması, nabız hızının düşmesine, ter ve yağ bezlerinin fonksiyonunun duraklamasına, cildin kurumasına, pörsümesi ve erken yaşlanmasına, saçların, kaşların dökülmesine, tırnakların kırılmasına, bağırsak hareketlerinin azalması ise kabızlığa yol açıyor.
Kısacası hipotiroidi mühim bir sağlık sorunu. Taklit etmediği hiçbir sağlık sorunu, çalışmasını engellemediği hiçbir doku ya da organ yok. Depresyon tanısı konulan bazı kişilerde, esas nedenin arkada yatan gizli bir hipotiroidi sorunu olduğunu görünce hiç şaşırmamak lazım. 

ŞEKER YÜKLEME TESTİ DİYABETE YOL AÇAR MI?

Hafif bir insülin direnci ya da gizli şeker hastalığını ortaya çıkarmak için şeker yükleme testi yaptırmak tabii ki diyabete yol açmaz. Bu yanlış bir bilgi, yanlış bir önyargıdır.
Ama bir başka “yanlış” daha doğrusu bir başka “sorun” da şudur: Evet, şeker yükleme testi ile bedeninize giren şekerli sudaki 75 gram şeker neredeyse bir bardak şekerli limonatada ya da yemeğin üstüne afiyetle yediğiniz üç dilim baklavada bulunan şeker miktarına eşdeğerdir. Ama ne var ki bedenin insüline karşı direnç geliştirdiğini/duyarsız hale geldiğini ya da “gizli şeker” süreci içine girdiğini anlamak için şeker yükleme testi yerine yiyeceklerle yapılan şeklini tercih etmek gerekir.
Bu uygulamada kişilere özel bir test yemeği yedirilmekte ve yemekten sonra oluşan insülin ve şeker cevapları izlenmektedir. 

FRÜKTOZ DA BiR MİTOKONDRİ ZEHRİDİR

Sağlam ve güçlü mitokondrilere sahip olmakla enerjik, güçlü, kuvvetli birisi olmak birebir ilişkili. Çünkü bedenin, daha doğrusu hücrelerin enerji üretim merkezleri mitokondriler.
Sağlığın ve enerjik bir yaşamın vazgeçilmezleri de bu minik cihazlar. Ne yazık ki o küçücük hücre içi canlılar/yapılar dış etkenlerden, özellikle de beslenme yanlışlarınızdan ciddi ölçüde etkileniyor. Özellikle aşırı früktoz tüketimi, bilhassa nişasta bazlı früktozdan zengin sıvı içeceklere düşkünlük, mitokondrilerin canına okuyor.
Zaten bu nedenle de früktozun fazlası, bazı ilaçlar gibi mitokondriler için doğal bir zehir anlamına gelebiliyor. 

PROBİYOTiK NOKSANLIĞI KİLO SORUNU İLE DE BAĞLANTILI OLABİLİR

Pek çok çalışmada probiyotik güç noksanlığının ya da bağırsak içi ekolojik denge bozukluğunun kilo problemini tetikleyen bir faktör olabileceği gösterildi. Özellikle prevotella ve bacteroides grubu probiyotik bakterilerin kilo dengesini sürdürmede etkili olabileceğini gösteren bulgulara ulaşıldı.
Eğer kilo fazlalığı sorunu yanında aşırı gaz, şişkinlik, ishal, kabızlık atakları, bağırsak spazmları vb. problemleriniz de varsa bir disbiyozis sorununuzun olup olmadığını öğrenmenizde yarar var. Bunun yolu da basit bir mikrobiyota testi yaptırmaktan geçiyor.

HOMOSİSTEİN YÜKSEKLİĞİ ÖNEMLİ Mİ?

Homosistein bir ara ürün... Kanda miktarı belirli bir düzeyi aştığında damarlar ve sinir sistemi üzerinde olumsuz etkileri var. Bu etkilerin ne ölçüde önemli olduğu konusundaki tartışmalarsa hâlâ devam ediyor. Ama fazlasından uzak durulması gereken bir madde olduğu kesin.
Bir başka bilgi de şu: Yüksek homosistein seviyeleri, vücutta pek çok kritik süreci kontrol eden ve “metilasyon döngüsü” olarak da bilinen bir sistemin bozulduğuna işaret ediyor. Bu nedenle de üzerinde durulması gereken bir sorun.
Kısacası homosistein optimum düzeylerde tutulması gereken bir madde. 12’nin üzerindeki değerlere müsaade edilmemesi iyi olur.

HOMOSİSTEİN NASIL AZALTILIR?

Homosisteini düşürebilmek için alınabilecek bazı mühim önlemler var. Sigarayı bırakmak, kahve ve alkolden uzak durmak, varsa fazla kiloları vermek ilk akla gelenler...
Folik asit, B6 ve B12 vitaminleri ile magnezyum seviyelerini kontrol etmek, bunlardaki herhangi bir mevcut eksikliği yerine koymak da çok önemli bir nokta. Aşırı kırmızı et ve süt ürünü tüketiyorsanız onları azaltmanızda da fayda var. Çünkü ikisi de metioninden zengin besinler ve aşırı metionin yüklemek homosisteini artırabiliyor.
Bütün bu önlemlere rağmen homosisteininiz hâlâ yüksek kalıyorsa N-Asetil Sistein, kolin ve taurin, magnezyum gibi desteklerden istifade edebilirsiniz.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/osman-muftuoglu/depresyon-mu-hipotiroidi-mi-40683281