YAKIN tarih konusunda Prof. Şükrü Hanioğlu, dünya çapında saygın bir tarihçidir. Onun Lozan değerlendirmesinden bahsedeceğim, fakat önce; niye Lozan’ı bu kadar önemsiyorum?

İki sebepten:

- Lozan bağımsız varlığımızın uluslararası hukuk belgesidir. ‘Kimsenin toprağında gözümüz yok’ diyerek bugün de ifade edilen ve dış politikamızın meşruiyet zeminini oluşturan temel prensip, Lozan’dan gelmektedir.

- İkincisi, zihniyetle ilgilidir. Önyargılarla ve duygularla davranan ergen bir toplum değil, bilgi ve muhakeme ile davranan olgunlaşmış bir toplum seviyesine ulaşmamız için Lozan gibi ‘hassas’ konuları rasyonel olarak araştırmanın gerekli olduğuna inanıyorum.

LOZAN’IN MİRASI

Tarihçi Hanioğlu Lozan’ın bir “paket” olduğunu, bir konuda taviz verilmişse, başka bir konuda taviz alındığını hatırlatıyor. “Lozan Antlaşması ile I. Dünya Savaşı’nın mağlup devletlerinden birisi, kendisine dayatılmış son derece olumsuz bir antlaşmayı (Sèvres) değiştirmeye muvaffak olmuştur” diyor. (Sabah, 4 Şubat)

Hanioğlu’nun getirdiği son derece önemli bir perspektif, Lozan sayesinde Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalabilmiş olmasıdır.

Faşist İtalya ve Nazi Almanya’sının “revizyonizm” histerisine, yani sınırları değiştirip toprak kazanma tutkusuna Türkiye hiç kapılmadı. Savaş sırasında Türkiye’den önemli bir toprak talebi de olmadı.

Bu, Lozan’ın kurduğu “status quo” sayesinde olmuştur.

KİMSENİN TOPRAĞINDA...’

Lozan’ın eksikleri vardı; Musul, Boğazlar Sözleşmesi ve Hatay.

Irak sınırı 1926’da çizildi, daha iyisinin yapılamayışı Türkiye’nin kendi içine odaklanmış olmasındandır.

Boğazlar sorunu, 1936’da lehimize çözümlendi.

Lozan’da bütün İtilaf devletleri karşımızdaydı. 1930’larda ise Faşist İtalya’nın barışı tehdit etmesi, İngiltere ve Fransa’yı Akdeniz’de Türkiye’ye yaklaştırdı, Ankara bunu çok iyi değerlendirdi, 1936’da Montrö Sözleşmesi’yle Boğazların statüsünü iyileştirdi.

Aynı faktörü iyi değerlendiren Ankara Hatay’ın da anavatana katılmasını sağladı. Buna kimse “revizyonizm” demedi çünkü barışçı yollarla gerçekleştirildiği gibi temelleri de 1921 Ankara Antlaşması’yla atılmıştı zaten.

Türkiye’nin var olan sınırları sabit kabul ederek “vatan” tanımını buna göre yapmasının dış politikadaki ifadesi “kimsenin toprağında gözümüz yok” formülüdür ve bir Lozan mirasıdır.

BUGÜN LOZAN

Bugün Lozan hakkında ileri geri konuşurken, hele de bu sınırların bize dar geldiğini söylerken, Türkiye’nin niyetleri hakkında çevremizde kuşku uyanması ihtimalinden sakınmak gerekir.

Bağımsızlığını Osmanlı’dan almış ülkelerde Türkiye’nin bugün Osmanlılık siyaseti izlediği şeklinde kuşkular olmamalıdır.

Hanioğlu da yazdı, kâğıt üzerinde Osmanlı’ya bağlıymış gibi görünen, bugün de bazılarının “Lozan’da kaybettik” dediği ülkeler Lozan’dan yıllar önce “fiilen” kaybedilmişti.

1918’de Balkanlar, Mısır, Filistin, Suriye, Irak ve uluslararası anlaşmalarla daha önce statüsü belirlenmiş adalar bizim miydi ki, Lozan’da kaybettik?

Osmanlı mirası bizim için kültürel açıdan çok değerlidir ancak artık eski Osmanlı coğrafyasında bağımsız devletler vardır. Onlarla eşitlik içinde siyasi ve iktisadi ilişkilerimizi olabildiğince geliştirmeliyiz.

Afrin operasyonu konusunda “Kimsenin toprağında gözümüz yok” diyoruz elbette.

İç politikada hamaset yaparken, dış politikada Lozan’da “revizyonizm” peşindeymişiz gibi bir izlenim yaratmaktan sakınmalıyız.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/neden-lozan-40731366