Berkeley’deki evimizden ayrılıp Los Angeles’a doğru yola çıkıyoruz. Sevmediğim yolculuk yoktur, hepsini severim. Eşim, hala çok bölmeli çantalar, çok cepli giysiler satın alan Asyalı ruhunu kaybetmemiş bir göçer olduğumu söylüyor. Hakkı var,  fiziksel göçler konusunda olduğu kadar zihin topraklarındaki fikirsel göçler konusunda da sabıkalı bir göçebeyim.

Çingenelerin meşhur atasözü ‘Oturan ölür’ sözünü severim. Hiçbir düşünce coğrafyasında yerleşik hissetmedim. Yerleşiklik hep bir konfor hattı yaratmak ile eşleşti kalbimde. İsmet Bey’in dediği gibiyiz pek çoğumuz... Pek çoğumuz yerimizi yadırgıyoruz ve yerimiz olmuyor kendi mezarımızdan başka.

            Göçerlerin hızlı ve akışkan dünyalarına ‘barbarlık’ diyor, ununu eleyip eleğini duvarına asmış bir tanrının dizinin dibine oturmaya çoktan teşne yatıklar. Tanrılarını zahir kılıp, idolcükleri ile yatağa girenlerin tanrıları da tövbe kabul etmiyor, en az kendileri kadar.

            Bir göçebenin atının ayakları dibinde en çok yerleşiklerin idolleri yatıyor oysa ki... Benim de yolculuğum ‘yerleşik’ olanı tarumar etmek üzere başlıyor bu kez.

Barbarın Hikayesi

            15 yıl sonra ilk defa cumhurbaşkanlığı seçimleri için oy kullanmak üzere Los Angeles’a doğru yola çıkıyoruz. Onca yılını temsil, demokrasi, iktidar karşıtlığı üzerine kurmuş bir barbarın şarkısıdır, dönen tekerleklerle birlikte söylenen. Sözleri kaynağını o mağaranın kapısına ağ ören örümceğin ayak sesinden alıyor, notaları ise tam oraya yuva kurup yumurtlayan güvercinin sesinden.

            Sesler...Uğultular...Gözlerimin 36 yıl boyunca çektiği ve beynime nakşettiği fotoğraflar...Yani hafızam...Kan ile kin ile öfke ve nefret ile kendisine cebren yer açmış olan yerleşiğe hafızamın tokadıdır bu!

            2 yaşımı cezaevi kuyrukları ile zihnime kazıyanlara,

            Çocuk yaşımda her sabah ettirdikleri yeminlere,

            Hepimizi travmalar, işkenceler, acılar ile yoğuranlara,

            Postal sesini duyar duymaz en ürkünç gülümselerini dişlerine takanlara,

            İlkokul sıralarına, resmi törenlere, sınıflarda hazırola geçirilişlerimize,    

Sivil hayatımızın yağmalanmasına, üniversite kapılarına,

Cüppeleriyle orduyu göreve çağıran vampirlere, kenelere,

Din, dil, mezhep farkı gözetmeksizin kendinden başka kimselere yer açmayanlara,

Kamusal alan-özel alan ayrımı zalimlerine,

Netekim 12 Eylül’e ve hepimizi üryan bırakan nü tablolarına,

Maraş’ın, Diyarbekir’in, Sivas’ın, Dersim’in faillerine,

Faili meçhullerin faillerine, Hrant’ın katillerine,

Ellerindeki taşla Filistinin çocuklarının bedeninde kırılmadık kemik bırakmayanlara,

Güneydeki ‘o ülke’yi çok sevenlere,

Kuzey’deki ülkenin mefdunu olup, güneydekinin zulmüne ses çıkarmayanlara,

Dijital medya üzerinden siyaset dizayn etmeye kalkışanlara,

Otudukları kulelerden aşağıdakilere bakıp, bidon kafalı, makarnacı, kömürcü tesbihatının zakirlerine,

Çobanla benim oyum bir mi’ci kibirlilere,

Cihadist gençler bizi protesto ediyor diye ingilizce tivitler atan o yancıya,

Mülaneciye,

Ne sağcı ne solcu olan o çapulcu sermayedara,

‘Elini’ tekfir ile ‘açan’, modern kaygılıların fetvacısına,

Meseleyi bir kendisinin anladığını vehmeden,  ‘sen daha anlamadın mı’cıya,

90 yıllık diktatörlüğün gölgesinde dinlene dinlene sahte diktatör ihdas etme gayretine girenlere,

A.Kibritçi’nin ne güzel dediği o şekil şukul suratlılara,

Bir oy bir oydur, oyunu ver, oyunu ver, oyunu ver’cilere,

Velhasıl eyyamcıya, kibar yamyama, ‘aydınlanmış merhametsiz’e, mavi rengin patentini almaya çabalayan kapitaliste tokadımdır!

Bu zulmü tatlı tatlı payidar kılmaya çalışan ‘yerleşiğe’ hem de en barbarından tokadımdır. Ne diyordu ertesi gün devrim yapıp hepimizi keseceğine inanmış totaliter kafa: ‘Kayıtlara geçsin’. Evet, o sekter, kibirli, seküler peygambere de tokadımdır kayıtlara geçsin!