LATİF OKUL

Bizim kuşak yayıncılıktan asla ödün vermeyen, Anayasal ve yasal görevleri sonuna kadar savunan Atatürkçü çağdaş normları özümsemiş ama ne yazık ki talihsiz bir kuşak. Gazeteciliğin olmazsa olmazı etik kurallarına sıkı sıkıya bağlı, her ortamda bu ilkeleri uygulamaya çalışan, her şeye rağmen dimdik ayakta duran bir kuşak. Yediği darbelerden yılmayan (akıllanmayan mı desem ) nesli tükenmişler…

Başımıza ne geldiyse bu dik duruşumuzdan gelmedi mi? Atıldık, yargılandık ama doğru bildiklerimizden asla ödün vermedik.

Birkaç yıl öncesine kadar ben TV Yayıncıları Derneği Ankara Temsilciliğini (Nuri Çolakoğlu’nın başkanı olduğu dönemde) iki yıl süreyle yapmıştım. Yönetim değişikliğinden sonra ayrıldım.

O gündür bu gündür Nuri Çolakoğlu’nun aniden TV Yayıncıları Derneği başkanlığından neden ayrıldığını hala anlayabilmiş değilim. Bir gün öncesine kadar Ankara’da yapılacak toplantıları planlamış ve randevular alınmıştı. Başbakanla, başbakan yardımcısı ile yayıncıların sorunları görüşülecek çözüm önerileri sunulacaktı. Bu konuda ciddi bir rapor bile hazırlanmıştı ama derneği Samanyolu gurubu ele geçirimce rapor hasıraltı edildi, Hidayet Karaca’nın başkanlığındaki yeni Yönetim Kurulu üyeleri Başbakanlığın talimatlarını alıp İstanbul’a döndüler.

Medyanın bugünkü hali, sektörü işte bugünlere getirdi.

Kendini mesleğine adamış, deneyimlerini örgütlü bir mücadele alanında değerlendirmek isteyen arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde, birikimimizi hiçbir karşılık beklemeden, (adı lazım değil ) bir kuruluşta değerlendirebilir miyiz diye düşünmeye başlamıştık.

Kısa bir süre sonra İstanbul’dan bir arkadaşımız beni aradı ve Genel Başkan Yardımcılarından birinin görüşmeyi lutfettiğini sevinerek bildirdi. ‘’Aman ihmal etmeyin sizin gibilere çok ihtiyaç var ‘’ diye mutlaka randevuya gitmemizi istedi. Dediğim gibi biz de böyle bir arayış içine girmiştik. Ben de randevu günü adı lazım olmayan yerin Genel Merkezine gittim. Sekreter hanım bizi kapının dışında bir yerde bekletti. Her yerde olduğu gibi burada da sekreterlik saltanatı hüküm sürüyormuş. Neyse, bir süre kapının dışında bekletildik. Sekreter hanımın keyfi geldi ve sonunda bizi içeri aldı. Ama daha sonra neden bekletildiğimizi öğrenince üzülmedim dersem yalan olur. Bir süre sonra içeriden kellifelli biri çıktı. Merakımdan sordum. Sekreter cevap verdi.

’’ Aaa tanımadınız mı? Diye sordu.

Ben de, eziklik içinde,

‘’Cehaletimizi hoş görün’’ dedim.

Bir televizyonun yemek programına katılıp popüler olan bir yarışmacıymış. Olsun o bizden daha meşhur ya. O da bunun farkında olacak ki satışını iyi yapıyordu.

Ne kadar acı bir şey değil mi? Neyse adam asansöre kadar uğurlandı biz içeri alındık. Genel başkan yardımcısı ki o zaman bütün gücün onun elinde olduğu söyleniyordu. Hoş beş ettikten sonra,
‘’Buyurun, sizi dinliyorum’’ dedi.

Ben de iş aramadığımızı, emekli olduğumuzu, 40 yıla yakın radyo ve televizyon dünyasının çeşitli kademelerinde çalıştığımızı, arkadaşlarımızla birlikte hiçbir karşılık beklemeksizin nasıl yararlı olabiliriz diye düşündük ve size geldik, dedim CV’ mi de önüne koydum. Beyefendi okudu, bir gerindi, sonra boğazını temizledi ve

‘’Mükemmel,‘’Lütfen sekretere size ulaşabileceğimiz bir telefon bırakın, sizi sonra ararız’’ dedi.

Biz yıllardır bekliyoruz.

Seçim üstüne seçim geçti.

Yaşımız 70’lere geldi, nasıl olsa daha genciz!

Elbet bir gün ararlar!

Sakın ola ki, onlar bizi arasın bulsun diyerek oturduğumuz sanılmasın. Her şeye rağmen bir umutla kendimizi hatırlattık ve bekledik.

 Ama ne arayan oldu ne de soran…

Aslında hata bizdeydi!

Her gün gidip kapıdan başımızı uzatarak ‘’Bir emriniz var mı?’’ diye sorsaydık belki bir işe yarardı!

Dedim ya bizim kuşak hiçbir işe yaramıyor.