Suriye krizi sonrası, dünyaca ünlü Economist dergisinin kapağı ihtiyar bir arslan resmi ve “Zayıflayan Batı” başlığıyla çıkmıştır.

Batının son zamanlardaki ekonomik ve politik durağanlığı, bazı çevrelerde küresel güç ekseninde bir kayma beklentisi oluşturmuştur. İddiaya göre, 19. asır bir “Avrupa Çağı”, 20. asır bir “Amerikan Çağı” olmuş, 21. asır ise bir “Asya Çağı” olacaktır. Bu çağın küresel güç adayı da Çin’dir. Eski FED başkanı Greenspan’in “böylesi ancak yüz yılda bir görülür” dediği Batı merkezli küresel kriz sonrası, acaba Çin (ve temsil ettiği Uzak Doğu) tahta çıkmaya ehliyetli ve hazır mıdır?

Çin, gerçekten de, son 30 yılda Doğudan Batıya hafsalaları zorlayacak önemli mesafeler almıştır. Çin 1978’de bir yıl boyunca yaptığı ihracatı bugün bir günde yapmaktadır. Bu süre zarfında, ekonomisini her 8 senede bir ikiye katlayarak geçtiğimiz sene dünya ikinciliğine tırmanmıştır. Batının ekonomik olarak 200 yılda yaptığını, Çin sadece 30 yıla sığdırmıştır. Ünlü gelişme ekonomisti Jeff Sachs’e göre, “Çin dünya tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kalkınma hikayesidir!” Japonya’nın yükselirken bölge ülkelerinde bir “yan sanayi” oluşturduğu gibi, Çin de bu çıkışı esnasında çevresinde önemli refah halkaları oluşturmaktadır. Bugün Avustralya, Endonezya, Japonya, Malezya, Güney Kore, Tayland ve Tayvan için Çin, en büyük ihracat pazarıdır. Asya ülkelerinin kendi aralarındaki ticaret son zamanlarda o kadar artmıştır ki, etrafta Asya’nın Batı ülkelerinden artık ayrıştığına dair kanaatler dolaşmaya başlamıştır. Bölgenin küresel krizin ilk dönemindeki nisbi asudeliği de bu görüşü beslemiştir.

Ancak, benim şahsi kanaatim aksi yönde. Nitekim, 2009 yılında Merkez Bankasına bir proje için Türkiye’de bulunduğum sırada İstanbul’da katıldığım uluslararası bir konferansta bunu yüksek sesle dile getirmiştim. Denizbank’ın baş ekonomisti konferansta heyecanla Çin’in başarılarından, Amerika’da patlayan balonlar ve köpükler sonrası küresel güç dengesinin Asya’ya kaymasından bahsediyordu. Türkiye’de bir çok kesimde -anlamadığım şekilde- heyecan uyandıran “Asya Çağına” söz isteyerek şerh düşmüştüm: “Amerika’da şişen balonlar en büyük ticaret ortağı olduğu Çin’i de bir balon haline getirmiş olmasın?” Kriz sonrası beliren manzara (gerçekten de bu öngörüyü doğrular tarzda) Çin’in (ve bölgenin) bir ‘güneş’ değil, ‘ay’ olduğuna işaret ediyor. Nitekim, Nobel ödüllü Princeton Üniversitesi ekonomisti Paul Krugman da 2013’te New York Times’taki köşe yazısında bu görüşü teyit etmiştir: “Daha dün Çin’den korkuyorduk, şimdiyse Çin için korkuyoruz!” Krugman’a göre, Çin’in başı belada, hatta sürdürülebilir olmayan ekonomik politikalarıyla büyük bir duvara çarpmak üzere, hem de uzaydan görülebilecek bir duvara!

Hatırlanırsa, ABD’de özellikle son 20 yılda gözlemlenen sudan ucuz para ve düşük enflasyon ortamı, ancak masallarda görülebilecek bir “Lale Devri” yaratmıştı. Bu hormonlu ortam, haliyle hem ABD’yi hem de en büyük müşterisi olduğu Çin’i zamanla bir ‘balon’ haline getirdi. Amerika’da küresel krizle patlayan balon, nihayet Asya’da şişen balonları da tek tek patlatmaktadır. Çin şu sıralar son 30 yılın en yavaş ekonomik performansını göstermektedir. Son 10 çeyrekte sürekli büyüme oranı düşen Çin’in geçmişteki 2 haneli büyüme oranlarını yakalamasını artık kimse beklemiyor. Zayıflayan Çin ekonomisi, etrafındaki ülkeleri de yavaşlatmış durumda. Amerikan ekonomisinin toparlanması ve FED’in yakında faizleri artıracağı sinyaliyle yabancı sermaye, Asya’dan ABD’ye kaçmaya başlayınca, paraları hızla değer kaybeden bir çok Asya ülkesini şimdi ‘1997 Asya Krizi’ kabusu sarmıştır. O zaman da işkillenen yabancı sermaye bu ülkeleri ışık hızıyla terketmiş ve derin döviz dar boğazlarına neden olmuştu. 1997 krizi sonrası, benzer trajediyi bir daha yaşamaktan ürken Asya, ihracata dayalı büyümeyi seçmiş, kazandıklarını tasarruf ederek önemli miktarda döviz biriktirmişti. Bu dövizleri de ABD’ye pompalamış, doları tırmandırmış, Amerikan tüketicisinin satın alma iştahını canlı tutmuştu. Ancak, ihracata dayalı bu politika, Asya ekonomilerini Batı tüketicisinin insafına bırakmıştır. Batı sermayesine bağımlılıktan kurtulmaya çalışan Asya, bu kez de Batı tüketicisine bağımlı hale gelmiştir [ihracat, Tayvan, Tayland ve Viyetnam’da milli gelirin %60’ına, Çin ve Güney Kore’de ise %40’ına tekabül etmektedir]. Batı ‘tüketim makinası’ bu küresel krizde durunca, Asya ‘üretim makinası’ da gecikmeli olarak fren yapmıştır.

Çin’in “mucizevi büyümesi” aslında hormonludur. Nitekim, görevdeyken eski Çin Başbakanı Wen Jibao da yoldaşlarına Çin’in ekonomik seyrinin “istikrarsız, dengesiz, kordinesiz ve sürdürülemez” olduğu uyarısını yapmıştı. Krizde azalan dış talebi ikame için iç piyasayı canlandırmaya çalışan Çin, bunu panik içerisinde ekonomisini borçlandırarak yapmıştır. Bugün Çin’in toplam (hane halkı, kamu ve özel) borcu milli gelirin %200’üne ulaşmıştır. Hatta, Çin’in borç artış trendi 1989 Japonya, 1997 Kore, 2007 ABD ve 2008 İspanya krizleri öncesi görülen trendin çok ötesindedir. Merkez Bankaları Birliğine (BIS) göre, 2007’den beri yeni borç miktarı 4 kat artan Çin şu an alarm bölgesindedir ve patlamaya hazır bir saatli bombadır. Dahası, Çin’in uzun yıllar milli gelirinin yarısına varan yüksek yatırım oranını (%48) [ve çift haneli büyüme oranlarını] sürdürebilmesi tabiaten mümkün değildir. Nitekim, 70’lerin Brezilya’sı ve 80’lerin Malezya’sında gözlemlendiği gibi, ekonomileri yatırım ve yüksek büyümeye dayalı ülkelerde yatırımlar zirve yaptıktan sonra büyüme oranları genelde yarı yarıya düşmektedir. Çin’in yavaşlayan ekonomisi belki buna işarettir. Çin’de bugün yatırımcılara sağlanan ucuz krediler sübvansiyelidir. Devlet (mevduat faizini düşük tutarak) tasarrufçudan ‘çalıp’, (kredi faizini düşük tutarak) borçluya/yatırımcıya hediye etmektedir [hanehalkından borçlulara transfer edilen servet milli gelirin %8’ine ulaşmıştır]. Sübvansiyeli krediler de karlı olmayan bir çok yatırımın fonlanmasına neden olmaktadır. Çin’in hızlı büyümesi bu yüzden sağlıklı bir büyüme değildir; zira “değer yaratan” değil, “değer yokeden” projelere dayalıdır. Nitekim, ülkedeki ucuz kredi bolluğu (aynı 1990’lardaki gibi) bir çok verimsiz projenin fonlanmasına neden olmuş, ortalığı bugünlerde boş fabrikalar, yarım kalmış otoyollar, mükimi olmayan evler ve son durağı olmayan köprüler sarmıştır. Bir çoğu devlet eliyle yönlendirilen bu sorunlu krediler, Asya’da tekrar büyük banka krizlerine gebedir. Bazı istatistiklere göre, sorunlu krediler şu an Çin’nin milli gelirinin dörtte birine ulaşmıştır.

Columbia Üniversiteli (ve eski FED yöneticisi) Prof. Frederick Mishkin, Princeton Üniversiteli Prof. Paul Krugman ve Pekin Üniversiteli Prof. Michael Pettis aynı görüştedir: Çin yolun sonuna gelmiştir! Çin 1,3 milyar nüfusuyla devasa (ve ucuz) işçi arzına sahiptir. Çin %40’lara varan yüksek tasarruf oranıyla, önemli bir sermaye yatırımı oluşturmuş, yüz milyonlarca atıl ve verimsiz taşralı tarım işçisini şehirlere kaydırarak, sanayiye yönlendirmiş, verimliliklerini artırmış, ekonomiyi ucuz işçilerin sırtında uzun yıllar büyütmüştür. Ancak, son zamanlarda bu taşralı işçilerin hem sayısının azalması hem de maliyetlerinin artmasıyla marjinal getirisi düşmüştür. Çin “Lewis noktasına” ulaşmış, tabiri caizse duvara dayanmıştır. Mishkin’e göre, modern Çin’in bu trajedisi, 1960’lardaki  Sovyetler Birliği’nin yaşadığı tecrübenin izlerini taşımaktadır. Sovyetler de o zaman yüksek tasarruf oranına bağlı olarak önemli sermaye birikimi yapmış, devamlı yatırımları artırmış, tüm dünyayı komünizme imrendirecek yüksek büyüme oranlarına ulaşmıştı. Ancak, bu büyüme yine atıl yığınların, üretime yönlendirilmesiyle ivme kazanmış, sonra sürdürülememiştir. Sovyet ekonomisi hızla büyümüştür büyümesine ama, bu büyüme verimsiz olmuştur. Zira, tasarrufları/yatırımları en verimli projelere yönlendirecek (tarafsız ve acımasız) mali piyasalar ve kurumlar oluşturulamamıştır. Bu yatırımlar piyasa mekanizmasının katı denetiminden geçmeksizin devlet eliyle politik alanlara yönlendirilmiştir. Bugün de Çin’de ucuza temin edilen tasarruflar büyük ölçüde devlet eliyle yönlendirilmekte, yandaşlara, yoldaşlara, KİT’lere ve devletin çılgın projelerine yakıt olmaktadır. Bu projeler -zararı karından fazla olsa da- ekonomiyi büyütmekte, fakat değer yaratmamaktadır. Sovyetler Birliği’nin bu yüzden yapay büyümesi kalıcı olmamış, Berlin duvarına çarpmasıyla sonlanmıştır. Atıl işçi gücünde limite yaklaşan Çin’i de benzer bir akıbet beklemektedir [para daha büyük rant peşinde ihracat ve sanayiden gayri menkul spekülasyonuna kaymaya başlamıştır bile. Bugün Çin’de banka kredilerinin üçte biri emlak kredisidir. IMF’ye göre bu tür gelişmeler büyük bir fırtınanın habercisidir].

Ayrıca Çin’in büyümesi adil değildir. Bu büyüme halktan patronlara ve onların hamisi bürokratlara  servet transferine (sübvansiyonlara/yolsuzluklara/rüşvetlere) dayanmaktadır. Elde edilen refah eşit paylaşılmamaktadır. Gelir eşitsizliğini ölçen Gini katsayısı Çin’de rekor seviyelere ulaşmıştır (0.61). Modernleşme Teorisine göre, toplumlar zenginleştikçe, orta direk güçlenmekte, demokratik refleksler gelişmektedir. Bu süreç kişi başına gelir 5 bin dolar civarına ulaştığında hızlanmaktadır. Çin bu aşamaya gelmiştir. Ayrıca bir müddet sonra büyüyen ekonomi yavaşlamaya yüz tuttukça, gelir dağılımı kötüleştikçe, yolsuzluklar arttıkça, halkın mevcut iradeyi sorgulama güdüleri güçlenmektedir. Çin Kominist Partisinin halkıyla zimni bir anlaşması vardır: Yönetim sürekli refahı artırarak halkı zengin edecek, halk da iktidarı sorgulamayacaktır. Bu yüzden tek politikası “GSMH’cilik” olan Çin için, ekonomik yavaşlama politik olarak da yolun sonu demektir. Nitekim yeni lider Xi Jinping’in otoriter bir portre çizmesi ve devamlı Mao’nun vecizelerine sığınması, ileriye yönelik hiç bir yeni fikrinin olmadığını ve statüskoya bel bağladığını gösteriyor. Eğer Çin baskıyla yönettiği halkına -aralarındaki kontratı bozarak- bir de ekonomik durgunluk yaşatırsa, çözülmenin başlaması ve Arap baharı gibi bir halk patlamasının olması beklenmektedir.

Aslında, Çin menşeeli bir sanayi mucizesi de yoktur. Batı tekonoloji yardımıyla üretim yerini tüketim yerinden uzaklaştırmayı başarmıştır. Bugün Apple ve Boeing gibi Amerikan firmalarının yeryüzüne dağılmış binlerce tedarikçisi vardır. Çin, Batının bu küresel üretim sürecini yönetecek seviyeye gelmesinin bir eseridir. Batı Çin’i bir ihracat platformu olarak kullanmaktadır. Batı şirketleri tarafından Çin’de ucuza üretilen/ürettirilen mallar, Batıda tüketilmektedir. Küreselleşme, haberleşme ve ulaşım alanındaki baş döndürücü ilerlemeler, dünyayı tek bir ülke yapmıştır. Çok uluslu şirketler için, ABD dünyanın İstanbul’u (genel merkezi), Çin’se dünyanın İzmit’i (fabrikası) haline gelmiştir. Küresel iş süreci “U” şeklinde bir seyir izler. U’nun ilk ucunda tasarım ve mühendislik, dibinde üretim, ikinci ucunda ise pazarlama ve dağıtım hizmetleri yer almaktadır. Bu seyirde, U’nun iki ucu (tasarım ve pazarlama) en büyük karı, dibi (üretim) ise en düşük karı kazanmaktadır. U’nun iki ucuna da hala Batı egemendir. ABD kirli bir iş olan üretimi, ucuz ve uzak bir yere taşımış, kendisi de temiz ve karlı bir uğraş olan hizmet sektörüne yönelmiştir. ABD, bugün dünyanın hukuk, güvenlik, finansman, sigorta, pazarlama, haberleşme, tasarım, planlama, yönetim ve organizayon işlerini yürüten genel merkezliğini yapmaktadır. Çin’se karın tokluğuna toz duman içinde dünyanın ırgatlığını…

Konya’da iş dünyasına küresel kriz konusunda verdiğim bir konferansta, dinleyicilerin Amerika’nın krizinden ve Çin’in yükselişinden haz aldığını hissettim. Kendilerine latifeyle “siz Asyalı ya da komünist misiniz ki, seviniyorsunuz?” diye takıldım. “ Hayır” dediler. “Peki yerlerine siz mi geçeceksiniz?” diye sordum. “Evet, sıra bize geliyor” dediler…

Prof. Dr. İhsan Işık, Rowan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Direktörü