Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu Erdoğan-tipi başkanlık sistemi önerisinin yargıyla ilgili düzenlemeleri de belli oldu.

Böylelikle AKP’nin önerdiği hükümet sistemi biraz daha somutlaştı. Bu sistemi, Başkan’a: 1) Meclis’i fesih, 2) ülkeyi kararnamelerle yönetme, 3) üst düzey kamu görevlilerini, büyükelçileri ve bir kısım yargıçları, meclisin onayı olmaksızın atama yetkileri veriyor. Yargı ile ilgili düzenlemelere göre de Başkan: 1) kurulacak Temyiz Mahkemesi’nin üyelerinin dörtte birini atayacak (geri kalanını HSYK seçecek), 2) HSYK’nın 7 üyesini atayacak (toplam 22 üyenin sadece 6’sı yargıçlar tarafından seçilecek), 3) Anayasa Mahkemesi’nin 8 üyesini atayacak (toplam 17 üyenin geri kalanını da Meclis çoğunluğu seçecek). Yani, yargı organları üyelerinin çoğu, yargı mensupları tarafından değil, siyasi iktidar tarafından belirlenecek. Anayasa Mahkemesi, başkanlık kararnamelerini denetleyemeyecek. Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası ancak Başkan ya da 110 milletvekili tarafından açılabilecek.

Bu, Prof. Dr. Ergun Özbudun’un sözleriyle “kendimize özgü bir garabet” olan başkanlık sisteminin, Türkiye’nin değil Başbakan Erdoğan’ın ihtiyaçlarına cevap verdiği apaçık ortada. Bu sistemin, 1961 Anayasası’yla gelen ve 1982 Anayasası’yla tahkim edilen, demokrasi üzerinde bürokratik vesayet düzenine bir tepki olduğu ileri sürülebilir. Ne var ki, benimsendiği takdirde bu sistem atanmışların vesayeti yerine seçilmiş çoğunluğun tahakkümünü getirmesi kaçınılmaz. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi anlamında liberal demokrasi, kusursuz bir rejim olmayabilir, ama bugüne kadar bulunabilen en iyi yönetim biçimi olduğu muhakkak. Türkiye’ye 1961 ve 1982 anayasalarıyla gelen ve “milli irade”yi Kemalist ideolojiye bağlı asker – sivil bürokrasinin vesayeti altına sokan rejim, demokrasiyi yerleştirmemize başlıca engellerden biri oldu. Ama liberal demokrasi “milli irade”den, çoğunluk yönetiminden ibaret değildir. Aynı ölçüde, “milli irade”nin yurttaşların temel hak ve özgürlükleriyle sınırlı olduğu; hukuk devletiyle, kuvvetler ayrılığıyla, bağımsız yargıyla, basın özgürlüğüyle, sivil toplum kuruluşlarıyla denetlenip dengelendiği rejimdir. Demokrasi ancak, bu iki ayağı üzerinde yerleşebilir. AKP’nin 2007 seçim beyannamesinde öngörülen parlamenter sistemle de, 2010’da referandumla yapılan anayasa değişiklikleriyle de çelişen Erdoğan – tipi başkanlık sistemi önerisi, istikrar getirmez, aksine kişi yönetimini tahkim ederek istikrarsızlık kaynağı olması kaçınılmazdır, bunun için reddedilmelidir.

AKP’nin anayasa taslağının bugün için Meclis’ten geçmesi imkansız görünüyor. Ne var ki, “BDP ile anayasal değişiklik yapmaya sayımız yetmiyor. Ama referandum noktasında anlaşabilirsek onlarla da müşterek adım atabiliriz...” diyen Başbakan Erdoğan’ın bu taslağa, benimseyeceği maddeler ekleyerek  BDP’nin desteğini kazanmak; bu destekle referanduma götürmek ve halka onaylatmak hesabı içinde olduğu anlaşılıyor. Bu hesabında başarılı olup olamayacağını göreceğiz.

Bu ülkeye çeşitli alanlarda gerçekten büyük hizmetler yapmış olan Başbakan Erdoğan’ın, demokrasinin kişiler değil kurallar yönetimi olduğunu, Türkiye’nin kendisinden sonra da yönetileceği gerçeğini bu denli bir kenara itmesini anlamakta güçlük çekiyorum. Türkiye’nin ancak en iyi kendisi tarafından, sınırlanmamış iktidarıyla yönetilebileceği saplantısını, bağlı olduğunu söylediği, kibirden uzak durmak, tevazuyu elden bırakmamak gibi İslami ahlak ilkeleriyle de bağdaşır bulmuyorum.

Zaman