Yavaş yavaş ilk romanımın sonuna yaklaşırken aklıma bir soru geldi. Günün birinde Vladimir Nabokov`un yaptığını bende yapabilir miyim?

Aslında bu soruyu daha Vladimir Nabokov`un adını bile duymamışken ilk sayfalarımı yazmaya başladığım günlerde kurduğum, başarılı bir yazar olmaya dair hayallerin içinde sormuştum kendime.

“Sadece benim kalemimden çıkan kelimelerle daha fazla insana ulaşabilir miyim?” diye. Hayallerimde bile inanmamıştım bunu yapabilme ihtimalime.

Sonra benim hayallerimde bile başaramadığımı başaran adamın, Vladimir Nabokov`un hikayesini işittim. Rusya`da doğup sonradan öğrendiği ingilizcede en güzel eserlerini yazan, adını bile duymamış olanlarımızın ona uluslararası ününü kazandıran eseri Lolita`ya büyük ihtimal ile aşina olacağı Rus yazar Vladimir Nabokov.

Vladimir Nabokov`un edebi ingilizceyi en güzel kullanan yazarlardan biri olduğunun söylenmesi, bir insanın sonradan öğrendiği bir dilde bu başarıyı yakalayabilmesi oldukça ilham verici vede düşündürücü aslında.

Yazılanları okunmaya değer kılan iki unsur olduğuna inanmaktayım.

Bunlardan ilki kullanılan yazım dili. Okuyucudan okuyucuya bu konudaki tercihler değişsede, ben ağır bir edebi dilin kullanıldığı eserleri tercih ederim. Kullanılan edebi dil ağır olmalı hemde yorgun olduğum zamanlarda anlamakta zorluk çekeceğim kadar ağır olmalı. İşin sırrı yazılanların ağırlıkları içinde dilin melodisini yitirmemeyi başarabilmelerinde saklı. Okurken kelimeler akıp gitmeli, her bir okuyuşda ayrı bir zevk vermeliler okuyana. Tıpkı defalarca dinlenen güzel bir şarkıdan duyulan haz misali. Uzun, ağır; ama akıcı cümleler.

Bahsettiğim bu anlatım dili ile Mario Levi`nın “İstanbul Bir Masaldı” kitabında tanıştım ilk defa. Tıpkı Vladimir Nabokov`un hikayesi gibi Mario Levi`de kitaplarıyla ilham verdiler yazarlık düşlerime.

İstanbul Bir Masaldı’yı yazan yazarın ilk kitabının “Madam Floridis Dönmeyebilir” oluşuda birçok kişiye cesaret kaynağı olabilir ilk yazarlık denemelerinde.

Ben ilk kitabımı yazmaya karar verdiğimde, bir yaz günü iskelede oturmuş yazlık sinemada izlediği filmin daha güzelini yapmayı düşleyen çocuğun on iki sene ilerisindeydim. O çocuk kadar kendine güvenli; ama bir o kadar da uzaktım o düşü gerçekleştirmeye.

Sonrasında bir kitabı okunmaya değer kıldığına inandığım o iki şeyden birinin gelişini tam altı sene daha bekledim. İlk gelen hikayem oldu. Öyle bir hikaye bulmuştum ki kim nasıl anlatırsa anlatsın dinlemeye değer olacak hikayelerden biriydi karşıma çıkan. Bana kalan tek şey hikayeyi yitirmeden kaleme almak oldu. Şimdi sadece bir kaç hafta kaldı son sözün söylenmesine. Sonrasında ben başka bir hikayenin peşinde başka satırları kovalarken, o kendini anlatan satırlarda başka hayatlara girip onlarla paylaşacak hikayesini.

Kimileri inanmak isteyecekler hayatı sıkıca kavrayan ihtiyar adamın hayat hikayesine, kimileri ise sadece bir yalancıymış diyecekler. Hikayesinin ne kadarı yalan ne kadarı gerçek onu ise bir kendisi söyleyebilecek.